Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 477–483
Mübarek terlerinden, parmağı ile hepsinin alnına sürerek dua ve niyazda bulundular ve yüz Habeşi de can ve yürekten (Amin) dediler. Işte o ânda büyük bir mû'cize oldu ve Allahu azim-üş-şân, Habib-i edibinin duasını kabul buyurdu ve yüz Habeşi'nin yüzleri nurdan daha ak ve parlak hale geliverdi. Bunu görünce hepsi birden parmaklarını kaldırarak:
(Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resülühu) diyerek şeref-i islâm ile müşerref oldular, cennete dahil ve didâra lâyık bulundular.
Bir damla terleri ile, yüz siyahinin yüzlerini ağartıp pakladığı gibi, bizlerin de günah, nisyan ve isyan ile kararanı yüzlerimizi mübarek nazarları ile - Inş'allah - arındıracaktır. Zira, o nur-ül-envâr nice siyah yüzlerin karasını iltifat ve şefaatları ile nura garketmiştir, kıyamete kadar da edecektir ve rûz-ü cezada da bizleri mahrum, mahcup ve mahzun etmeyecektir. Çünkü, Allah ve Resûlünü sevenler ve onlara iyman ve itaat edenler dünya ve âhirette mahrum olmazlar, mahcup ve mahzun kalmazlar.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin mû'cizeleri sayısızdır. Bütün peygamberlerden zuhura gelen bütün mü'cizeler zât-1 akdeslerinden zâhir olmuştur ve ümmetinin veilerinde de keramet olarak kıyamete kadar görülecektir.
O; Ra'uftur, Rahim'dir, Şefik'tir, Şefi'dir ve Rahmeten lil-âlemiyndir.
KISSA-İ NEBİ ALEYH-İS-SELÂM Birgün, Seyyid-ül-ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr efendimiz hazretleri, yolda giderlerken çok küçük yaşta bir çocuğun gayet ağır bir testiyi taşımağa çalıştığını, fakat gücü yetmediğinden üç beş adımda bir durarak ve el değiştirerek inleyip sızladığını gördüler. Bir Yahudi çocuğu olduğunu derhal anladılar ve buna rağmen onun ıztırabına ve ağlamasına tahammül edemeyerek, çocuğun elinden testiyi aldilar ve evine kadar götürdüler. Çocuğun babası, hayret ve dehşet içinde kendilerini kapıda karşıladılar ve ne diyeceğini, nasıl teşekkür edecegini düşünürken, iki cihan serveri saadetle:
— Oğlun, beni şefi tuttu. Testiyi bana taşıttırdığından dolayı sakın onu azarlamağa ve hele dövmeğe kalkışma!.. buyurdular.
Ev sahibi Yahudi'nin, bu ulüvvü cenap karşısında âdeta dili tutulmuştu, kekeleyerek:
— Ben kim oluyorum ki, mü'minlerin peygamberi çocuğuma merhamet buyurarak taşımağa gücü yetmeyen testisini taşısın ve kapıma kadar da getirsin. Böyle bir iş ancak bir peygambere, Hak Resûlüne yaraşır, bu işi bir başkası yapmaz ve yapamaz, dedi ve o ânda kalbine hidayet erişti, gönlüne iyman ve kalbine irfan zuhur ederek parmağını kaldırdı ve kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu. Kalbi de kalıbı da aşk ve şevk ile doldu.
İbretle okuyunuz ve dinleyiniz aziz mü'minler!.. Bir Yahudi çocuğunun ağır ve yük altında ezilip üzülmesine kalb-i münevverleri tahammül edemeyen bir peygamber-i âlişân, ümmetinin kıyamette ağır günah yükü altında cehenneme gitmesine dayanabilir mi?
Aklımızı başımıza devşirelim ve derin derin düşünelim:
Er veya geç, önünde sonunda ecel bize de yetişecek ve ölüm kapımıza gelecektir. O mühlik ânda, iki cihan serverinin bize kucağını açarak:
— Ey beni canından, malından, evlâd ve yâlinden ziyade seven ümmetim, canı gibi seven her sünnetim, buyurmak suretiyle karşılamasını ve kucaklamasını istiyorsak, ölüm acılarını duymamayı, ruhlarımızın tereyağından kıl çekilir gibi kolayca kabzolunmasını arzuluyorsak, kabrin zulmet ve karanlığını aydınlığa çevirmeyi diliyorsak, mahşer yerinde Resûl-ü zişânın evlâdını kaybeden müşfik bir baba gibi bizi aramasını umuyorsak, bizleri şefaatiyle şâd ve nârdan azad ettirmesini niyaz ediyorsak, her dem, her nefes ona salât-ü selâm getirelim, ona ümmet olduğumuzu arzedelim, kendimizi tanıtalım.
Seyyide't-ün-nisâ Hz. Fatıme't-üz-Zehrâ radıyallahu anha validemiz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine sordu:
— Ey benim canım babam!.. Yarın, mahşer yerinde seni nerede arayıp bulayım?
Resûl-ü Kibriyâ ve server-i Enbiyâ efendimiz saadetle buyurdu:
— Ey benim gözümün nuru ciğerpârem Fatıma'm!.. Beni, mahşer yerinde Mizan'da ara, orada bulamazsan defterlerin okunduğu, hesapların muhasebe olunduğu yerde ara, orada da bulamazsan Sırat'ta ara. Zira, Sırat'ın başında durup: (Yâ Rab! Sellim ümmetiy...) diye niyazda bulunurum. Ümmetimin Sırat'tan selâmetle geçebilmesi, cennete girmesi, cehenneme düşenlerin kurtarılması için Rabbime yalvarır yakarırım...
Aziz kardeşim:
Bilmem anlatabiliyor muyum? Bu yazdıklarımızı, hayal mahsulü veya hurafe sayanlara diyeceğimiz yok. Onlar için hidayet ve inayet niyazından gayrı elimizden gelen bir şey yoktur. Fakat, işi ciddiye alanlara ve tehlikenin vehmetini anlayanlara hitabediyorum:
Yakın bir zamanda, dostu dosttan, eşi eşten, kardeşi kardeşten, ruhlarımızı vücut dediğimiz bu leşten, teni candan, seni yuvandan ve yavrundan ayıran, mâ'murları harap ve nazik bedenleri türap ve bu dünya hayatını bir serap haline getiriveren ecel ve ölüm bizlere çok yaklaştı. Karşımıza çıkıverdiği ânda aklımızı başımızdan alacak, bizleri kara yerlere çalacak ve yakınlarımıza dehşet salacak olan Melek-ül-mevtin nefesini ense kökümüzde sezecek çağa geldik. Bir bakışla etrafındakileri teshir eden o güzel gözleri söndüren, gül yüzlülerin renklerini sarı yaprağa döndüren, servi boyları yerlerde süründüren Azra'il aleyhisselâm, ruhlarımızı kabzetmek için kapılarımızda beklemektedir. Bu gerçeği göre göre, bir gün nasıl o'sa öleceğini bile bile, hâlâ tul-ü emel peşinde koşan; mal, mülk, makam, rütbe, koltuk, cüppe ardında dolaşan, malı çoğalıp, makamı yükseldikçe serhoş gibi coşan amma farz, vacip, sünnet dedin miydi apışan gafillere ve şaşkınlara ne demeli? Ölenleri görmüyorlar mı, birgün kendilerinin de öleceklerini bilmiyorlar mı? Ana, baba, hısım, akraba, kardeş ve yoldaş birer
ikişer âhiret yolculuğuna çıkıyorlar. Hergün, ölümün pençesine takılmış binlerce kervan kalkıyor. Son bineğimiz olan cansız at ki, tabutumuzdur kapılarımıza dayandı, saç sakal beyaza boyandı, bedenimizin her yanında ağrılar, sızılar uyandı.
Azrail aleyhisselâmın öncüleri ve habercileri olan hastalıklar, rahatsızlıklar, ârızalar bile çoğumuzu gaflet uykusundan uyaramıyor. Dünyaya öylesine bağlanmışız ki, bu gerçekleri bile sezemiyoruz.
Oysa, bizler -El-Hamdü lillâh- Habib-i edib-i Kibriyâ'nın ümmeti olmakla müşerref ve müftehiriz. Bu yüce ni'mete, bu ulu devlete nail ve mazhar olabilmek, dünya hayatında her insana nasip ve müyesser olmadı. O halde, bu büyük ni'metin kıymetini bilelim, ona lâyık olmaya çalışalım, onu canımızdan, malımızdan, evlât ve yâlimizden, herşeyimizden fazla sevelim ki, o da bizi sevsin. Unutmayalım ki, kıymeti bilinmeyen ni'metler bir gün elden gidiverir.
Ashab-ı soffe rıdvanullahi aleyhim ecma'ıyn efendilerimiz rivayet ediyorlar:
Bir gün, Habib-i Hûda, Şefi-i rûz-i ceza efendimiz hazretlerinden sorduk:
- Gıyabınızda ve sizden sonra, zât-1 risaletpenahilerine salâvat-i şerife getirenleri tanır ve bilir misiniz?
iki cihan serveri saadetle buyurdular:
— Evet, bana gıyaben ve muhabbetle salâvat-1 şerife getirenleri tanır ve bilirim. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, bana salâvat getirenlerin salât ve selâmlarını iletmekle görevlendirdiği melekler vasıtasıyle beni bunlardan derhal haberdar eder.
Bu Hadis-i şeriften açıkça ve kesin olarak anlaşılmaktadır ki, ümmetinin ahvali ve ef'ali Resûl-ü zişâna ânında iletilmektedir. Evlâdının kötü yolda olduğunu gören ve bilen bir baba nasıl üzülür ve ye'se düşerse, bizlere öz babalarımızdan daha evlâ ve yakın, daha rahiym ve şefik olan iki cihan serveri de bizim kötü ve çirkin amellerimizden, Allahu talâ'nın yasakladığı ve Resûl-ü müctebâ'nın bizzat kınadığı fenalık ve günahlarımızla o zât-1 akdesi üzmüş olmuyor muyuz?
Ashab-ı soffe tekrar sordular:
— Yâ Resûlallah!.. Bazı kimselerin Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden çok korktuklarını ve bazılarının ise bu konuda gaflet ve cehalet içinde bulunduklarını görüyoruz. Acaca, bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Muhbir-i sadık efendimiz hazretleri, bu soruyu da şöyle cevaplandırdilar:
— İymanda halâvet bulan kişiler daima huşû üzeredirler. Imanlarında halâvet bulunmayan kimseler, huşû üzere olamazlar.
Ashab-i soffe sorularına devam ettiler:
— Yâ Resûlallah!.. Allahu tealâ için ne yapmak lâzımdır?
Allah için yapanları nasıl tanır ve anlayabiliriz?
Efendimiz, saadetle buyurdular:
— Sevdiğini Allah için sevmek ve sevmediğini Allah için yermek, Allahu tealâ için yapılan amellerin en güzelidir. Bu mutlu ve kutlu kişiler, Allah Resûlünü seven kimselerdir.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden, Ehl-i safa ve Ehl-i vefa'nın alâmetlerinin neler olduğu sorulduğunda şöyle buyurdular:
— Benim muhabbetimi, cümlenin muhabbetine tercih edenler ehl-i safa'dır. Bâtıni kalbi benim muhabbetimle meşgul ve memlû olan ve bana sık sık ve çok çok salâvat-ı şerife getirenler de ehl-i vefadır.
Ey âşık-ı sadık!..
Dünyanın son ve âhiret âleminin ilk kapısı olan kabir ahvalinden başlayarak, kıyamette ve mahşer yerinde şahidi olacağımız dehşet ve haşyet verici haller unutulmadan, bülbül gibi konuşan dillerimiz tutulmadan çenelerimize kilit vurulmadan Nebiyyi ins-ü can aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir-Rahman efendimiz hazretlerine salât-ü selâm edelim ki, ehl-i safa ve ehl-i vefadan olabilelim, âşıklar ve sadıklar zümresine iltihak Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 31
edebilelim, cemal-i bâ-kemal-i Ahmed-i, Mahmud-u, Muhammed Mustafa sallallahu tealâ efendimizle taltif edilelim, mübarek ayaklarına yüz sürelim ve onun aşk ve muhabbetini en kıymetli bir hazine olarak kalplerimizde titizlikle muhafaza edelim. Ömr-ü azizimizi hevâya sarfetmeyelim ki, Allahu azirn-üşşân bizleri Fırka-i nâciyyeye ve zümre-i uşşâk-ı Muhammediyye'ye idhal ve ilhak buyursun.
Ashab-ı soffe rıdvanullahi aleyhim ema'ıymden rivayet olunmuştur:
Sultan-ül-kevneyn ve Resûl-üs-sakaleyn efendimizi hazretlerinden sorduk:
— Yâ Resûlallah!.. Ümmetinden, zât-ı risaletpenahilerine en kavi iyman ile iyman edenler kimlerdir?
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz saadetle buyurdu:
— Beni görmeden iyman ve itaat edenlerdir ki, bana olan şevk ve muhabbetlerinden dolayı iyman etmişlerdir.
— Yâ Habiballah!.. Bu zevat-ı âlişanın alâmetleri nelerdir?
— Onların alâmetleri şudur: Beni görmek için bütün mal ve mülklerini feda ederler.
Bir başka rivayete göre de: (Yeryüzü dolusunca, altuna malik bulunsalar, beni görmek için hepsini feda etmeğe hazır ve razıdırlar.) buyrulmuştur.
Evet, aziz mü'minler!..
İymanı kemale eren ehl-i safa ve iykanı ihsana varan ehl-i vefa, Cemal-i Muhammediyye ile müşerref olabilmek için, varını yoğunu, azını çoğunu, malını mülkünü, dünya dolusu altunu feda edebilmek ne demek; rizayı ilâhi yolunda, cemal-i lâ yezali ve cemal-i Muhammed'i uğruna canlarını, canânlarını hattâ iki cihanlarını vermeğe amâde âşıklar ve sadıklar da vardır. Allahu tealâ'nın sevdiğini sevenler ve Allahu tealâ'yı sevenleri sevenler, geçmişte olduğu gibi bugün de vardır ve kıyamete kadar da mevcut olacaklardır.
Sorarım sizlere:
—- Allah ve Resûlünü sevenler, iki cihanda mahrum mu olurlar?
Allahu azim-üş-şânı sevenlerin başında İmam-ül-Enbiyâ efendimizdir. Oyle ise, Allahu tealâ'yı seviyorsan, bu sevginde de Resûl-ü müctebâ ya tâbi olursun. Habib-i edib-i Kibriyâ'yı seversen, bu aşkta da Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine tâbi oluyorsun.
Şunu da iyi bilmiş ol ki, bu aşk ve muhabbetten nasibin varsa, o taraftan talep olmuş ve bu yüce ni'mete erişmişsindir.
(Kişi, sevdiği ile beraberdir.) gerçeğini, âlemlere rahmet olmak üzere gönderilen zât-ı akdes buyurmuş ve biz gafillere duyurmuştur.
Onun için, Allah ve Resûlünü sevenleri, Allah ve Resûlü de sever. Onların bütün günahlarını mağfiret-i ilâhiyye ile bağışlatır ve arıtırlar. Arınıp paklanan günahlardan boşalan yere de, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah doldurulur. Işte, o zaman o kalp ve o kalbin iki pençeresi mahiyetinde olan gözler Hakkı görmeğe liyakat kesbederler ve başkalarının görmekten âciz kaldıkları sırları da müşahede ve onlara vukuf peyda ederler. İlâhi sırlara vakıf olan gözler de, elbette Cemal-i ilâhiyyi müşahedeye lâyık hale gelmiş bulunur.
Çünkü, o gözler menzil-i maksudunu bulmuş ve görmüştür.
Kaldı ki, bu mertebeye erişen gözler de Hak tan gayrı bir şey görmezler. Onlar, ne tarafa yönelseler, Hak cemaline yönelmiş olurlar. Bu gözlerin sahipleri yalnız görmekle de kalmaz, aynı zamanda her nefes Hakkı dinlerler. Yalnız Hakkı dinleyen kulakların sahibi olan baş da yalnız Kudretullah'ı düşünür. Bu başın sahibi olduğu dil, yalnız Allahu tealâ'yı zikreder. Hak konuşur, Hak ile konuşur, Hak ile söyleşir. Böyle bir ağıza malik bulunan kalpler de yalnız Hakkı ve Hak resûlünü severler ve kalplerinde Allah ve Resûlüne ait aşk ve muhabbetten başka hiç bir sevgi bulunamaz ve barınamaz. Böyle bir kalbe sahip olan bütün uzuvları da Hakkı zikrederler ki, onlar zikr-i daimdedirler. Bütün bunları yapabilenler ise, hiç kuşkusuz Âdem aley-