Ara
Menü

Sayfalar 445–452

1.885 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 445–452

isyan ve günahlarından ötürü taraf-ı ilâhiden derhal azap inmemesi veya yok edilmemeleri, yahut Israil oğulları gibi yüzlerinin ve şekillerinin değiştirilerek herhangi bir hayvan sıfatına sokulmamaları ve buna benzer azap ve cezalardan kurtulmaları, son nefeslerine kadar işledikleri suç, hata, günah ve isyandan dolayı tövbelerinin kabulü, rahmet ve mağfiret-i ilâhiyyeden ümitlerinin kesilmesinin yasaklanması, hep onun Rahmeten lil-âlemiyn olmasındandır:

j'.

Kul yâ ibâdiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim lâ taknetû min rahmetillab innallahe yagfir-üz-zünube cemiy'a innehu hüvel-gafur-ur-rahiym...

Ez-Zümer: 53 (Ey Habib-i edibim!. Mü'minlere benim dilimle de ki, ey nefislerini israf etmekte haddi aşan kullarım... Allahu tealâ'nın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira, Allahu azim-üşşân bütün günahları mağtiret buyurur. Şüphe yok ki, Hak celle ve alâ, kullarına karşı gayet merhametli ve bağışlayıcıdır.)

Nazm-i celiliyle de sâbit olduğu üzere kullarına karşı gafur ve rahiym olduğunu açıkça beyan buyurması, âhiret âleminde de cehennemde ebediyyen azap görmekten kurtulmaları ve hesaplarının bütün ümmetlerden önce görülmesi, sevaplarının kat kat olması, bir iyiliğe en az on kat ecir verilmesi ve sırasına göre bu ecrin yetmiş, yedi yüz, yedi bin olarak kat kat ilâve olunarak verilmesi, seyy'atlarının hasenâta tebdil olunması, bütün ümmetlerden önce cennete girmeleri ve orada kendilerine akıl ve idrake sığmayacak cennet ni'metleri ihsan ve inayet buyurulması, cemal-i bâ-kemal-i ilâhi ile müşerref olacakları:

Vücuhün yevme'izin nâdiretün ilâ Rabbeha nâzireh...

El-Kıyame: 22 -23 (Kıyamet günü nice yüzler ter-ü tazedir, pırıl pırıl parlarlar. Zira, Rab'lerine nazar kılarlar...)

nassı celili ile sâbittir. Bütün bunlar, Resûl-ür-rahme olan iki cihan serverinin yüzü suyu hürmetinedir ves-selâm...

KAYYİMÜN (Sallallahu aleyhi ve sellem)

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifleri de Kayyimün'dür.

Zât-ı risaletpenahileri, mekârim-i ahlâk ile mümtaz ve ahlâk-ı hamide ile ser-efrâz bulundukları gibi, ümmetini de sevgi, muhabbet ve kardeşlikte cem'etmek suretiyle dünyada salâha ve âhirette felâha ilettiği, bütün iyilikleri, güzellikleri, hayırları öğrettiği, yalnız ümmetine değil, bütün insanlık âlemine nümune-i imtisal malûm ve müsellemdir. Esasen akla gelebilen tekmil hayırları, iyilikleri, güzellikleri ve en seçkin özellikleri nefs-i nefisinde toplamış bulunduğu için, şeriat-i garrayı Ahmediyyeleri ve sünnet-i seniyye-i Muhammediyyeleri bi zâtihi güzeldir. Ümmetinin her işlerinin tedbiri ile müdebbir, bütün hayırların ve iyiliklerin istihsalinde müessir bulunduklarından, kerem ve ihsanlarını muhtaç olanlara bezletmekle de müştehirdirler. Buna binaen, ism-i şeriflerine KAYYIM denilmiştir.

Bu ism-i şerifi KUSSEMÜN şeklinde okuyanlar da olduğundan onu da teberrüken burada zikretmekte fayda mülâhaza edilmiştir. Şu kadarını ilâve edelim ki, telâffuz bakımından farklı olmakla beraber mâ'na itibariyle KAYYİMÜN ism-i şerifinin aynıdır.

CÂMÎ'UN (Sallallahu aleyhi ve sellem)

Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr hazretlerinin bir ism-i şerifi de Câmi'un'dur.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, evveliyn ve âhiriy-

nin cümlesinin ilimlerini câmi oldukları gibi Ledün ilimlerinin de kâffesine de vakıf bulunduklarından zât-ı akdeslerine Ilm-i ledün sultanı denilmiştir. Hakikat ile şeri'at arasını cem'etmiş bulundukları gibi, evveliyn ve âhiriynin hepsinin mekârim-i ahlâkiyyelerini ve â'mal-i hasenelerini de cem'etmiş olduklarından ve hepsinin zat, sıfat ve kemallerinin kâfesini zât-ı risaletpenahilerinde topladıklarından kendilerine Câmi denilmiştir.

Ey âşık-ı sadık!..

Şunu iyi bilmeli ve bellemelisin ki, Hz. Adem aleyhisselâm ALLEM-EL-ESMA'yı ârif, Hz. Ibrahim aleyhisselâm ALLEM- EL-SIFAT'a mâlik idiler. Habib-i Hüdâ ve şefi-i rûz-i ceza efendimiz hazretleri ise hem ALLEM-EL-ESMA'ya, hem ALLEM- EL-SIFAT'a ve hem de ALLEM-EL-ZAT'a ârif ve mâlik idiler.

MUKTEFIN (Sallallahu aleyhi ve sellem)

Hâtem-ül-Enbiyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehâyâ efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifleri de Muktefin sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Zât-1 akdesleri, bütün peygamberlerden sonra cihana zuhûr etmişler ve son peygamber makamını ihraz buyurmuşlardır. Kendilerinden sonra hiçbir peygamber gönderilmeyeceği gibi, kıyamete kadar da gelmeyecektir. Son peygamber olmalarında da nice sırlar ve hikmetler gizlidir. Son olarak gönderilmelerinde şân-ı âlilerine kemal-i tâ-zim ve ümmetine de merhamet ve kerem-i ilâhi bulunduğu âşikârdır. Bu gerçeği hakkıyle ve lâyıkıyle anlayabilmek için, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ve onların ümmetlerinin ve şeriatlerinin iyice bilinmesi gerekir. Rizayı ilâhinin nasıl tahsil olunacağı ve Allahu tealâ katında makbul ve mergub olmanın ne vechile istihsal edileceği bilinmeden bu sırlara ve hikmetlere akıl erdirebilmek gayet müşkildir. Onların şeri'atlerinde gayet müşkil olan amellerin, ümmet-i Muhammed için nasıl hafifletildiği, onların binbir meşakkatla nail olabildikleri ecr-ü sevabın, ümmet-i Muhammed'e nasıl kolaylaştırılarak kat kat fazla ecir ve sevap ihsan buyurulduğu, ancak gelmiş geçmiş ümmetlerin tarihlerine ve kıssalarına vakıf clabilmekle mümkündür. Onların baş-

larına gelen mihnet, meşakkat ve musibetlerden ibret alabilmek ve daha önceki peygamberlere muhalefet edenlerin ne fe.

ci hüsran ve azaplarla helâk olunduklarını düşünebilmek ve binaenaleyh Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme iyman ve itaatin ne muazzam yararlar sağladığını bilmek ve öğrenmekte elbette büyük faydalar vardır.

Resûl-ü zişân efendimizin zuhuru iie kendilerinden önce gelip geçen bütün peygamberlerin şeri'atleri kaldırılmış ve ondan sonra peygamber gelmeyeceği için de din-i mübiyn-i islâmın tarif ve tavsif ettiği şeri'atı ilâhiyyenin kıyamete kadar daim ve bâki kalacağı kesin olarak açıklanmıştır.

Fahr-i âlem sallallahu aleylii ve sallem efendimiz, bir H.adis-i şeriflerinde saadetle şöyle buyurmuşlardır:

— Benimle, diğer bütün peygamberler arasındaki benzeyişi, bir ev misali ile izah edebiliriz. Gayet güzel bir ev yapılır, fakat o evin tam ve eksiksiz olabilmesi için bir kerpiçe daha ihtiyaç vardır. Bu evi gezip görenler güzelliğine hayran kalırlar ve fakat bir kerpicinin eksik olmasına da şaşırırlar. İşte, ben Nübüvvet ve Risaletimle, eksik olan o kerpiç misali o eksikliği tamamlarım, o binada eksik ve noksan kalmaz. O binanın kusuru ve noksanlığı benimle tamamlanmış bulunur. Tıpkı bunun gibi, benim gönderilmemle bütün Enbiyâ ve mürseliyn de tamamlanmış ve mühürlenmiş oldu...

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, son peygamber olmasının sır ve hikmetlerinden birisi de şudur: Allah azze ve celle, sonu rahmetle tamamlamayı murat buyurmuşlardır.

Alemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan serveri, peygamberlerin de sonuncusu olduğundan, daha önce gelip geçen pey.

gamberler rahmetle hatmolunmuş bulunmaktadırlar.

Son peygamber olmasının diğer bir sırrı da, ümmet-i Muhammed'in toprakta çok yatmaması içindir. Zira, Resûl-ü müctebâ'nın gönderilmesi, diğer ümmetlere nazaran kıyamete daha yakındır. Ancak, ümmetinin sayısı tamam olup kıyamet ko punca, halk kabirlerinden kalkacak ve maksud-u asli olan cennete varacak ve matlûb-u asli olan Müşahede-i cemal ile en ön-

ce müşerref olacaktır. Peygamberlerin sonuncusu olması bundandır.

Bu konu ile ilgili olarak ileri sürülen ilâhi sırlardan birisi de ümmet-i Muhammed'in irtikâp edeceği günah, mâ'siyyet ve çirkin amellere, diğer peygamberlerden ve onların ümmetlerinden hiçbirisinin haberdar olmaması içindir, buyrulmuştur.

En önemli sır ve hikmetlerden birisi de, şânı, şerefi, izzet ve itibarı en üstün ve yüce olan bir meclise en son olarak gelir. Meselâ, bir toplantıya sultan en son olarak şeref verir. Resûl-ü efham efendimiz de bütün peygamberlerin sultanı olduğundan en son olarak gönderilmiştir.

MUKAFFİYYUN (Sallallahu aleyhi ve sellem)

Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi selâmullah-il-Hâlık efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifleri de Mukaffiyyün sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Habib-i edib-i Kibriyâ, kendilerinden önce gelip geçen bütün peygamberlerin nübüvvetlerini tasdik, sünnet ve hidayetlerini te'yid ve tekid buyurmuştur. Şeyh Abd-ül-celil-i kayseri Şu'ab-ı iyman isimli eserinde: (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Mükaffi ism-i şerifi, diğer beş esmâsındandır. Muhammed, Ahmed, Hamid, Hâmid ve Mahmud ism-i şeriflerinden gayrı, diğer mübarek isimlerinin en yücelerindendir.) demektedir.

Zât-ı risaletpenahilerinin, bütün peygamberlerden ekrem ve efdal olduğuna bu ism-i şerifi dalâlet eder. Hattâ, Resûl-ü ekrem ve Nebiyyi mükerrem saadetle buyurmuşlardır ki:

— Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri beni Mukaffi kılmıştır. Hak celle ve alâ'ya kurbiyyetime ve onun yüce katındaki derecemin üstünlüğüne hiçbir peygamber erişememiş, hiçbirisi benim makamıma yücelememiştir. Bütün peygamberler, ardımda ve geride kalmışlardır. Cismani veya ruhani bütün amellerinde, faziletlerinde dünya ve âhiret bütün peygamberler bana tâbi olurlar.

Erıvâr-ül-Kulûb, Cilt 3 - F: 29

Gerçekten de öyledir aziz mü'minler:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, mâ-sivâdan tamamiyle geçmişler, mübarek kalıpları, mukaddes ve mübarek kalpleri ile ancak ve yalnız Allahu azim-üş-şâna ikbal-i tam ve inkiyâd-ı tamam ile teveccüh eylemişler ve suretâ ehil, iyâl, evlâd, ashab ve ahbapları ile sohbet ve ünsiyyet etseler de, kalb-i şerifleri bir ân için olsun zikr-i Haktan fariğ ve hâli olmamıştır.

Li-mâ' Allah tahtının sultanı olduklarından dolayı da ism-i şeriflerine Mukaffi denilmiştir.

RESÛL-Ü MELÂHİM (Sallallahu aleyhi ve sellem)

Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mu'iyn efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifleri de Resûl-ü melâhim'dir.

Zât-ı risaletpenahileri ile ma'iyyeti seniyyelerinde bulunabilmek şeref ve imtiyazına mazhar olan zevat-1 zevil-ihtiram ve daha sonra da ümmeti olmakla müşerref ve müftehir bulunanlar, kıyamete kadar din düşmanları ile, mü'min ve müslüman katilleri olan kâfirlerle, müşriklerle harp ve kıtâl eylediklerinden ve cihadda bulunduklarından ism-i şerifine Resûl-ü melâhim denilmiştir.

Ey ehl-i iyman ve ehl-i irfan:

Bu ism-i şeriften ve onun taşıdığı sırrı ilâhiden bir nebzecik bahsetmek bir mû'cize olduğundan, denizlerden bir katre ve güneşten bir zerre mesâbesinde dahi olsa, günümüz olayları ile ilgili bulunduğu için, bu vesile-i haseneden yararlanarak bazı tarihi gerçekleri açıklamamız gerekmektedir. Hepimizin ve hepinizin malûmunuzdur ki, tanzimattan itibaren biz müslüman Türkler gerek Hristiyanlarla ve gerekse Yahudilerle iyi geçinmeğe, bir arada ve insan gibi yaşamağa karşılıklı hak ve menfaatlere riayet etmeğe gayret ve riayet etmekteviz.

Gerçekleri itiraf edebilecek kadar medeni cesaretleri olsa, bu iyi geçinmenin hep biz müslüman Türklerin feragat ve fedakârlıklarımızla tahakkuk ettiğini bütün insanlık âlemi kabul ve tasdik etmek mecburiyetindedir. Son Kıbrıs olayları bütün

açıklığı ve çıplaklığı ile ortaya koymuştur ki, onlar bizim haklarımıza ve menfaatlerimize aslâ hürmet ve riayet etmemişlerdir, etmeyecek ve edemeyeceklerdir. Neden mi?

Bu soruya, âyet-i celile ile cevap verelim:

Vo len terdâ ank-el-yahudü ve len-nesarâ hatta tettebi'a milletehüm...

El-Bakara: 120 (Ey habib-i edibim!.. Yahudiler ve Nasrani'ler, senden ebediyyen razı ve hoşnut olmazlar. Meğer ki, onlara tâbi olasın, milletlerine giresin.)

Bu âyet-i kerimede hitab-ı izzet her ne kadar Resûl-ü zişâna ise de hükmü umumidir. Allahu sübhanehu ve tealâ:

— Ey Habib-i edibime tâbi olanlar! Yahudilerle, Hristiyanlar hiçbir zaman sizlerden razı olmazlar. Hattâ, onlara tâbi olsanız, yine de onları kendinizden razı ve hoşnut edemezsiniz, buyurmak istemektedir.

Müslümanlar!..

Bu ilâhi mû'cize, bugün olanca açıklığı ve türlü tezahürleri ile tahakkuk ve te'eyyüd etmiştir. Tanzimattan itibaren, Yahudi ve Hristiyanları sırasına göre kendi din kardeşlerimize tercih ettiğimiz, onlara bir çok haklar ve tercihli imkânlar sağladığımız halde yine de yaranamamışızdır. Balkan harbi adı verilen korkunç facia, onların mârifeti değil midir? Birinci cihan harbinde, çok üstün kuvvetler, yakıcı ve yıkıcı silâhlarla bize saldıran onlar değil midir? Yunan'ı cennet Anadolu'muza saldırtan onlar değil midir? Kıbrıs barış harekâtında adayı fethetmek niyetiyle değil, orada yıllardır ezilen, üzülen, kahredilen, mâ'nen ve maddeten, iktisaden ve siyaseten her türlü hak ve menfaatlerinden mahrum edilen Türk toplumunu korumak ve kurtarmak üzere ve beynelmilel anlaşmalarla sabit olan garantörlük hakkımıza dayanarak, her türlü politik uzlaşma ve anlaşma çarelerini de deneyerek asker çıkarmak zorunda kaldığımızı haklı gören olmuş mudur? Oysa, yıllardanberi

Türklerin Kıbrıs'ta katliâmlara uğradığını, köylerin yakıldığını, kitle halinde Türklerin öldürülerek çukurlara doldurulduğunu bilmeyen, duymayan kalmış mıdır? Hangi Hristiyan devlet bizi haklı görmüştür? Hangi Hristiyan devlet adamı dini inançlarımızdan fedakârlık ederek idaremiz altında bulunan gayri müslimlere geniş bir hürriyet ve serbesti havası içinde dilediği gibi yaşamak hakkını tanıdığımızı, buna karşılık Kıbrıs'ta beşikteki bebekten, doksanlık ihtiyara varıncaya kadar çocuk, hasta, ihtiyar demeden öldüren ve çocuk yaşındaki genç kızlarımızın ırz ve iffetlerini kirleten Eoka'cı kâfirleri suçlayabilmiştir? Hâşâ sümme hâşâ, Hz. Isa aleyhisselâmın vekili olduğunu iddia eden lâbis-i libas-ı katrani ve hâmil-i tâc-1 şeytani olup gerçekten de şeytanın vekilleri durumunda bulunan katil papazları, bu iğrenç hareketlerinden dolayı kınayabilmiştir?

Bugün, aleyhimizde uygulanan silâh ambargoları, iktisadi baskı oyunları, müslüman Türk milletini tuzağa düşürme komploları, güneşi balçıkla sıvamaya kalkışan ehl-i salip artıklarının düzenbazlıkları değil de, nedir? Kahraman silâhlı kuvvetlerimizin cesaret ve şecaatini, kudret ve kuvvetini görmemiş ve denememiş olsaydılar, daha dün Türk'ün o müthiş yumruğunu yememiş bulunsaydılar:

— Kutsal şehri (Istanbul'u kasdediyorlar) tahrip etmeden alacağız! palavrası ile ağızlarının salyaları akan genç Yunan subayları, çoktan bu belde-i tayyibeye girmiş, bununla da yetinmeyerek Ege'yi, Trakya'yı ve daha kim bilir hangi yurt parçalarını almış ve oradaki Türkleri yediden yetmişe kılıçtan geçirmiş olurlardı ama, Haçlı zihniyeti yine onları haklı bulur, bu vahşet ve hıyanete de binbir gerekçe hazırlarlardı.

Ibret ve dehşetle gözden geçirilmesi gereken bir çağda yaşıyoruz aziz mü'minler!.. Birbirimizle uğraşmaktan, didişmekten, çekişmekten vazgeçmemiz, anlaşıp kucaklaşmamız, yekvücut olmamız ve milli birlik ve beraberliğimizi yeniden ve mutlâka canlandırmamız zamanıdır. Görmüyor ve duymuyor musunuz? Ebediyyen cehennemde yanmağa mahkûm bu hain-

Sayfalar 445–452 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org