Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 417–423
Bütün peygamberler, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize ümmet olmayı, kendilerine tevcih buyurulan nübüvvetten üstün gördüklerinden dolayı ayrı ayrı izzet ve devlet verildi ve her birisinin ismi Kur'an-ı azim-ül-bürhanda sevgi ve saygı ile zikredildi. Bütün peygamberler Nebi ve Resûl'dür ama, Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa aleyhissalâtü ves-selâm hepsinden ekmel ve efdaldir.
Yâ Rab!.. Bizleri Muhammed'inden ayırma...
VAHİDÜN (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Resûl-ü müctebâ'nın bir ism-i şerifi de VAHIDUN sallallahu aleyhi ve sellemdir. Iki cihan serveri, cihanda bir olarak yaratılmıştır. Âlemi vücuda gelmiş olup kıyamete kadar bir ikincisi yoktur, yaratılmamıştır ve yaratılmayacaktır. Bütün insanlık âleminde yektâdır, benzeri ve akranı yoktur, biriciktir. Böyle yaratılmış bulunduklarından dolayı zât-1 şeriflerine VÂHİD denilmiştir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, insan cinsinden ve âdemoğullarındandır. Fakat, kendisine taraf-ı ilâhiden bahş ve ihsan buyurulan makamın ululuk ve yüceliği, ind-i ilâhideki değer ve niceliği, ilm-i ledünne vukufu ve esrar-ı ilâhiyyeye hakkıyle ve lâyıkıyle vâkıf olmaktaki inceliği, bütün peygamberler arasındaki önceliği, bir ikincisi olmadığını ve olamayacağını açıkça ve kesinlikle göstermektedir. Evet, o peygamberler peygamberi, ilm-i ledün sultanı, tevhid-ü irfan kânıdır. Şunu iyi bilmelidir ki, Hz. Âdem Safiyyullah (ALLEM-EL-ESMÂ KÜLLEHÂ)'ya vakıf olup, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (ALLEM-EL ESMA' VE ALLEMEL SIFAT VEL ALLEMEL ZÂT)'a maliktir.
Hâmili bulundukları ilâhi nur, O'nu ahlâk seviyesinin en üstün mertebesine yücelttiği gibi, siyreti kadar güzel ve lâtif olan suret-i ile sapıklık içinde bulunan ve bunalan insanlık âlemini tevhid şu'uruna dâvet hususundaki gayret ve himmeti, eşi ve emsali bulunmayan mürüvvet ve hamiyyeti, en amansız düş- Envar-ül-Kulûb, Cilt 3 - F: 27
anlarından bile esirgemediği temiz kalpliliği ve iyi niyyeti, merhameti, şefkati, rikkati, cesaret ve şecaati, her türlü medh-ü senânın üstünde bulunan mümtaz meziyyet, fazilet ve hasleti cihan bir kerre görmüştür ve bir daha kıyamete kadar ve hattâ kıyametten sonra da göremeyecektir.
Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin kendilerine in'am ve ikramı sonsuz ve sınırsızdır. Bütün duaları indallah müstecâb olmuş, insanlık âlemi O'nunla kemal bulmuştur. Bu âlemde, cism-i şerifi ile Mekke-i mükerreme'den Kudüs'e ve orada âyât-ı beyyinâtı gördükten ve ervah-ı Enbiyâ'ya imam olduktan sonra yedi kat göklere urûcetmiş ve yedi kat göklerdeki âyât-1 ilâhiyyeyi seyr-ü temaşa ederek Sidre't-ül-müntehâ'yı, cennât-ı âliyatı ve cennet derecelerini Refref, Kürsi ve arş-ı Rahman'ı Hak sübhanehu ve tealâ hazretlerinin muradı ve dileği kadar Mi'râc eyleyip: (FE-KANE KABE KAVSEYN-İ EV EDNÂ) ya vasıl olmuş ve Cemal-i Rahman ile taltif buyurulmuştur. Allahu tealâ ile lâ-mekân âleminde söyleşip, altı cihetten münezzeh olarak Rabbini gören ve sayısız lûtuflarına mazhar olan ve ümmetini azab-ı ilâhiden kurtaran, saadet ve selâmete erdiren, şeriati kıyamete kadar bâki olduğu gibi ümmeti de yine kıyamete kadar dünyada ibka edilmiş bulunan yine ancak Odur.
Bütün bunlara binaen, kendilerine Vahid sallallahu aleyhi ve sellem ismi tevcih buyurulmuştur.
MÂHİN (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Nebiyyi ins-ü cân aleyhi ve âlihi salâvatullah-ir-Rahman efendimiz hazretlerinden mübarek ism-i şeriflerinden birisi de MAHIN sallallahu aleyhi ve sellemdir.
Bu âlem; fesat, zulüm, zulmet, şirk, küfür ve dalâletle bunaldığı bir çağda, Allahu sübhanehu ve tealâ Habib-i edibini bütün mahlûkat-ı ilâhiyyesine rahmet olarak göndermiş ve onun nur-u nübüvvetiyle halkın fesadı salâha, zulmü felâha, zulmeti feraha, şirki vahdet selâmetine, küfrü iyman saadetine, dalâleti hidayete tebeddül ve tahavvül etmiştir. Öyle ki, iki ci-
han serverinin zuhur ve tulû'u ile âlem bambaşka bir âlem oluverniş. O'nun nur-u nübüvveti ve tebliğ-i risâleti sayesinde küfür, şirk, zulmet ve dalâlet mahvolmuş ve âlem nur-u iyman ve ilm-ü irfan ile baştan başa nur dolmuştur.
Diğer peygamberler, daha önce de açıkladığımız gibi yalnız bir kavme gönderilmiş bulundukları halde, Sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimiz bütün insanlara ve cinnilere bâ'solunmuş bulunduklarından, cehalet ve dalâleti mahvetmiş ve bütün mahlükatı hidayete erdirmişlerdir ki, küfür ve dalâleti mahvetmek yetkisi zât-ı risaletpenahilerine bahş ve ihsan buyurulan bir imtiyaz olduğundan MAHIN yani mahvedici anlamına gelen bu ism-i şerifle isimlendirilmişlerdir.
Bazı ârifler de Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme MA- HIN isminin verilmesini şöyle yorumlamışlardır:
Daha önce gelip geçmiş peygamberler âhiret âlemine intikal buyurunca bazı ümmetler tamamiyle azmış ve azıtmışlar, doğru yoldan çıkarak sapıtmışlar, reform iddia ve yakıştırmaları ile peygamberlerinin Taraf-1 izzetten getirdiği dinleri ve hükümleri keyiflerine, hırslarına ve insanlara hükmetme heveslerine mağlup olarak tahrif ve tağyir etmişler ve böylelikle tekrar küfre ve zulme dönerek kâfir olmuşlardır.
Fakat, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, âlem-i cemale intikal buyurduktan sonra, nur-u nübüvvetleri dünyada kıyamete kadar bâki kalacağından ümmet-i Muhammed dinlerinden dönmemiş ve şeri'at-i garrayı Ahmediyyeleri hiçbir değişikliğe uğramamış ve mü'minler iyman ve islâmda sebat etmişlerdir. Gerçi, ümmet-i Muhammed arasında da şeri'at ve hakikate muhalefet edenler ve kendi bildiklerine gitmeğe özenenler zuhur etmişse de, bunlar da kısa zamanda nübüvvet nurunun feyiz ve ilham saçan nurları sayesinde gittikleri yolun yol olmadığını anlamışlar, hak ve hakikati kavramışlar ve tövbe ile yine tarik-i Muhammediyye' ye dönmüşlerdir ki, nur-u nübüvvet-i Muhammedi, küfrü daima mahvetmekte bulunduğundan ism-i şerifine Mâhin (Küfrü ve dalâleti mahvedici) denilmiştir.
Ehl-i irfandan bazıları da buyurmuşlardır ki, nur-u nübüvvet-i Muhammedi sayesinde, mü'minlerin iyman ve iykanları hergün biraz daha artmış ve Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâya karşı kalplerindeki hürmet, muhabbet ve itaat kemale ermiş, ümmet-i Muhammed'in gönüllerinden mâ-sivâyı yani Allah ve Resûlünün sevgisinden gayrı herşeyi silip atmış ve mahvetmiş olduğundan kendilerine Mâhin ism-i şerifi verilmiştir.
Bu iyman, iykan ve itaatin ve her nefes artan sevgi ve muhabbetin ümmet-i Muhammed'e en büyük faydalarından birisi de, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah ile dolu bulunduğundan mü'minlerin günah ve isyanları da tamamiyle mahvolmuştur ki, bu temizliğe Allah ve Resûlüne karşı beslenilen aşk ve muhabbet sebep olduğundan, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize günah ve mâ'siyyetleri mahvedici anlamında Mâhin ism-i şerifi verilmiştir.
HAŞİRÜN (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mû'ıyn efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifi de HÂŞİR'dir. Hâşir; cem'edici, toplayıcı anlamına gelmektedir. Bu ism-i şerifi bizzat kendileri tefsir ve takrir buyurmuşlardır. Bütün insanlar onun sünnet-i seniyye-i Ahmediyyesi ve şeri'at-i garrayı Muhammediyyesi etrafında toplanacaklarından dolayı, bu mübarek ism-i şerif ile isimlendirildikleri gibi, yine bütün insanlar onun nurlu izini izleyerek kabirlerinden kalkacak ve haşrolunacaklar ve nurlu izi takiben mahşer yerinde toplanacaklardır ki, zât-ı risâletpenahilerine iyman ve itaat edenler arş-1 âl'ânın sayesinde ve Livâ-i Hamd'in gölgesinde toplanacaklar, mizan ve hesaptan hattâ bir kısmı mizan ve hesap dahi görmeden cennete dahil ve orada cem'olacaklardır. Habib-i edib-i Kibriyâyı yalanlayan, Allah ve Resûlüne iyman ve itaat etmeyen kâfirlerin cümlesi cehennemin SICCIYN denilen en korkunç ve azabı şiddetli yerinde cem'u haşrolunacağından dolayı da, iki cihan serverine HAŞIR unvamı tevcih buyurulmuştur.
AKIBUN (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Hâtem-ül-Enbiyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehayâ efendimiz hazretlerinin bir ismi şerifleri de AKIBUN sallallahu aleyhi ve sellemdir. Rahmeten lil-âlemiyn olan efendimizin âlem-i cemale teşrif buyurmalarından sonra, taraf-ı ilâhiyyeden kıyamete kadar başka hiçbir peygamber gönderilmeyeceği ve zât-ı risâletpenahileri peygamberlerin sonuncusu bulunduklarından dolayı kendilerine bu ism-i şerif verilmiştir.
Bu ism-i şerif, cehennem ehlinin lisanları ile zikrolunacaktır. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, ümmet-i Muhammed'in âsilerinden, hesap ve mizanda Şefaat-i Resûlullah'a mazhar olamayanları ilâhi adaletinin tecellisi için cehenneme koyacaktır. Bunların durumları şefi-ul-müznibiyn olan Habib-i edib-i Kibriyâ'ya duyurulmayacak, ancak ilâhi adalet yerine getirildikten sonra iki cihan serveri Cebra'il aleyhisselâm vasıtasıyle bunlardan haberdar edilecektir. İşte, o zaman Sahib-i Makam-ı Mahmud aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Vedûd efendimiz, cehennem azabına giriftâr olan ehl-i iymanın hepsine şefaat buyuracaklar ve onları da cehennemden kurtararak cennete aldırdıktan sonra, âsi ve günahkâr müminlere azabolunan cehennemin o tabakasının ateşi sönecektir. Ümmet-i Muhammed den hiçbirisinin cehennemde ebedi olarak azaba duçar olmasına riza göstermediği için de Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme Âkıb denilmiştir.
Bazı ârifler de bu ism-i şerifi şöyle izah buyurmuşlardır:
Ahlâk-ı hamidenin ve ef'al-i hasenenin evveli ve âhiri, küçüğü ve büyüğü, efradına câmi cümlesi Zât-ı risaletpenahilerinde tekmil ve tamam olduğundan kendilerine Âkıb denilmiştir.
Makam-l nübüvvette ve derecât-ı Risalette olduğu kadar kemaliyât-ı insaniyette de, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine yakınlık hasıl edecek mümtaz haslet ve halâtın hepsinde en yüce mertebeye vasıl olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden gayrı beşer cinsinden hiç kimse bu ihsana nail ve mazhar olamamıştır. Din-i mübiyn-i islâm, Allahu tealâ katında son dindir ve bu mukaddes ve mükerrem dinden gayrı hiç bir din ile geleni kabul buyurmayacağını açıkça beyan ve
ilân buyurmuş olan Rabbil-âlemiyn, kıyarnete kadar başka din göndermeyeceğini de kesinlikle Kitabullah'ta buyurmuş, islâmdan gayrı her dinin bid'at olacağını ve onda hiç bir hayır ve fazilet bulunmayacağını da bütün insanlık âlemine duyurmuş olduğundan Resûl-ü zişâna Akıb ism-i şerifi verilmiştir.
TA-HA (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Seyyid-ül-enâm aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyete ves-selârn efendimiz hazretlerinin bir ism-i şerifi de Tâ-Hâ'dır. Kur'an-i aziym ve Fürkanı kerimde (Tâ-Hâ) sûre-i celilesinde bu mübarek ism-i şerifle yâdolunmuştur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kâmil insanların en ekmeli ve erkeklerin en mükemmeli olarak yaratıldığından, kendilerine Tâ-Hâ denilmiştir.
Hz. Imam-ı Cafer-üs-Sadık ve Ibrahim Vâsitî hazretleri, bu ism-i şerifi şöyle yorumlamışlardır:
Tâ-Hâ ism-i şerifinin ilk iki harfi TÂHİR isminin ve son iki harfi de HÂDİ isminin başlangıcıdır. Binaenaleyh, Tâ-Hâ ism-i şerifi TAHIR ve HADI isimlerinden terekküp eden bir isimdir.
Tâhir lûgatta temiz, pâk, arık, arındırılmış demektir. Bu ism-i şeritte ise, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bütün insanları küfür, isyan, günah ve mâ'siyyet kirlerinden arındırıp paklayan ve onları iyman, iykan ve ihsana erdiren zât-1 akdes olarak yâdedilmek istenilmiştir. HÂDI ise hidayet eden, insanları dalâlet ve cehaletten hidayete, rizayı ilâhiyye varan dosdoğru yola ileten demektir.
Bazı ârifler de buyurmuşlardır ki, Tâ-Hâ'nın başındaki (TI) harfi tûba'ya ve Hâ' da yine Hâdi ism-i celili ile hidayete işaret olup, (Müjdeler olsun, beşaretler olsun o kimseye ki, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman ve itaat, bi'at ve inkiyâd ederek hidayete ermişler, onun emirlerine ve hükümlerine seve seve gönül vermişler, cennete girmişler ve Cemalullah'ı görmüşlerdir.) demektir. Bunun için de (Tûba limen hüdiye bihi - Habib-i edib-i Kibriyâ'ya iyman ve itaatleri sayesinde hidayete erenlere müjdeler olsun!..) denilmiştir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, taraf-1 izzetten bütün insanlık âlemine rahmet olarak gönderildiği gibi, özellikle ümmeti olmakla öğünen bizler için şefaatçidir. Bütün islâm topluluklarını ve topyekûn bütün insanları küfür, dalâlet ve şirkten arındırıp pakladığı gibi, tüm insanlığı da hidayet edici olduğundan Tâ-Hâ ism-i şerifiyle isimlendirilmiştir.
Bazı ârifler de, TÂ'daki TI harfinin ebced hesabıyla (9)
ve HÂ'daki HE harfinin de (5) sayısına tekabül ettiğini ve bunların toplamının (14) sayısını verdiğini beyanla, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ayın on dördüncü gecesi gibi nurlu olduğuna işaret ve alâmettir buyurmuşlardır. Zira, Habib-i edib-i Kibriyâ kemalât bakımından her mâ'nada tamam olup, bütün mahlükat kendi noksanlıklarını onun nuru ile görürler.
Netekim, kameri ayların on dördünde ve bedr-i tam halinde iken ay nasıl göze ve gönüle hoş gelir ve herkes tarafından rahatlık ve kolaylıkla görülerek kıyı bucak heryeri aydınlatırsa, Resûl-ü zişânın nuruyla zahmet çekmeden görür ve ona bakarak kendi hata ve noksanlarını tashih ve telâfi ederek faydalanır. Daha açık bir deyimle, gece karanlığını cehalet, dalâlet, küfür, şirk ve zulme benzetecek olursak, iki cihan serverini de bütün bu çirkinlikleri nurlandıran ve aydınlatan zât-ı akdes olarak ayın on dördü gibi nurludur ve bu itibarla da kendilerine Tâ-Hâ denilmiştir.
Bazı ârifler de şöyle buyurmuşlardır:
Tâ-Hâ ism-i şerifi Tâ'ile yani mübarek ayaklarını bas mâ'nasına gelmektedir. Seyyid-ül-âbidiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mû'iyn efendimiz hazretleri ekseri geceler uzun uzun namaz kılarlar ve bu namazlarında kıyamlarını uzatırlardı. Bu uzun kıyamlar esnasında mübarek ayakları yorulduğundan bazan vücud-u şeriflerinin bütün ağırlığını bir ayakları üzerine tahmil buyurur ve böylelikle yorulan ayaklarını bir nevi tahfif ederlerdi. Böyle bir mücahede-i nefs ile namaz kılarlarken de daima biz âciz ve günahkâr ümmetinin af ve mağfiretini Rabbil-âlemiyn'den niyaz ederlerdi. Öyle ki, bu devamlı ve uzun namazlar sonunda mübarek ayakları şiştiginden Tâ-Hâ hitab-ı celiliyle emr-i ilâhi şeref-sâdır oldu: