Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 493–499
— «Ey sebeb-i hılkat-i kâ'inat olan Resûller Resûlü!.. Ey Habibim ve kalb-i selimim Ahmed!.. Resûl-ü emcedim yâ Muhammed!.. Âlemlerin Rabbi olan ve seni âlemlere rahmet olmak üzere Hak peygamber olarak gönderen Rabbinin, bütün kâ'inat ve mevcudatı (KÜN!) emriyle yaratan Allahu azim-üşşânın ism-i celiliyle oku!.. Zât-ı ülûhiyyetinden gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak hak mâ'bud olmadığını, ancak O'na kulluk ve ibadet edilebileceğini ve ancak ondan yardım istenilebileceğini, bütün insanlara duyurmak için Kur'an-ı hakimi ve Fürkan-ı kerimi oku!.. O Kadir-i mutlâk, herşeyi yoktan var ederek sahrayı âleme getirdi ve bütün yarattıklarını günden güne kemâline yetirdi» irade-i sübhaniyyesi ile Kitabullah'ın ve Resülullah'ın gönderilmesindeki hikmet ve sırrı, o güne kadar gaflet, cehâlet ve dalâlet içinde bulunan insanlığa duyurmuştur.
Böylelikle, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya vahy-i ilâhi başlamış oluyordu. Daha önceki derslerimizde de, sırası geldikçe açıkladığımız gibi, bütün kâinat ve mevcudatın yaratılmalarının sebebi olan Efdâl-ül-halâ'ik aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Hâlik efendimiz hazretlerine ait bulunan Nûr-u Ahmed, bütün eşyadan ve bütün Enbiyâ-i Izâmdan önce yaratılmış ve son peygamber olarak yeryüzündeki bütün insanlara, bütün meleklere ve cinnilere hattâ bütün ruh sahibi olanlara Nebi olarak gönderilmiştir. Kırk yaşında nübüvvetini ve kırk üç yaşında da risaletinî, emr-i celil-i ilâhi ve Fermanı- sübhani ile izhar ve ilân buyurmuştur. Kendilerine, tevcih olunan bir soru üzerine, saadetle:
— Adem aleyhisselâm, toprak ile su arasında yuğurulurken, ben Nebi idim, buyurmalarından da anlaşılmaktadır ki, nübüvvet ve risalelerini belirli bir zaman içinde izhar ve ilân buyurmalarının emrolunmasında kudret-i ilâhiyye ile ilgili sırlar ve hikmetler vardır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Mahbub-u Rahman ve sebeb-i icad-ı zaman ve mekândır. Arş-1 ilâhi yaratılmadan, Kürsiyyi Rahman donatılmadan, Adem aleyhisselâmın toprağına su katılmadan, meleklerin gulgulesi, feleklerin silsilesi halk ve icat olunmadan, gökler ref'olunarak
yeryüzü döşenmeden, cennetler halk edilerek nurla bezenmeden, Huri, Gilman ve Vidan'lar vücut bulmadan, hiçbir şey butûn-u imkândan sahrayı vücuda gelmeden, bütün peygamberler, kitaplar ve hitaplar henüz ilmullah'ta iken, Bâ'is-i hılkat-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat Nurullah'tan halkolundu ve bütün mevcudat ve mümkinât işte o nûr-u Ahmed den zuhura getirildi. Onun içindir ki, Mefhar-i mevcudat O'dur, Şefi-i ussât O'dur, Mahbub O'dur, Mergub O'dur, bütün insanlık âleminin kurtarıcısı O'dur. Adem aleyhisselâm, O'nun şerefine halk olunmuş ve Nuh aleyhisselâm O'nun hürmetine tufandan kurtulmuştur. O'nun nurunu hâmil bulunmasından dolayı Ibrahim aleyhisselâma Haliliyyet makamı bahş ve ihsan olunmuş, Nûr-u Ahmed sayesinde kendisine Nemrud'un nârı nur olmuştur. İsmail aleyhisselâmı, O'nun ceddi olduğundan dolayı bıçak kesmemiş, Musa aleyhisselâma Kelimiyyet ve Isa aleyhisselâma ruhiyyet O'nun teşrifini insanlara tebşir etmeleri için bahşolunmuştur:
Eyleyen uşşâkı şeydâ daima, Tal'atındır, yâ Resûlallah senin;
Derd ile âh ettiren subh-ü mesâ, Hasretindir, yâ Resûlallah senin...
Rûz-u şeb kârım benim efgan eden, Nâr-1 hasretle dilim suzan eden, Dem-be-dem bu gözlerim giryân eden Firkatindir, yâ Resûlallah senin...
Asfiyânın gördüğü lûtf-u Hüdâ, Evliyânın sürdüğü zevk-ü safa Enbiyânın bulduğu rif'at şehâ, Devletindir, yâ Resûlallah senin...
Merhamet kil, ben garip âvareye;
Mücrimim, rahmeyle yüzü kareye, Şefkat etmek bikes-ü biçareye, Âdetindir, yâ Resûlallah senin...
Ey Şefi-ul-müznibiyn, Nur-u ahad;
Kendi bendendir NASUHİ kılma tard, Bâb-ı lûtfundan kerem kıl etme red, Ümmetindir, yâ Resülallah senin...
Evet, aziz mü'minler!.. Nebiyyi ins-ü can aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir-Rahman efendimiz hazretleri, kırk üç yaşına bastığında kendilerine nübüvvet ve risalelerini izhar eylemeleri taraf-1 ilâhiden emr-ü ferman buyuruldu. Altı ay kadar, vahy-i ilâhi rü'yâyı sadıka ile vâki oldu ve rü'yâlarında ne gördülerse, sabahları güneşin doğması gibi mutlâka zuhura geldi.
Bilindiği gibi, sadık rü'yâlar nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüz'dür demek, bu rü'yâlarında vahy-i ilâhiyye muhatap bulunduklarını ifade içindir. Resûl-ü zişânın izhar-ı nübüvvetleri yirmi üç yıldır ki, altı ayı rü'yâyı sadıka ve altı ayı ri'yâyı saliha olduğundan, hesap edilirse, yirmi üç yıllık nübüvvetlerinin kırk altıda bir cüz'ünü teşkil eder.
Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri, altı ay böylece tamam olduğunda, rahmet ve mağfiret-i ilâhiyyenin coşup taştığı mübarek Ramazan-ı şerifin on yedinci pazartesi gecesi, Hira dağındaki mağarada Rabbine ibadet ve tâ'atle meşgul bulunan Habib-i edibine, mahrem-i esrar-ı ilâhi olan Cebra'il aleyhisselâmı gönderdi. Cibril-i eminin mübarek sırtına hafifçe dokunarak kendilerini ikaz etmesi üzerine, Fahr-i âlem ve mefhar-i beni-âdem sallallahu aleyhi ve sellem dönüp baktılar ki, karşılarında o güne kadar görülmemiş letafet ve halâvette bir zât-1 akdes bulunuyor ve etrafa saçtığı nur mağarayı dolduruyordu.
Iki cihan serveri, mest-ü hayran sordular:
— Siz kimsiniz ki, güneş nasıl bütün âlemi ışıklandırıyorsa, siz de bu mağarayı öyle nurlandırıp, ışıklandırdınız, bu issız ve tenha mağarayı misk ve anber kokuları ile kokulandırdınız. Bu âlemde, sizin kadar güzel bir kimseyi bugüne değin görmemiştim.
Cebra'il aleyhisselâm aynı nezaket ve mülâyemetle:
— Oku, ey Habib-i Rabbil-âlemiyn, buyurdu.
- Ben okumasını bilmem!.. cevabını verince, Cebra'il aleyhisselâm kendilerini kucakladı ve sıkıı ve tekrar etti:
— Oku, ey Habib-i Kibriyâ, buyurdu.
— Resûl-ü müctebâ, üzülerek ve utanarak:
— Mâ ene bi-kariin (Ben okuma bilmiyorum.) deyince, Cebra'il aleyhisselâm kendilerini tekrar kucaklayıp sıktılar ve emr-i celil-i ilâhiyi de tekrarladılar:
— Oku, ey Mahbub-u Rahman!..
Böylece, üç kerre aynı cevap ve aynı mukabele oldu ve sonunda Cebra'il aleyhisselâm:
— Ey ekmel-er-rüsül! Oku, Rabbinin ism-i celili ile oku!..
Rabbin o kudret ve azamet sahibi Allahu zül-celâl vel-cemâl hazretleridir ki, insan denilen o yüce varlığı, bir damla kan pıhtısından yarattığı o mahlükatın en şereflisini, yerlerin ve göklerin, dağların ve taşların taşıyıp götürmekten çekinip kaçındıkları o büyük emaneti yüklenecek güçte yarattı ve vücut denilen bina-i ilâhi bu emaneti yüklenecektir, dedi.
Cibril-i emin, Ruh-ül-kuds ve namus-u ekber böylece ilk nâzil olan âyet-i kerimeyi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize talim buyurdu. Bir başka deyimle, ilmin başının Hak sübhanehu ve tealâ hazretlerinin ism-i zâtı olan ALLAH ism-i celili ile başlanılarak tahsil olunabileceğini âlemlerin Rabbinden telâkki eylediği emir gereğince Seyyid-ül-Enâm aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyete ves-selâm efendimize öğretti:
(Ikre' bismi Rabbikellezi halâk, halâk-el-insane min alâk, ıkre' ve Rabbük-el-ekremü ellezi alleme bil-kalem ve allem-el-insane mâ lem yâ'lem) buyurarak gözden kayboldu.
Resûl-ü müctebâ'nın kalb-i seniyyelerine bir heyecan ve helecan düşmüştü. Vahy-i ilâhiden aldığı zevk ve lezzetle, Hira dağından Hazret-i Hatice't-ül-Kübrâ radıyallahu anha validemizin evine doğru yürürken, göklerden:
— Yâ Muhammed-ül-emin!.. diye nidâ olunduğunu duydu. Semâya atfı nazar buyurduğu zaman, Hira dağındaki ma.
ğarada gördüğü o muhterem ve mükerrem zatın melekiyyet sıfatına bürünmüş olduğunu müşahede eyledi. Cibril-i emin'in
vücudu âdeta doğu ile batı arasını kaplamıştı. Habib-i edib-i Kibriyâ'ya seslenen zât-ı akdes ve sıfat-ı mukaddes de Ruh-ülemin idi. Adımlarını sıklaştırarak sür'atle mü'minlerin annesi Hz. Hatice Radıyallahu anha'nın hanesine geldi ve başından geçenleri bütün tafsilât ve teferruatı ile ona anlattı. Çok heyecanlı idiler. Hatice't-ül-Kübrâ radıyallahu anha validemiz:
— Ey benim gözümün nuru ve kalbimin süruru!.. Kaygılanmayı bırak ve sakin ol, heyecan ve helecanını teskin, gam ve elemlerini terkeyle... Kalbin ferah olsun, gözlerin ve kalbin sevinçle dolsun... Bilirim ki, sen pâk bir gevhersin, Allahu tealâ senin şânında hayırdan, iyilikten ve güzellikten gayrı hiçbir şey dileyemez. Sen, öyle bir insan-ı kâmilsin ki, bütün mekârim-i ahlâkiyye, güzel ve temiz huylar ve duygular, hepsi sende toplanmıştır. Sen, konukseversin ve misafirlerine ikram etmekten hoşlanırsın. Yoksullara karşı merhametli, yetimlere karşı şefkatlisin... Kimsesizlere, âcizlere, gariplere daima yar.
dım eder ve onları her zaman himaye ve vikaye edersin. Rabbini bilirsin, ârif-i billâh olanları Rabbi mâ'ruf kılar, aslâ meçhul bırakmaz, mahcup ve mahzun eylemez, diyerek iki cihan serverini teselli etti.
Ey âşık-ı sadık!..
Cemâl, yalnız yüz güzelliği ile, üzerimize giydiğimiz elbise ve dış görünüşümüzle de değildir. Cemâl'in hakikati, cemâl-i ilim ve edeptir. Kişi ana ve babası ölmekle yetim olmaz. Asıl yetim ilim ve edepten yoksun olandır.
Allah'ın arslanı, Esedullah Hz. Ali, ser-tâc-ı veli kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, her biri bir mücevher değerinde olan vecizelerinden birisinde: (Edep, zenginlik halinde ziynetlerin en â'lâsı, hacet zamanında bir hazinedir.
Oyle bir hazine ki, mürüvvete yardımcı meclislerde refik, yoksullara şefik, vahdette yoldaştır. Onunla yaralı kalpler sarılır, ağlayanların gözyaşları silinir, harap gönüller tamir olunur...)
buyurmuşlardır.
Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 32
Yine Hz. İmam-ı Ali radıyallahu anh, sahib-i Kur'andan aldığı nur ve feyizle:
— Cenab-ı vâcib-il-vücudun, bizim için ilmi ve cahiller için malı ayırmak suretiyle yaptığı taksimine razıyız ve bundan memnunuz. Zira, mal tükenir, elden çıkar ve bir gün yok olur amma, ilim için zevâl tasavvur olunamaz, buyurmuşlardır.
Aziz kardeşim:
Allahu talâ'nın ismiyle oku, Allah'ın kudretiyle öğren, AIlah'ın tevfikiyle okuyup öğrendiğinle âmil ol, Allah'ın muradı üzere ihlâs sahibi ol ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya ümmet olabilmeğe lâyık ve müstehak olasın, Allah'a kul olduğun gibi Allahu azim-üş-şân da seni kulluğuna kabul buyursun. Resûl-ü müctebâ'nın ümmeti olduğunu söylüyorsun ama, onun üstün ahlâkı ile ahlâklanmıyorsun ki, seni ümmetliğe kabul buyursun ve (Yâ Rab!.. Bu benim ümmetimdir...) desin.
Kâ'inatta, herşeyin bir güzelliği, özelliği ve ziyneti vardır.
Gerçek anlamıyla insan olanın ziyneti de ilim ve edeptir. Soyun, sopun, atan ve ecdadın ne kadar asil ve şerefli kişiler bile olsa, insan yine ilim ve edeple şereflenir ve değerlenir. Soylu bir aileden gelmese bile ilim ve edep kişinin şerefinin artmasına ve değerlenmesine, herkes tarafından da değerlendirilmesine kâfidir. Bütün insanlar, Hz. Adem aleyhisselâmın evlâtları olarak neseben peygamber zadedir. Fakat, aralarında en yücelerinin ve üstünlerinin müttakiler olduğunu Kur'an-ı kerim kesinlikle açıklamış ve belirtmiştir. Ittika ise, ancak ve yalnız ilim ve edeple elde edilir. Müttakilerin önderi ve rehberi İmamül-Etkiyâ, Habib-i Hüdâ Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizdir.
Evet, insanın şerefi yalnız neseple değil, ilim ve edepledir.
Insanın kemali, vücud güzelliği ile değil, ahlâk güzelliği iledir.
Insanın şeref ve haysiyeti mal ve para ile değil, ilimle artar ve yücelir. En büyük rütbe, en üstün derece ilim mertebesidir. (RÜTBE'T-ÜL İLMİ A'LEN RÜTEBİ) buyurulmuştur.
Ne câh iledir, ne mal iledir, Efendi ululuk kemâl iledir...
HIKAYE Abbasilerin en yüce halifesi Hârun-er-Reşid zamanında, Roma Imparatoru Hristiyan âlimlerinden bazı rahipleri göndermek ve onları Bağdat'taki müslüman âlimlerle münazara ve mübahese ettirmek istediğini bildirmişti. Haber, Harun-er- Reşid'e ulaştırılınca, bütün Bağdat âlimlerini ve bu arada Imam-ı Şâfi'i rahimehullah hazretlerini keyfiyetten haberdar ederek Hristiyan rahipleri ile münazara ve mübahese etmelerini rica etti. Halifenin emri ve arzusu derhal kabul olundu, papazlara haber salındı ve hazırlıklara başlandı. Dicle kenarındaki sahrada bütün âlimler ve halk toplandı. Harun-er-Reşid de bu toplantıya katıldı, herkes yerini aldı ve halife İmam-ı Şâfi'i hazretlerine:
— Yâ Imam! Hazır ol, rahiplerin sorularına sen cevap vereceksin, buyurdu.
Imam-ı Şâfi'i hazretleri, bu emri telâkki edince Resûlullah sallalahu aleyhi ve sellem efendimizin mû'cizelerinin berekâtı olan keramet-i Evliyâ'ullah tecellisi ile, seccadesini Dicle nehri üzerine serdi ve üstüne diz çöküp oturarak Allahu tealâ'ya hamd-ü senâ eyledi ve:
— Yâ Rab!.. Bencileyin fakir ve âciz bir kulunu, senin dinin olan din-i mübiyn-i islâm sayesinde, böyle bir mazhariyete eriştirdin. Ey rahip efendiler!.. Buyurunuz, sizler de seccadelerinizi buraya serinizde arzu ettiğiniz münazara ve mübaheseye başlayalım. Dininizin hak olduğunu zan ve iddia ederek günlerce perhiz ve riyazât ile ömürlerini zâyi eden sizler, mademki bizlerle münazara ve mübahese etmek istiyorsunuz, haydi yanıma gelin de başlayalım, dedi.
Bu hali gören rahipler hayran ve sekrân kaldılar ve hepsi şeref-i iyman ile müşerref olarak islâmiyyeti kabul ettiler ve imam-ı Şafi'i hazretlerine bende oldular ve ömürlerinin sonuna kadar ma'iyyet-i aliyyelerinde kaldılar.
Keyfiyet Roma imparatoruna bildirilince:
— Iyi ki, dini münazara ve mübahese için vâris-i Nebevi