Ara
Menü

Sayfalar 500–507

1.894 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 500–507

olan islâm âlimlerini buraya davet etmedik. Yoksa, korkarım ki yalnız rahipler değil, bütün tebaam ve milletim müslüman olurdu ve ülkemde bir tek Hristiyan bile kalmazdı, diye kendisini teselli etti.

Âkıl isen, eyle sağlam itikad;

Hak kapısında biter bütün murad...

Bilindiği gibi, İmam-ı Şafi'i hazretleri yalnız zâhir ilimlerinde değil, bâtın ilimlerinde de, hâl ilminde de yed-i tulâ sahibi olup, esrar-ı ilâhiyyeye vakıf ve kutbiyyet makamını ihraz etmiş bir zât-1 akdes idi.

Mü min kardeşim:

Tekarrub-u ilâhi sırrına mazhar olmak için kemâle ermek, ancak ve yalnız ilim ve edeple tezyin olunmak, Allahu tealâ'nın muhabbet ve mehabetinden gayrı herşeyden kalbi temizlemek, her zaman ve her mekânda Allahu azim-üş-şândan korkmak ve ona hâlis ve muhlis kul olmakla mümkündür.

HİKÂYE Rebia't-ül-Adviyye, Basra'da ihtiyar bir cariye idi. Sahibi onu satması için tellâla verdi. Çok yaşlı olduğundan, kendisini kimse satın almak istemedi. Bir hayır sahibi, yüz akçe ödeyerek onu aldı ve Allah rizası için azad etti, yani bugünkü deyimi ile özgürlüğüne kavuşturdu. Rebia't-ül-Adviyye:

— Beni, kullarına kul olmaktan azad ettiren Allah azze ve celle hazretlerine köle olayım, diye aşk-ı ilâhhiyye tâlip oldu.

Allahu tealâ:

— Ey bana kul ve köle olmayı canına minnet bilen kulum! Kalp senden, iyman benden, talep senden, vuslât benden, benim yoluma can verirsen canân benim, benim yoluma sadaka ve zekât verirsen, ben de sana kalp tahareti ve beni tanımana yetecek zekâ ve feraseti, kudret ve azametimi düşünecek

akıl ve fetaneti bahş ve ihsan ederim. Kelâmullah olan Kur'an-ı kerimi okursan işitirim, beni zikredersen ben de seni zikrederim, Allah dersen sana (Lebbeyk!) ile cevap veririm. Sen, beni göremesen bile, ben seni görürüm. Yarın, Kur'an-ı azim-ül-bürhanı azamet ve Kibriyâm ile okurum, sen işitirsin, cemalimi görürsün. Sen, kitabullah'ı dudakların ve dilinle okursun, ben fazl-ü keremim, lûtf-ü ihsanımla okurum. Sen, bugün zahmetle okursun, ben yarın sana iltifat ile okurum, ki canın safaya erer ve aşk zahmetine ilâç olur, buyurdu.

Rebia't-ül-Adviyye, kalp huzuru ile Allahu talâ'nın kulluğunı ihtiyar eyledi ve aradan bir yıl geçmeden Allahu azim-üşşân kendisine öyle bir rütbe ve mertebe ihsan buyurdu ki, seccadesini havaya yayıyor ve üstünde Rabbine kıyâm, rükû ve secde ediyor, tesbih ve tehlil eyliyordu. Basra'nın ileri gelen âlimleri, zâhidleri, âbidleri ziyaretine gitmeği ve duasını niyaz etmeği cana minnet biliyorlardı.

Evet, Allahu tealâ'ya gerçekten kul ve köle olan, iki cihana da sultan olur.

Rebia't-ül-Adviyye dünyaya geldiği gece, kendisini saracak bir bez dahi yoktu. Anne ve babası, gayet fakir idiler. Buna rağmen, muhterem babası Allahu tealâ'dan gayrı hiç kimseden bir şey istememeğe ahd-ü peyman etmişti. Annesi, eşine şöyle dedi:

— Komşularımızdan birisinden, biraz eski bezle bir miktar yağ istesek, yavrumuzu beze sarsak ve yağı kandilde yakıp aydınlığa kavuşsak olmaz mı? Çocuğumuzun yüzünü olsun görmeyelim mi?

Adamcağız, ne kadar direndiyse de karısının ısrarına dayanamadı ve en yakın komşularına kadar gitti ama, eve eli boş olarak döndü. Eşine:

— Komşularımız yatmış ve uyumuşlar, onun için kapılarını çalmağa ve kendilerini rahatsız etmeğe utandım, dedi.

Rebia'nın, üç ablası daha vardı. Dördüncü kız evlât olarak kendisine Rebia ismi verilmişti ki, arapçada ERBA'A dört demektir.

Aslında, henüz lohusa yatağında bulunan karısının ısrarı üzerine ve onu kırmamak için giden baba, Allahu tealâ ile olan ahdını bozmaktan utanmıştı. Çaresiz yatıp onlar da uyudular.

O mübarek zat, rü'yâsında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi gördü ve Resûl-ü zişân kendisine iltifat buyurdu:

— Ey benim has ümmetim!.. Üzülme, kederlenme!.. Seni tebrik ve tebşir ederim. Yeni doğan kızın, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefi olacaktır, müjdesini verdikten sonra:

— Yarın sabah, Basra emiri olan İsa Zadan'a git, selâmımı kendisine tebliğ et, sana yüz altun versin. Eğer, inanmayacak olursa de ki, O her gece bana yüz salâvat getirirdi, dün gece bunu unuttu.

Ertesi sabah, Rebia'nın babası iki cihan serverinin bu emri üzerine Basra emirinin huzuruna çıktı ve durumu bütün tafsilât ve teferruatı ile kendisine arzetti. Emir Isa, bir kerre daha anlatmasını rica etti, tekrar anlattı ve bu suretle o güzel rü'yâyı yedi kerre tekrarlattı ve dinledi. Sonunda, sabrı tükenen adamcağız:

— Yâ Emir!.. dedi. Benimle alay mı ediyorsunuz? Yeter artık, diyerek Emirin huzurundan çıkmak üzere iken Isa kendisine seslendi:

— Dur gitme ey kutlu kişi!.. Rü'yânı bana anlatırken, her def'asında Selâm-i Resûlullah'ı tebliğ ettiğinden, kıyamete kadar anlatmağa devam etsen, her selâm için yüz altun ilâve etmeği tasarladım ve bunun için muhtelif defalar tekrarlattım ve aleyhi-is-salâtü ves-selâm efendimizin selâmlarını duymaktan öylesine haz duydum ve öylesine şâd oldum ki, bunu sana tarif ve ifade edemem, dedi ve her selâm için yüz altun hesabıyla, ona yediyüz altun verdi.

HİKÂYE Aziz mü'minler!.. İş. yalnız ilimle değil amelledir, ihlâs iledir. Gerek bu nâçiz eserimizde ve gerekse daha önce tabı ve

neşrolunan İRŞÂD adındaki eserimizde tekrarladık, sırası geldiği için hatırlatmakta fayda görüyoruz:

Cahiller helâk oldu, âlimler kurtuldu.

Alimler helâk oldu, âmiller yani amel edenler kurtuldu.

Amiller de helâk oldu, muhlisler yani bütün ibadet ve tâ'atlerini, her çeşit fiil ve hareketlerini tam bir ihlâs ile yapanlar kurtuldu...

Işte, sizlere bir örnek daha sunalım:

HÎKAYE Hasan-ül-Basri rahmetullahi aleyh, akşam namazını kılmak üzere Habib-i Acemi'nin sovma'asına yani özel ibadethanesine geldi ve hane sahibinin namaza başlamış olduğunu gördü. Habib-i Acemi namazda Fatihâ-i şerifeyi okurken (El-hamdü lillâhi) lâfz-1 celilesindeki (HA) harfini (HE) şeklinde telâffuz ediyor ve öyle okuyordu. Hasan-ül-Basri hazretleri kendi kendisine düşündü ve içinden:

— Kur'an-ı azimi galât okuyor, bunun arkasında namaz kılmak caiz değildir, diyerek bir kenarda yalnız başına namazını kıldı.

O gece, rü yâsında âlemlerin Rabbini gördü ve niyaz etti:

— Yâ Rab!.. Rizayı ilâhiyyeni tahsil ne ile mümkündür.

Lûtfen ve keremen bildir ki, o fiil ve ameli işleyecek rizana erişeyim.

Allah azze ve celle hazretleri buyurdu:

— Bugün, rizamıza erişmiştin, fakat kaçırdın, kadrini ve kıymetini bilemedin. Habib-i Acemi'nin arkasında akşam namazını kılmış olsaydın, rizayı ilâhiyyemi tahsil etmiş olacaktın. Zira, o akşam namazı bugüne kadar kıldığın bütün namazların mihri idi...

Hasan-ül-Basri tekrar niyazda bulundu:

— Yâ ilâhi!.. Habib-i Acemi, mahrec-i hurufatı veremi.

yordu...

Hak sübhanehu ve tealâ hazretleri buyurdu:

— Habib'in mahrec-i hurufatı sakim idi amma, mâ'nayı

hurufatı sahih idi. Oyleleri vardır ki, hurufatı sahih okurlar, fakat mâ'nası sakim olan namaz kılarlar. Biz, azim-üş-şân onların namazlarını redderiz. Habib-i Acemi gibi, elfazı sakim ve fakat mâ'nası müstakim olanların kıldıkları namazları da kabul ederiz.

Ey benim kardeşim:

Bilmem anlatabiliyor muyum? Kula lâyık olan, hem elfazı ve hem de mâ'nası müstakim olarak namaz kılmaktır. Anlattığım kıssadan alınacak hisse şu olmalıdır: Lisanın sıhhatinden, niyyetin sıhhati evlâdır. Sır ve hikmet bundadır, anla, düşün, bil, bul ve gör!..

HİKAYE Hasan-ül-Basri hazretleri, günlerden bir gün, Dicle nehrini geçmek üzere bir vasıta arıyordu. Habib-i Acemi hazretleri de aynı yere geldi ve sordu:

— Hayrola, ne bekliyorsun?

— Karşı tarafa geçmek gerekti de, onun için dolaşıyordum.

— Neden geçmiyorsun?

— Bir vasıta, meselâ bir kayık bulmadan nasıl geçeyim?

— Yâ İmam!.. Ilmi sizden tahsil ettim, ancak âcizane bazı tavsiyelerde bulunacağım. Kalbinizi, Hak'tan gayrısından teizleyiniz. Belâları ganimet ve herşeyi Hak'tan biliniz. İşte, o zaman ayaklarınızı suyun üzerine koyar ve rahatlıkla karşıya geçersiniz, dedi ve gerçekten kendisi ayağını suya koyarak, su üstünde yürüdü ve karşı tarafa geçti.

Hasan-ül-Basri hazretleri bu keramet karşısında, donup kalmıştı. Kendi kendisine düşünmeğe başladı:

— Bizzat itiraf ettiği gibi Habib-i Acemi bu ilmi benden tahsil etti. Böyle olduğu halde, bana nasihatte bulundu ve gerçekten kendisi su üstünde yürüyerek karşı yakaya geçti. Yarın, kıyamette benim halim niceolur? Bugün, Dicle nehrini geçemeyen zavallı ben, Sırat'ı nasıl geçerim, dedi ve ağlamağa

başladı. Bir süre gözyaşı döktükten sonra Habib-i Acemi'ye seslendi:

— Yâ Habib!.. Bu dereceye nasıl eriştin? Lûtfen bana bunun sırrını bildir, diye yalvardı. Habib-i Acemi, cevap verdi:

— Tevfik-i Rabbani ile kalbimden, Allahu tealâ'dan gayrı ne varsa hepsini çıkarıp attım, belâlara sabrettim ve böylece kalbiri temizleyerek nur-u ilâhi ile ağarttım. Oysa, sen hâlâ kâğıtları karalamakla uğraşıyorsun, dedi. Hasan-ül-Basri, gözyaşları arasında inledi:

— Okuttuğum ilim, benden gayrı herkese yarar sağladı ama bana hiçbir faydası olmadı, dedi.

Hasan-ül-Basri radıyallahu anh hazretleri ki, bütün tarikal-i aliyyenin başı bir veliyyi mu'azzamdır. Bu beyanları, ilimleriyle âmil olmayan âlimleri irşâd için ve teva'zuan söylenilmiştir. Yoksa, kendileri - Hâşâ sümme hâşâ - ilmiyle âmil olmayan bir zât-ı şerif değildir. Kendileri, ilm-i zâhirleri kadar, keramet-i kevniyyeye de sahip bulunuyorlardı. Ne var ki, bu rütbe ve mertebeye yükselen zevat-ı zevil-ihtiram kendilerini yüksek görmezler, daima tevazu içinde bulunurlar ve kendilerini böylece âleme misal göstererek halkı irşâd buyururlar, gaflet uykusunda bulunanları uyandırırlar. Ilimleriyle âmil olmayan nice âlimleri de böylelikle ikaz ederek nura boyandırırlar. (Allahu tealâ, sırlarını takdis buyursun.)

Evet, amelsiz ilim sahipleri yanan bir kandile benzerler.

Kendileri yanar tükenirler, etraflarını nurlandırıp aydınlatırlar.

Bu fakirin öğüdü de şudur:

Ilmin ile âmil ol, ahkâm-ı şer'iyyeye sarıl kâmil ol, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah ile dol, rizayı ilâhiyye ermek için budur biricik yol...

Ehlullah, üstad hakkı ana-baba hakkından yücedir buyurmuşlardır. Zira, ana ve baba kişinin cismini terbiye ederler. Oysa, üstad insanın ruhunu terbiye ve tasfiye eder. Ana ve baba, insanı âlem-i ulviden alır ve âlem-i süfliye gelmesine sebep olurlar. Oysa, üstad kişiyi âlem-i süfliden alır, âlem-i ulviye, âlem-i lâhut'a iletir, yüceltir.

Gelmiş geçmiş ve gelecek bütün üstadların üstadı; Allah'ın sevgilisi ilmin evvel ve âhirini câmi olan, âlimlerin rehberi, âriflerin önderi ve âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu tealâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleridir. Resûl-ü müctebâ'nın kıymetini bil, zira kıymeti bilinmeyen ni'metler elden çıkar. Dünya ve âhirette en üstün ve en yüce ni met iymandır, islâmdır, Kur'andır ve Habib-i edib-i Rahman'dır.

Seni, Hak âyine-i zat etti;

Zât-ı yektâsına mir'at etti...

Ey âşık-ı sadık!..

İnsanın, yalnız başına oturmasından ise hayırlı ve yararlı kimseler ile bulunması, kendisi hakkında hayırlıdır.

Iblis-i pür-telbis: (Insanın üzerine üç şeyle galip olursam, başka bir şey istemem!...) dermiş. O üç tehlikeli ve korkunç sıfat ise şunlardır:

1) Kişinin, kendi nefsini beğenmesi...

2) Amelinin çokluğuna dayanması ve güvenmesi...

3) Amellerine güvenerek, günahlarını unutması...

Lokman hekim, oğluna şöyle vasiyyet edermiş:

— Oğulcuğum!.. Kötü kişilerle arkadaşlık ve yoldaşlık etme.. Onlarla oturup kalkma... Allahu Vâhid-ül-Kahhar, onların üzerlerine azap indirirse, onlarla birlikte ve beraber olduğun için o azap sana da isabet eder. Alimlerle, fazıllarla, âriflerle sohbet et ve onların sözlerini dinle!.. Zira, Allahu tealâ yervüzünü yağmurlarla diriltip yeşerttiği gibi, ölü kalpleri de ilim, irfan ve faziletle diriltir. Alimlerin sözleri tıpkı yağmur gibidir ve ayn-ı rahmettir:

Alim ile sohbet etmek, dürrü mercan, incidir;

Nâdan ile sohbet etmek, günde bin can incitir...

Sözü uzattık, hoş görmenizi dilerim. Dersimize devam ediyoruz:

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, ilk vahyi telâkki eyledikten sonra evlerine döndüler ve:

— Yâ Hatice!.. Bir yatak ser, beni yatır ve üzerimi ört, buyurdular. Mü'minlerin annesi, bu emri yerine getirdi, iki cihan serverini yatağına yatırdı ve örtüyü sıkıca bastırdı.

Cebra'il aleyhisselâm nâzil oldu ve:

FIÇIE Yâ eyyühel-müddessirü kum fe-enzir ve Rabbeke fe-kebbir ve siyabeke fe-tahhir...

El-Müdessir: 1 - 4 (Ey elbisesine bürünen peygamber-i âlişân!.. Kalk ve kavmini Allah'ın azabı ile korkut... Rabbin celle şâneyi yücelterek zikret... Esvabını da temiz tut...)

emr-i celil-i ilâhisini getirdi.

Resûl-ü müctebâ, keyfiyetten Hz. Hatice't-ül-Kübrâ radıyallahu anha validemizi haberdar etti. Ümmül-mü'miniyn, kendisini alıp amcasının oğlu Varaka bin Nevfel'e götürdü. Nevfel, Isa aleyhisselâm dini üzere idi ve Incil-i şerifi gayet iyi bilirdi. Hattâ, Incil'den iktibas ederek arapça bir çok eserler de yazmıştı.

Fakat, artık ihtiyarlamıştı ve gözleri de görmüyordu. Olup bitenleri dikkatle dinledikten sonra:

— Müjdeler olsun, dedi. Kendilerine görünen o zât-1 akdes, namus-u ekber olan Cebra'il adındaki büyük melektir. Mahrem-i esrar-ı ilâhidir ve Allahu zül-celâl ile peygamberler arasında vasıtadır. Bana anlattıklarınız Incil-i şerifin beyanına tamamiyle muvafık ve mutabıktır. Yâ Muhammed!.. Seni tebrik ve tebşir ederim ve derim ki, başına tâc-ı nübüvvet konulacaktır.

Eğer, o zamana kadar âhiret âlemine göçmezsem, kavmim seni aralarından çıkarıp sürmeğe teşebbüs ettiklerinde sana yardımcı olurum, vâ'dinde bulundu ve Incil'den Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin teşrifleri ile ilgili âyetleri bütün tafsilât ve teferruatı ile okuyup anlattı.

Bu müjde haberinden bir kaç gün sonra da Varaka bin Nevfel vefat etti.

Gerçekten, Nebiyyi ins-ü can aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir-