Ara
Menü

Sayfalar 508–514

1.788 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 508–514

Rahman efendimiz hazretlerine taraf-ı ilâhiden nübüvvetlerini açıklamaları emr-i sübhanisi geldi ve âlemlerin Rabbinden velâyet sıfatı ile telâkki eyledikleri emirleri ve hükümleri Risalet sıfatı ile kullara tebliğe başladılar.

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Habib-i edib-i vasitasiyle kullarının kalp aynalarını bütün elemlerden, kederlerden, vesvese ve endişelerden arındırıp temizleyerek, bütün mahlûkat-ı ilâhiyye Resûl-ü zişâna tâbi olmakla cehâlet karanlıklarından kurtulmuş, iyman ve islâm ile müşerref olmuş ve elbette dâreynde saadet ve selâmete erişmiş, hayat-ı ebediyye olan sermedi ve câvidani hayata kavuşmuştur. Alemlere rahmet olmak üzere gönderilen Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme iyman ve itaat edenler, her türlü suçlardan, kötülüklerden ve günahlardan arınırlar, na'il-i gufran ve Mahbub-u Rahman olurlar.

(HALÂK-EL-İNSANE MİN ALÂK): Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri, insanları (ALAK)tan yani kan pıhtısından halk ve icat eyledi, buyrulmaktadır. Allah azze ve celle, bu âyet-i kerimede varlığına, birliğine, kudret ve hikmetine kesin bir delil vermekte ve göstermektedir. Bir katre meniyi, ana rahminde önce kan pıhtısına ve daha sonra da ete ve kemiğe dönüştüren, onun göz kamaştıran kudret ve azametinin delili değil midir?

Bir damlacık meniyi düşününüz ve sonra da başı, gövdesi, eli, ayağı, gözü kulağı, yüreği, dalağı, damarları ve sinirleri ve bütün aza ve cevarihi ile insan yapısını gözönüne getiriniz, herbiri yerli yerinde tam ve kâmil bir âhenk ve intizam ile yürüyen, koşan, bülbül gibi konuşan, dilediği gibi çalışan, her türlü mihnet ve meşakkate alışan, yüce dağları aşan ve istediği yere ulaşan insan vücudunu tek tek ve ayrı ayrı incelemeğe ilmimiz ve gücümüz yetmez ama, şu kadarcığını rahatlıkla söyleyebiliriz: Kan dolaşımını sağlayan damarlarımız, duygularımızı ayarlayan sinirlerimiz, insanoğlunun bir benzerini yapmaktan âciz kaldığı muhteşem bir lâboratuar olan karaciğerimiz, midemiz ve hazim cihazımız bir yana, bir çürük dişin başımıza neler açtığını hepimiz biliriz. İşte, bu muhteşem insan vücudunu, bir damla meniden kan pıhtısı haline getiren ve ona insan şeklini veren Hâlik-ı Mu'azzam, onu ruh-u sultani ile diriltmekte, akıl ve idrak

ile yüceltmekte, görmek, işitmek, koklamak, tatmak ve tutmak gibi duygularla süslemektedir. Yalnız bu kadar mı? Hayır!.. Yedi kat gökleri direksiz yaratan, ay, güneş ve bütün yıldızları ışıl ışıl süreksiz donatan, yeryüzünü renk renk, çeşit çeşit nakışlarıyla süsleyen, çiçekleri ve meyveleri ile bezeyen, hepsinin kökleri toprakta olduğu halde renkleri, tadları, adları ayrı sayılamayacak kadar çok ni'metlerini bezleden Allahu azim-üş-şân.

bütün bunları kan pıtısından halk ve icat buyurduğu insana teshir etmiş, bütün bunları insanoğlunun emrine hasr-u tahsis buyurmuştur. Demek oluyor ki: (LEKAD HALAKNEL INSANE Fİ AHSENİ TAKVİYM - Biz, insanı en güzel bir biçimde halkettik...) sırrına mazhar olan insan, bütün bu gerçekleri insan gözüyle görebilirse, temaşagâh-ı uşşâk ve ibret-nümâyi âfak olur.

Kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud bulunmadığını zât-ı ülühiyyetinin ancak ilâhlığa lâyık ve ibadete müstehak olduğunu anlar, iyman ve itaatin ne yüce bir ni'met ve devlet olduğunun şu'uruna varır, ki maksud ve matlûp olan da budur, Böylece, halvet-saray-ı aşka girmek isteyenler, kalplerini dünya ziynetlerinden arındırır, gönüllerini tevhid nuruyla nurlandırırlar, zâhirlerini şeri'at-i garrayı Ahmediyye ve sünnet-i seniyye-i Muhammediye ile tezyin ve bâtınlarını aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah ile tenvir ederek vâsıl-ı didâr-ı ilâhi olurlar ve vâsıl-ı zât olarak bekâ bulurlar.

Çeşm-i ibretle nazar kıl, kudret-i Yezdân'ı gör;

Zâhir olmuş her varakta san'at-ı Sübhan-ı gör...

Katreyi derya eden deryayı bi-pâyanı gör, Zerreyi hurşid eden hurşid-i alişânı gör...

Kâbe-i maksuda dâim eyle tevcih-i nigâh, SEMME VECHULLAH'i seyret, şeş cihette anı gör...

HIKAYE İşitmedin mi? Şeyh Hallâc-ı Mansur, hükm-ü takdir üzere zindanda hapsolunmuştu. Şeyh Şibli, onun yanına vardı ve sordu:

— Muhabbetullah nedir yâ Mansur!.. Ki, sen onun yolunda canını feda eder, pervane gibi kendini Muhabbetullah ateşine atarsın?

Hallâc-1 Mansur cevap verdi:

— Ey Şibli!.. Bunu, bugün benden sorma... Yarın, beni imtihan meydanına götürüp asacaklar, işte bu soruna beni astıkları zaman cevap alırsın, dedi.

Ertesi sabah, Mansur'u asmak için darağacının yanına götürdüler. Şeyh Şibli de orada hazır bulunuyor ve bir gün önce sorduğu sorunun cevabını bekliyordu. Mansur, darağacının altından Şibli ye seslendi:

— Ey aziz!.. Muhabbetullah'ın evveli, kalbini dünya muhabbetinden kesmektir. Nihayeti ise, muhabbet ateşiyle yanarak aşk sarayına varmak ve yârin cemâlini görmektir, dedi ve başını yağlı ilmiğe uzattı.

Vasıl olmaz kimse Hakka, cümleden dûr olmadan;

Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür-nur olmadan, Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecelli ede Hak;

Padişah konmaz saraya hane mâ'mur olmadan...

MUTU KABLE EN TEMUTU sırrını fehmeyleyen, Haşrı neşri gördü bunda nefla-i sûr olmadan...

Mest olanların kelâmı, kendinden gelmez veli;

Pes EN'EL-HAK nice söyler, kişi Mansur olmadan...

(IKRE' VE RABBÜK-EL-EKREM): Ey mâ'den-i Risalet ve Tamam-ı hidayet! Sana indirdiğimiz Kur'an-ı azim-ül-bürhanı oku... Kerim olan Rabbinin kerem-ü inayette ve lûtf-u hidayette keremi, her kerimden ziyadedir. Zira, garazsız in'am ve korkusuz hükmeder. İntikam almağa kadir iken affeder. Dilerse atâ ve ihsanını ziyade kılar. Zât-ı ülühiyyetinden gayrısına el açılmasına razı olmaz. Ikram ve in'amının karşılığında, kulundan medh-ü senâ beklemez, kerim-i mutlâk ancak odur.

(ELLLEZİ ALLEME BİL-KALEM): İşte, o Allahu azim-üşşân, o Kadir-i Kayyûm, kalemle yazmayı ve meramını ifade etmeyi öğretti ve bu suretle bilinen ve söylenen ilmin bekasını yazmakla temin ve muhafaza ettirdi.

Bilindiği gibi, dünya ve âhiretin kıvamı iki kudsi şeyledir.

Birisi KALEM ve diğeri de KILIÇ'tır. Eğer, kalem olmasaydı ve yazı bilinmeseydi bunca medeniyet meydana gelebilir miydi?

Bunca ilim muhafaza edilir ve korunabilir miydi? Dünya ve âhirete vakıf olunabilir miydi?

Kalem ve kitabet, Allahu talâ'nın ilk yarattığı kudsi şeylerdir. Arş-ı ilâhi üzerine vahdeti ilân eden Kelime-i tevhidi kalem yazmıştır. LÂ İLÂHE İLLÂLLAH kelime-i münciyyesinin yanına MUHAMMEDÜN RESÜLULLAH kelime-i tayyibesini arş üzerine yine kalem yazmıştır. Rahman, Rahiym, ismullah kalemle, Ümmül-kitap, Beyt-ül-mâ'mur ve cennât-ı âliyyatın duvarlarındaki hatlar, kalemle yazılmış ve süslenmiştir. Yüz sühuf, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an-1 azim hepsi kalemle, yazı ile yazılmıştır. Fıkıh ilmine, kelâm ilmine, tasavvut ilmine dair bütün eserler, müsbet ilimlerle ilgili bütün kitaplar hepsi hepsi kalemle yazılmış ve ancak böylece muhafaza edilebilmiştir.

(Ilmi, yazı ile tesbit ve neşrediniz!) emr-i celil-i peygamberisindeki hikmet budur. Imam-ı Şâfi'i hazretlerine atfolunan şu kıt'a ne kadar güzel ve vecizdir:

Küllü ilmin leyse fil-kırtasi dâ'a, Küllü sırrın câvez-el-isneyni şâ'a...

Yazı ile kâğıda geçirilmeyen ilim zâyi olmuştur. İki kişiden fazlasına açıklanan sır da şâyi olmuştur, mânasına gelen bu kıt'a gerçeğin açık bir ifadesidir.

Kitap, insanlara en iyi dost ve arkadaştır. Insana karşı ve insanla konuşur. Insana sadıktır, iki yüzlülük etmez, ona ezâ ve cefa edilse bile karşı gelmez ve kişiye daima sırdaş olur, okuyanın sırrını da saklar, başkalarına açıklamaz.

Ancak, kitaplar da arkadaşlar gibi iki kısımdır. Zira, kalem kötü kişinin elinde zehirden daha şiddetli bir zehirdir. Yılanın diliyle akıtamayacağı zehiri, zâlimler kalemle kâğıda ve kitaba akıtırlar ki, bu gibi zehirli yazıları okuyanların mâ'nen helâk oldukları, ruhlarının öldüğü çok görülmüştür. Kalemin, kâğıda akıttığı zehir ruhu harap eder. Diğer zehirler vücudu ifnâ eder-

ler ama, ruhu öldüremezler. Cesedi ifnâ olan dünyadan ayrılsa bile, âhireti bâkidir. Oysa, ruhu ölen kişinin cehenneme sevkolunacağı ve ilâhi azabı tadacağı tabii ve âşikârdır.

Iyi bir kişinin elindeki kalemle yazılan kitaplar da, en iyi arkadaşlardan, en salih yoldaşlardan daha hayırlı ve yararlıdır.

Bu gibi kitaplar, insanı hayvanlık derekesinden kurtarır, ilim sıfatı ile sıfatlandırır, insanı gerçekten insanlaştırır, yeryüzündeki mertebelerin en yücesi olan ilim rütbesine ulaştırır ve VA- RIS-I ENBIYA olanlar arasına karıştırır. Cenab-ı Hak ve Feyyâz-ı mutlâk, sizleri ve bizleri bu kutlu ve mutlu zümreye ilhak buyursun. (Amin)

Kalem âh eder, ağlar mürekkeb;

Beni nâdan eline verme yâ Rab!..

Dünyanın kıvamından birisi de KILIÇ'tır demiştik. Kılıçla, yani silâhla kalem aynı kuvvette ise, o milletin dünya ve âhiretleri cennet olur. Bazan, insanların kılıçları dillerindedir. Kılıç gibi olan bu dilin sahibinin elindeki kalem, yazdıkları ile düşmanlarını mahv-ü ifnâ eder. Bazan da, silâh kaleme zorla yazdırır. Eğer, kılıç olmasaydı, zâlimler zelil olmazlar ve mazlümlar zulümden kurtulamazlardı. Hattâ, bu âlemde yaşamağa imkân bulunamazdı. Bazı ahvalde de, kılıç zâlimlerin ellerine geçmiş olabilir ama, zâlimler aslâ pâyidar olamazlar.

Eğer, adalet kılıcı olmasaydı rakabeler zelil ve vücutlar alil olmazdı, adalet yerini bulmazdı. Demek oluyor ki, adalet kalem ve kılıçla bâkidir. Kalem olmasaydı, bu âlemin yaşamasına ve hele salâh bulmasına imkân ve ihtimal yoktu.

Ashab-1 siyer, Hz. Adem aleyhisselâmın âlem-i cemâle intikalinden üç yüz yıl önce, kitabet-i arabiyyeye başlangıç olmak üzere kitabet-i süryaniyyeyi vaz'ettiğini ve bunları muhafaza edebilmek için çamur üstüne yazdıklarını ve o çamuru pişirdiklerini bildirmektedirler. Sonradan Idris peygamber aleyhisselâm, Hz. Adem'den kalan pişmiş çamurlardaki nakış ve yazıları ve bunların ihtiva ettiği mâ'na ve ifadeleri çözüp hallederek insanlara bildirmiştir. Remil hattını ilk defa yazan İdris

aleyhisselâmdır. Farisi lisanını ilk defa yazan, Sasani devletinin üçüncü şahı Tamürse'dir. Kâğıdı ilk defa icat eden Yusuf aleyhisselâmdır. Mısır' 'a emir olduğu zaman, muhterem babası Yakub aleyhisselâmı davet etmiş ve hazinelerini gezdirirken, kâğıt depolarını da gören müşârünileyh oğluna:

— Gözümün nuru, elinde bu kadar kâğıt varken, neden bana iki satır mektup yazarak halinden haberdar etmek suretiyle beni memnun ve mesrur etmedin? diye sitemde bulunmuştur. Bilindiği gibi, Yakub aleyhisselâma diğer oğulları Yusuf aleyhisselâmın kana bulanmış gömleğini getirip göstermişler ve onu hüzün ve kedere garketmişlerdi. Yusuf aleyhisselâm da babasına mektup yerine gömleğini göndermiş ve onu sevinç ve sürura kavuşturmuştu. Otuz yıl gibi uzun bir süre, babasına hayatta olduğunu bildirmeyerek onun evlât acısıyla kıvranmasına sebep olmasını yadırgayanlar bulunabilir. Oysa, bunda derin sırlar ve hikmetler vardır ki, bunları bu risâlede ve bu konu içinde açıklamak mümkün değildir. Ancak, şu kadarını söyleyebiliriz ki, Enbiyâyı izâm mutlâka vahy-i ilâhi ile hareket ederler. Bu konudaki ilâhi sırları merak edenler, Ahmed Gazali hazretlerinin Yusuf sûre-i celilesi tefsirini okumalarını âcizane tavsiye ederiz.

Ey âşık-ı sadık!..

Yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasında görünen veya görünmeyen, bilinen veya bilinmeyen herşeyin sahibi ve mâliki olan Allahu zülcelâl vel-kemâl hazretleri, Kur'an-ı azimül-bürhanda kaleme ve onun yazdığı yazılara yemin etmektedir:

Nûn vel-kalemi ve mâ yestürun...

El-Kalem: 1 (Nûn, kalem ve kalem ehlinin yazdıkları satırlar hakkıyçün...)

Envâr-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 33

Islâm dininin kaleme, ilmc, kitaba ve bilgiye verdiği kıyınet ve ehemmiyet, o kadar büyük ve üstündür ki; yeryüzünde hiçbir anlayış; ilmi bu derece tervic, teşvik ve tergibetmemiştir. Aslını ve esasını araştırmadan, mesnedini ve müstenidini soruşturmadan (ISLAM DINI, TERAKKIYE MANIDIR...)

hükmüne varan dinsiz veya densiz cahiller utanmalıdırlar.

Alimlerin terlerini ve yazı yazmakta kullandıkları mürekkeplerini, şehitlerin i'lâyı kelimetullah uğruna döktükleri kandan üstün tutan bir din, nasıl terakkiye engel olur? Bir âlimin ölümünü, bir âlemin çöküşü ile eşit tutan, âlimin uykusunu cahilin ibadetinden üstün bulan, erkek veya kadın her müslümana ilim tahsilini farz kılan din-i mübiyn-i islâm, terakkiye ve medeniyete engel olabilir mi? Alimlere (VÂRÎS-Î ENBİYÂ) ve (SERTÂC-I EVLIYA) unvanını vermiş ve (ALLEM-EL-ESMÂ)

ile yücelen Hz. Âdem aleyhisselâmn gibi (HALIFE'TULLAH) eylemiş başka bir din gösterebilir misiniz? Kur'an-ı azim, âlimleri medh-ü senâ ederek: (Sırrullah'a vakıf olanlar, ilimde rüsuh bulanlardır.) buyurnuyor mu?

Islâm dininin ilme, medeniyete ve terakkiye mâni olduğuğunu zan ve iddia eden cahillerle, gafillere, densizlerle, dinsizlere Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bazı Hadis-i şeriflerini hatırlatalım. Olur ki, daldıkları gaflet ve cehalet uykusundan uyanır ve akıllarını başlarına alırlar:

— Beşikten mezara kadar ilme tâlip olunuz.

— Çin'de bila olsa, ilme tâlip olunuz.

— Sadakanın en değerlisi, bir müslümanın ilim öğrenerek, diğer müslüman kardeşlerine öğretmesidir.

— Allah için ilim öğrenen, Allah yolundaki mücahitten üstündür.

— ilim istemek, rahmet istemektir.

— Herşeyin bir yolu vardır, cennetin yolu da ilimdir.

— Allahu tealâ, bildiği ile amel edene, bilmediğini de öğretir.

- Ihtiyarlar, ilim öğrenmek için gençlerin meclislerinde bulunmaktan sıkılmasınlar.