Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 438–444
Ey âşık-ı sadık!..
Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, bazı melekleri öyle kuvvetli yaratmıştır ki, onların bu kuvvetlerini dille tavsif ve kalemle tarif edebilmek imkân haricindedir. Şu kadarını haber verelim ki, düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azimde Yâ-Sin sûre-i celilesinin 28. inci âyet-i kerimesinde, Cebra'il aleyhisselâmın bir tek sayhası, şiddetle bağırması ile Antakya şehrinin ve halkının bir ânda mahv-u helâk olunduğunu, Allah celle haber vermektedir. Bundan başka, Ad ve Semud kavimlerinin de meleklerin bir bağırmasıyla kömür kesildikleri ve Lût kavminin yaşadığı elli iki köyün de, Cebra'il aleyhisselâmın bir eliyle semaya kaldırarak alt-üst edildikleri Kitabullah ile sabittir. Necm sûre-i celilesinde de, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Cebra'il aleyhisselâmdan (ZÜ-MİRRE) yani kuvvet sahibi olarak bahis buyurmaktadır. Arşullah'ın da sekiz melek tarafından taşındığı Kitabullah ile sabit olup, cehenneme girecek kâfirlere de on dokuz meleğin kâfi geleceğini Kur'an-ı azim-ül-bürhan El-Müdessir sûre-i celilesinin 30. uncu âyet-i kerimesinde (ALEYHÂ TİS'ATE AŞER) ferman-ı sübhanisiyle beyan buyurmaktadır.
Hz. Mâlik, cehennemde görevli meleklere bu zincirlerin her halkasını yetmiş meleğin tutmasını emredecektir ki, anlatıldığına göre bu yetmiş melekten herbiri yedi kat yerleri kanadı ile kaldıracak kadar güçlüdür. Bu arada, Hz. Mâlik cehenneme şöyle hitap cdecektir:
— Ey cehennem!.. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri seni hazırlamamızı bizlere emr-ü ferman buyurdu. Murad-ı ilâhi, kâfirlerden, zâlimlerden, müşriklerden ve münkirlerden intikam almaktır. Ey cehennem!.. Ateşin o kadar şiddetli ve yakıcı olsun ve suyun o derece kaynamış, kızgın bulunsun. Yilanların, çıyanların, zehirli akreplerin hazır olsun ve uçurumların derin bulunsun. Zakkumun gayet acı ve mâ-i Hamiym'in gayet şiddetli, kızgın ve kaynar olsun. Bütün derekelerindeki azabın çok şiddetli ve dehşetli bulunsun...
Cehennem, bu emri alınca, öyle bir kükreyişle mahşere
doğru hücum edecektir ki, kendisini tutan ve herbirisi yedi kat yerleri kanatlarıyla kaldıracak kadar güçlü ve kuvvetli olan melekler onu zaptetmeğe muktedir olamayacaklar ve cehennem hepsini sürükleyerek ve çevresine ateşler saçarak mahşer yerine yaklaşacak ve bütün mahşer halkını kuşatacak ve adeta hepsini yutmak isteyecektir. Mahşer ehlinin korkularından akılları başlarından gidecek, gözleri yuvalarından dışarı uğrayacak, korkunç bir şaşkınlık, telâş ve helecan içinde âdeta serhoş gibi donup kalacak, cehennemin bu şiddet ve dehşetini görünce uğrayacakları azabı anlayacaklar ve kurtuluştan ümitlerini keseceklerdir.
Halkın bu korku ve ümitsizliği şöyle dursun, peygamberler dahi bu müthiş manzara karşısında diz üstü çökecekler ve nefisleri kaygusuna düşeceklerdir. Bu telâş ve heyecan arasında, Hz. Ibrahim Halilullah bile arşın altında mübarek başını secdeye koyacak:
— Yâ Rab!.. Bugün oğlum İsmail ve İshak'ı, ehlim Sare ve Hacer'i istemem. Halil kuluna bu şiddet ve dehşetten necat ve selâmet ihsan buyur, diye niyazda bulunurlarken, gelmiş geçmiş bütün peygamberler evlât, ehil ve ümmetlerini unutarak (Nefsiy... Nefsiy...) feryatları ile başları kaygısına düşeceklerdir.
Ey âşık-ı sadık!..
Bu anlattıklarimı sakın mübalağa sanma ve aldanma!..
Vuku'u mutlâk ve muhakkak olan kıyamet ve malışer ahvalini hakkıyle ve lâyıkiyle anlatabilmek ve hele hele anlayabilmek elbette mümkün değildir. Fakat, Allahu tealâ'ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iyman etmiş ve bu imanlarını (ÂMENTÜ...) ile perçinlemiş mü'minlere hitabederek diyorum ki, naklolunanlar haktır ve gerçektir, bütün insanlar bir gün bu gerçeği bizzat görecektir. O zaman anlayacaktır ki, o müthiş gün peygamberler dahi nefisleri kaygusuna düştükleri halde, Seyyid-ül Enbiyâ-i vel-mürseliyn, imâmül-müttekiyn ve Habib-i Rabbil-âlemiyn efendimiz hazretleri, bu dehşet ve haşyet dolu hali müşahede buyurduklarında, mü-
barek başlarını —Allahu tealâ indinde Arş'tan ve Kürsi'den daha kıymetli olan o mübarek başlarını— Arş'ın önünde secdeye koyacaklar, Rahman-ir-Rahiym ve Mâlik-i yevm-id-din ve Kerim olan Hak sübhanehu ve tealâ hazretlerine tazarrû ve niyazda bulunacaklardır:
— Yâ Rab!.. Bugün, zât-ı ilâhiyyenden ve Kerem-i sübhaniyyenden nefsimi istemiyorum, kendim için bir talepte bulunmuyorum. Zât-ı ülûhiyyetinden ümmetimi istiyorum. Ümmetime, ben de feda olayım, evlâtlarım olan Fâtıma'mı, Rukiye'mi, Ümmü Gülsüm'ümü, Tayyib'imi, Tâhir'imi, Ibrahim'imi ve Abdullah ımı, da rica ve niyaz etmiyor illâ ve illâ ümmetimin halâsını niyaz ediyorum. Sevgili evlâtlarım da, çok sevgili torunlarım da ümmetime feda olsunlar, Hasan'ım, Hüseyin'im, Hatice'm ve Â'işe'm ve bütün ehl-ü iyâlim cümlesi feda olsunlar.
Ilâhi, zât-1 ülûhiyyelinden âsi ümmetimi talep ve niyaz ediyorum. Vâ ümmetiy... Vâ Ümmetâ...
Mübarek gözlerinden yaşlar dökerek Rabbinden ümmeti hakkında şefaat dileyince, Erham-er-Rahimiyn ve Ekrem-el-ekremiyn olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri:
— Ey benim Habib-i edibim!.. Mübarek başını secdeden kaldır, ne dilersen dile, ne istersen iste, dilediklerine dilediğin kadar şefaat eyle, hepsini kabul ettim ve onları sana bağışladım, ferman-ı sübhanisi ile iki cihan serverini taltif ve tatyip buyuracaktır.
Bunun üzerine, iki cihan serveri mübarek başını secdeden kaldırarak Rabbine hamd-ü senâ ve arz-i şükran edecek ve mahşer halkını çepçevre kuşatan ateşi def'etmek için cehenneme karşı yürüyecektir. Cehennem:
— Yâ Resûlallah!.. Daha fazla bana yaklaşmayınız, üzerime varmayınız. Zât-ı risaletpenahilerinin hâmili bulunduğunuz nura karşı bende takat ve tahammül yoktur. Nurunuz, nârımı mutlâka söndürecektir. Ey Hakkın Habibi!.. Ben, senin ümmetine talip değilim. Ancak, yaradanını tanımayan, gönderdigi peygamberlere inanmayan, Rezzak'ına iyman edecek yerde mahlûkatı ona ortak koşan kâfirleri, zâlimleri, müşrikleri re
münkirleri şu korkunç ateşimle yakarak o hainlerden intikam alsam gerektir, görevim budur, diye niyazda bulunacaktır.
Şefi-ul-müznibiyn sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri:
— Ey cehennem!.. Ummetim henüz mahşerdedir. Kâfirlere ve müşriklere karşı olan gayzından ve hücumundan onlar da korkuyorlar. Sen, yerinde dur ve olduğun yerde kal. Hak celle ve alâ, cezalandırılmaları gerekenleri sana sevkettirecektir, buyurunca derhal irade-i ilâhiyye şeret-sâdir olacaktır:
— Ey cehennem!.. Habibim Ahmed ve Resûlüm Muhammed'imin f'ermanına itaat eyle...
Bunun üzerine cehennem olduğu yerde kalacak ve azaba müstehak olanların sevkini beklemeğe başlayacaktır. Bu esnada, Cebra'il aleyhisselâm, elinde bir kâse su ile gelecek ve efendimize:
— Yâ Resûlallah!.. Bu suyu, cehennemden çıkan ve etrafa yayılmak istidadı gösteren alevlerin üzerine saçınız, diyerek kâseyi Resûl-ü müctebâ'ya takdim edecek ve Habib-i edib-i Kibriyâ o suyu cehennemin etrafa yayılan ateşine serpince o alevlerin hepsi sönecektir. Bu hali gören Nebiyyi zişân, Cebra'il aleyhisselâma soracaktır:
— Ey Cebra'il kardeşim... Bu ne suyu idi ki pek az olmasına rağmen üzerine serptigim koca alevleri söndürdü?
Cebra'il aleyhisselâm, bu soruyu şöyle cevaplandıracaktır:
— Yâ Resûlallah!.. Cehennemin o korkunç alevlerini söndüren bu azıcık su, ümmetinin Hak tealâ'nın riza ve muhabbeti, havf ve haşyeti ile ağlarlarken döktükleri gözyaşlarıdır.
Evet, aziz müminler!..
Cehennemin ateşini, denizler, nehirler, pınarlar, kuyular ve yağmur suları söndüremez. Bu ateşi, ancak Allah aşkıyla, Allah muhabbeti ile, Allah korkusu ile dökülen gözyaşları söndürur.
Sözü uzattık, mâ'zur ola... Dersimize devam edelim:
Işte o gün, evveliyn ve âhiriyn Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin iki cihanın ve kıyamet gününün Seyyid i olduğunu ve Allahu tealâ katındaki kıymet, rağ-
bet ve itibarını gözleri ile görecekler ve buna bizzat şahit olacaklardır. Ona iyman ve itaat etmeyenler, çok ama pek çok pişman olacaklardır ama, bu pişmanlık ve gecikmiş nedamet onlara hiçbir yarar sağlayamayacaktır.
O Nebi'ler serverine ümmet olabilmek şeref ve mazhariyetine nail olanlara müjdeler olsun... Ummeti olduğu halde, kıymetini bilmeyenlere de yazıklar olsun...
RESÛLÜN (Sallalahu aleyhi ve sellem)
Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mu'ıyn efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifleri de Resûl'dür.
Kur'an-ı azim-ül-bürhanda da muhtelif vesilelerle zikrolunan bu ism-i şerif, Zât-ı risaletpenahilerinin Allahu tealâ tarafından kulları iymana ve islâma dâvet için gönderildiğinden dolayı kendilerine tevcih buyrulmuştur.
NEBİYYUN (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Nebiyyi zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mennân efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifleri de Nebi'dir.
Nebi, Allahu sübhanehu ve talâ'nın ülûhiyyet ve vahdaniyyetini, ondan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud bulunmadığını Allahu azim-üş-şânın emirlerini ve nehiylerini kullarına haber verici, kendisine taraf-ı ilâhiyyeden vahyolunmakla derecesi âli ve mertebesi yüce mâ'nasındadır.
Şu var ki, bütün diğer peygamberlere de bu sifatlar verilmiştir. Ancak, semadan nâzil olan kitaplar içinde ve özellikle yüz suhuf ve üç büyük kitabın zübdesi, özü ve özeti olan Kur'an-ı kerimde bütün peygamberlere Allahu tealâ kendi isimleriyle hitap buyurmakta, meselâ: (Yâ Davud), (Yâ Musa), (Yâ Isa): (Yâ Nuh), (Yâ Adem), (Yâ Ibrahim) diye isimleri zikrolunmaktadır ki, bu hitap şekline (NİDÂ-İ-ALÂMET) denilmektedir. Oysa, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya (Yâ Eyyühen-Nebiyyü), (Yâ eyyüher-Resûlü) şeklinde hitap buyurulmaktadır ki, buna da (HITAB-I-KERAMET) denilmektedir. Hak celle ve alâ hazretleri, Nebiyyi zişânına hitab-ı kerametle hitap buyurmakla, onun ciğer peygamberlerden efdal ve ekmel olduğunu, yüce
katındaki kıymet ve itibarının daha üstün bulunduğunu, fazilet ve derecatını beyan ve ilân buyurmuş olmaktadır.
Netekim, Israil oğullarına (Ey toprak ve su oğulları) tarzında bir hitab-ı ilâhi vârid olduğu halde, ümmet-i Muhammed'e tâbi oldukları Nebiyyi muhteremden ötürü (Yâ eyyühelleziyne âmenû) hitab-ı izzeti şeref-sâdir olmuştur. Bundan da anlaşılıyor ki, Habib-i edibine olan sevgi ve tâ'zimini de onun ümmetine bu tarzda hitap buyurmakla bütün kâ'inata açıklamak istemektedir.
Kur'an-ı azimde, Nebi ve Resûl unvanları ile Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden gayrı hiçbir peygambere hitap buyrulmadığı ve bu iki unvanın ancak ve yalnız Resûl-ü müctebâ için kullanıldığı da gözden kaçırılmamalı ve bu sıfatlardan muradın tahsisen Resûl-üs-sakaleyn olduğu ve bu sebep ve mülâhaza ile ism-i şeriflerinin sıfat-ı şerifleri ile birlikte tevcih buyurulmuş olduğu anlaşılmalıdır.
Mükerreren arz ve izaha çalıştığımız gibi, diğer bütün peygamberler yalnız bir kavme ve bir millete nübüvvet vazifesiyle gönderilmiş oldukları için, nübüvvetleri de yalnız o kavim ve millete münhasır kalmıştır.
Halbuki, Nebiyyi ins-ü can aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir- Rahman efendimiz taraf-ı izzetten bütün dünya milletlerine, bütün mahlükata ve topyekûn bütün insanlığa gönderilmişlerdir. Bu itibarla, Kur'an-ı kerimde Resûl ve Nebi lâfızları ile zikrolunmaları ferd-i ekmel yektâ, biricik kâmil insan, eşi ve benzeri halkolunmamış ve olunmayacak insan mâ'nasına (Resûller Resûlü) ve (Nebi'ler serveri) ne mahsus bir isim olan NE- BI ism-i şerifi ile yâdederek onun Allahu tealâ katındaki şeref, kıymet ve faziletini ilân buyurmuştur.
RESÜL-ÜR-RAHME (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Rahmeten lil-âlemiyn olan Habib-i edib-i Kibriyâ'nın bir ism-i şerifi de Resûl-ür-Rahme'dir.
Nuru evvel ve bâ'si sonra olması itibariyle Ekmel-er-Rûsül ismiyle diğer peygamberlerden efdal ve ekmel olduğu beyan ve ilân buyurulan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
efendimizin, Risalet ve nübüvvetleri bütün âlemlere ve bütün insanlığa şâmil olduğundan, rahmetinin de umumî ve şümullü olması tabi'idir. Bunun içindir ki, Allah azze ve celle, Kur'an-1 keriminde:
Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil-âlemiyn...
El-Enbiy&: 107 (Habibim Ahmed, Resûlüm yâ Muhammed!.. Biz, seni ancak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik.)
buyurmaktadır ki, rahmete mazhar olduğundan ism-i şerifine de Resûl-ür-rahme denilmiştir. Bu ism-i şerif, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın zât-ı akdeslerine mahsus ve münhasır olan bir mübarek isimdir.
Kâfirin, küfründen dolayı kendisine verilecek cezanın ve göreceği azabın ölümü ânına kadar te'hir ve te'cil edilmesi ve yine ölümü ânına kadar iyman etmesine müsaade buyurulması, iyınansızlığından mütevellid bütün azapların imhâl olunması, yani kendisine mühlet verilmesi, ölünceye kadar ne vakit iyman getirirse, bu imanının taraf-ı izzetten kabule şayan olması Rahmeten lil-âlemiyn olan efendimizin rahmet-i ilâhi olması sebebiyledir.
Kâfirlerin küçük çocuklarının, kendileriyle birlikte cehenneme girmemeleri de Resûl-ü müctebâ'nın âlemlere rahmet olasındandır. Hattâ, münafıkların dünya hayatında azaptan masun kalmaları da yine O'nun rahmeti gereğidir.
Özellikle, kendisine tâbi olan, nübüvvetlerini kabul ve tasdik eylemek suretiyle ümmeti olmak şeref ve ni'metine mazhar olan, ellerinden geldiği ve güçleri yettiği kadar şeriat-i garrayı Ahmediyyelerine ve sünnet-i seniyye-i Muhammediyye'lerine sıkı sıkı sarılan, Taraf-ı ilâhiden getirdiği Kur'an-ı azim ile amel etmeğe çalışanlara dünya hayatında türlü türlü ve çeşit çeşit rahmet olunması, insanlık icabı kendilerinden sâdir olan