Ara
Menü

Sayfalar 409–416

1.834 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 409–416

gibi kâfir ve münkirler, cehenneme atılırlarken, Allah azze ve celle Habib-i edibine şöyle hitap buyuracaktır:

— Ey Habibim!.. Sana iyman ve itaat etmeyen ve bu suretle biz azim-üş-şâna da isyan ve tuğyan etmiş bulunan hainleri senin hükmüne verdim. Bunlar hakkında, cehennemi dilediğin gibi sarfedebilirsin. Sana iyman ve itaat ettikleri ve ümmetin olduklarını bildirdikleri halde, nefs-i şeytana uyarak cehennem azabına müstehak olan günahkârlar için de, cehennem ateşini dilediğin gibi sarf ve tahvil edebilir, istersen onları bu azaptan azat ettirebilirsin...

Işte, bu sebepledir ki zât-ı risaletpenahilerine AHYED ism-i şerifi verilmiş ve keyfiyet Tevrat'ta da böylece açıklanmıştır.

Def'alarca tekrar ediyoruz, mâ'zur görülsün ve iyi anlaşılsın. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin, Allahu tealâ katındaki kadir ve kıymeti gayet yücedir. Bunu, kalemle yazabilmek, dille anlatabilmek mümkün ve muhtemel değildir. O, âyât-ı kübrâ ve muhtar-ı ferd-i Kibriyâ'dır. Kıyamet gününün tek ve gerçek şefaatçisidir ve bütün ümmetlere şefaat edecektir. Insanlık âlemini, fâni dünya hayatında elinden tutup kaldırdığı ve içine yuvarlandığı küfür ve dalâlet bataklığından kurtardığı gibi, mahşer günü de lâyık ve müstehak olanlara şefaat elini uzatacaktır. Cennet kapılarının anahtarı O'dur. Kelime-i tevhid getirenin cennete gireceğini o müjdelemiştir. Onun için miftâh-ül-cinân'dır, âşıklara ve sadıklara candır, canlara canândır. İzzet ve vefanın kaynağıdır. O'na iyman ve itaat eden Bilâl-i Habeşi radıyallahu anh gibi siyahi bir köle bile olsa, Hazret-i Bilâl gibi aziz olur. Bizzat zât-ı risaletpenahileri aziz olduğundan, azize uyanın da aziz olacağı mutlâk ve muhakkaktır.

Muhterem dedesi Hazreti Abdül-Muttalib'e:

— Kureyş'te ve bizim kavmimizde bugüne kadar hiç kimseye Muhammed ismi verilmemiştir, denildiği zaman aynen şöyle buyurmuşlardır:

— Torunumu Muhammed ismiyle isimlendirmem, bana Rabbimin bir emridir.

Aziz kardeşim:

Allah azze ve celle, Habib-i edibine bu ismi vermekle O'nun ind-i ilâhisinde ne derece muazzez, mükerrem ve muhterem olduğunu insanlara anlatmayı murat buyurmuştur.

Yerleri ve gökleri yaratmadan önce, kendi nurundan bir nur halkeylemiş ve o nura:

— Muhammed ol!.. buyurmuştur.

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, kudretiyle gökleri, arş-ı â'lâyı, Kürsiyyi muallâyı halk ve icat buyurduğunda, sâk-1 arşın üstüne, göklerin, kürsinin ve cennetlerin her derecesine Zât-1 ecelli â'lâsının ismiyle birlikte Habib-i edibinin ismi olan Muhammed ismini de yazmıştır. Cennetteki TUBA ağacının yapraklarının her birine, hurilerin alınlarına ve ehl-i iyman için hazırlanan köşklerin ve sarayların üzerlerine de:

(Lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlullah) yazılmıştır.

Adem aleyhisselâmdan itibaren dünyada halkolunan âdemoğullarının ve kızlarının yüzlerinde de kelime-i tevhid yazılmış olup, bu mâ'nevi yazıyı okuyabilenler, iyman ile müşerref olmuşlardır. Müslümanların yüzlerindeki secde eseri de kelime-i tevhidin remidir. Netekim:

SeVi2 Siymâhüm fiy vücuhihim min-eser-is-sücûd zâlike meselühüm fit-Tevrât ve meselühüm fil-incil..

El-Feth: 29 (Onların simaları, yüzlerindeki secde eserinden belli olur.

Bu onların Tevrat'taki vasıflarıdır ve İncil'deki vasıfları da aynıdır.)

âyet-i kerimesinde, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ve ümmetinin bütün semavi kitaplarda zikir ve

ilân olunduğu açıklanmakta ve ehl-i tahkik bundan bütün insanların yüzlerinde ve gönüllerinde kelime-i tevhidin yazılmış bulunduğunun işareti olduğu sonucuna varmaktadır. Tabi'idir ki, görene ve bilene!..

Hz. Adem aleyhisselâmın tövbesinin, Muhammed ism-i şerifi hürmetine kabul buyrulduğunu ve kendisinin mağfiret-i sübhaniyyeye nail ve mazhar olduğunu da elbette hatırlarsınız.

Ey âşık-ı sadık!..

Hz. Adem aleyhisselâm gibi, sen de affı ilâhiyye mazhar olmak istiyorsan, Allahu tealâ'dan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hürmetine mağfiretini niyaz eyle ki, muradına eresin. Hz. Âdem Safiyullah, li-hikmetin kendisinden zelle zuhur ettikten sonra yıllarca ağlamış, sızlamış ve sonunda:

— Yâ Rabbi!.. Muhammed aleyhis-salâtü ves-selâm hürmetine bizi affeyle, niyazında bulunmuştu. Allah azze ve celle:

— Muhammed'imin ind-i ilâhimizde mukaddes ve mükerrem olduğunu nasıl bildin? buyurunca, Hz. Adem aleyhisselâm tekrar ağlamağa başladı ve:

— Yâ Rabbi!.. Sen azim-üş-şân beni topraktan yarattın ve bana can verdin. Gözlerime fer gelip etrafıma bakındığım zaman her ne yana yönelsem, ism-i celilin ile Muhammed ism-i şerifinin beraber yazılmış olduğunu gördüm. Bundan da açıkça anladım ki, Muhammed aleyh-is-salâtü ves-selâmın ind-i ilâhindeki kadr-ü kıymeti ne kadar yüce olmalıydı ki, ism-i celilin ile O'nun ismi bir arada zikrolunmaktaydı. Şu halde, zât-ı ülühiyyetine hiç kimse ondan daha yakın, ondan daha sevgili, makbul ve mergub olamazdı. Hiçbir kul, böylesine bir iltifata mazhar olamayacağına göre, O'na tevessül ve temessük edersem, mağfiret-i ilâhiyyeye nail olacağımı düşündüm ve o zât-1 akdes hürmetine affımı niyaz eyledim ve gerçekten böylelikle affı ilâhiyyene ve mağfiret-i sübhaniyyene mazhar oldum, dedi.

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri irade buyurdu:

— Evet, yâ Adem gerçekten öyledir, o kulum ve habibim cümleden muazzez ve muhteremdir. Senin evlâdından olmakla beraber, nuru evveldir. Bütün Enbiyâ ve mürseliynden son-

ra âhir zamanda zuhura gelecek ve dünyaya şeref verecektir.

O son peygamberdir ve ondan sonra kıyamete kadar bir daha peygamber gönderilmeyecektir. Nebi'lerin hâtemi ve Resûl'lerin hâtimidir...

Efdal-ül-halâ'ik aleyhi ve âlihi Salâvatullah-il Hâlık efendimizin muhterem anneleri Hz. Amine radıyallahu anha validemiz, müşârünileyhe hâmile olduklarında, bir gece âlem-i mânada yani rüyâlarında kendilerine:

— Yâ Âmine!.. Bütün yaratılmışların en yücesine, en şereflisine ve en üstününe hâmilesin. Hamlini vaz'ettiğinde, yavruna Muhammed ismini ver, diye emir ve tenbih olunmuştur.

Netekim, muhterem dedeleri Hz. Abdül-Muttalip de bir rü'yâ görmüşlerdi. Rü'yâsında, arkasından bir gümüş zincir çıkıyor, o zincir dört bölük oluyor, bir kısmı gökyüzüne doğru yükseliyor, bir kısmı doğuya, bir kısmı da batıya doğru uzanıyor ve o zincir böylece bütün kâinatı kuşatıyor ve sarıyor.

Sonra, aynı zincirler geri geliyorlar ve bir ağaç halinde beliriyorlar. O ağacın her yaprağı üzerinden bir nur zâhir oluyor.

Hz. Abdül-Muttalip, bu rü'yâsını bir mu'abbire tâbir ettiriyor ve o zat diyor ki:

— Ey Kureyş kavminin ulu'su, sana müjdeler ve beşaretler olsun... Senin sulünden öyle bir evlât gelecek ki, insanların hayırlılarının teşrifini sabırsızlıkla bekledikleri peygamber olsa gerektir. Zincirin doğu ve batıya uzanması, bu bölgelerde yerleşen halkın onun getireceği dine gireceklerine, onun şeriatine tâbi olacaklarına işarettir. Gökyüzüne doğru uzanması da yeryüzündeki insanlar gibi gök ehli olan meleklerin de ona hamd-ü senâlar edeceklerine, onu öveceklerine delâlettir. O zatin ismi ve şerefi böylece semalara kadar yükselecek ve yücelecek, sonra âzim-i dâr-ül-ukbâ olduklarında, vücud-u şerifleri yere defolunacaktır.

Râviler şöyle rivayet eylemişlerdir:

Gök, yeryüzüne öğünerek şöyle dedi:

— Güneş bende, ay bende, yıldızlar bende, arş bende, Beyt-ül-mâ'mur bende, Kürsi bende, cennetler bende!..

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, âlem-i cemale intikal buyuracakları sırada, Cibril'i emin nâzil oldu ve Hakkın selâmını kendilerine tebliğ ettikten sonra:

— Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri ferman buyurdu.

Habib-i edibime sor, cennetin hangi derecatına defolunmayı arzu ediyor, lûtfen bildiriniz, dedi.

Resûl-ü Rabbil-âlemiyn sordu:

— Ey Cebra'il kardeşim, ümmetim nereye defolunur?

Cebra'il aleyhisselâm cevap verdi:

— Elbette toprağa defolunur yâ Resûlallah!..

Habib-i edib-i Kibriyâ gülümseyerek:

— Öyle ise, beni burada toprağa defnediniz ki, ümmetimle birlikte haşrolayım, buyurdu.

Filhakika, Bâ'is-i hılkat-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üttahiyyat efendimiz, âlem-i cemale teşrif buyurunca Ravza-i mutahharada define-i hâki ıtırnâk oldular ve işte o zaman arz vaktiyle öğünerek böbürlenen gök'e şu cevabı verdi:

— Güneş, ay, yıldızlar, arş, Beyt-ül-mâ'mur, Kürsi ve cennetler sende ama, Habib-i edib-i Kibriyâ da bendedir!..

Ol Habib-i Hüdâ, hem Rahmeten lil-âlemiyn;

(Bende nedfundur!) deyu eflâke fahreyler zemin, Ravza'sın ziyaret edip dedi Cibril-i emin, Hâzihi cennât-ü adnin fedhulühâ hâlidiyn...

Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine MUHAMMED isminin verilmesinin, öz ve özet olarak hikâyesi ve aslı budur.

Bu ism-i şerifin hassası ve faydası pek çok olduğundan, Hak celle ve alâ hazretleri has kullarından bazılarını hassa ve faydalarından bir çoğunu bazı alâmetlerle agâh buyurmuşlardır.

Simintari rahimehullah hazretleri buyurmuşlardır ki:

— Horasan'da yeni doğmuş bir çocuk gördüm. Bir yanağında Lâ ilâhe illâllah ve diğer yanağın da da Muhammed Resûlullah yazılı idi.

Kadı Iyâz (Rahimehullah) ŞÎFA isimli kitabında Ali bin Abdullah-el-Hâşimiyyer-rıkki'ya atfen rivayet ediyor. Hz. Abdullah-el-Hâşimi buyurmuşlardır ki:

— Hindistan'da bir köye vardım. Büyük bir siyah gül gördüm. Gülün kokusu gayet güzeldi ve yaprağının üzerinde beyaz bir hat ile (Lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlullah ve Ebu-Bekir-is-Sıddıyk, Omer-ül Faruk) yazılı olduğunu gördüm.

Gülün üstündeki yazıların özel bir ecza ile yazılıp yazılmadığını çok merak ettiğim için, henüz açılmamış bir goncayı gül fidanından kopararak, bir bardağa koydum ve açılıncaya kadar sakladım. Gonca açılınca, aynı yazıların aynen onda da yazılı bulunduğunu hayretle gördüm ve anladım ki; bu yazı Kudretullah ile yazılmıştı. Asıl şaşılacak olan şey, bu gül fidanını gördüğüm köy halkı müslüman ve Muhammedi değillerdi ve Mâbud-u hakikiyyi bırakarak ateşe tapıyorlardı... Ne gaflet?.

HIKAYE Abdullah bin Malik rivayet ediyor:

Hindistan'ın Temiyle şehrine vardım ve orada bazı büyük ağaçlar dikkatimi çekti. Cevize benzeyen meyveleri bulunuyordu. Iki kat kabukları olan bu meyvelerin kabukları ayıklanınca, meyvenin içinden kat kat bükülmüş yeşil yapraklar çıkıyordu. O yapraklarda, kırmızı renkli ve gayet güzel bir yazı ile (Lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlullah) yazılı olduğunu hayret ve dehşetle gördüm. Hind halkı, bu ağaçlara hürmet ve tâ'zim ediyorlar ve hastaları olunca bu yaprakları kaynatıp suyunu içiriyorlardı. Bir çoğundan dinlediğime göre, Allahu tealâ'nın izniyle bu yaprakların suyunu içenler de derhal şifa buluyorlardı. Yağmur duasına çıkarlarken de yanlarına bu yapraklardan alıyorlar ve onunla dua ediyorlardı. Duaları indallah müstecâb oluyor ve derhal yağmur yağarak, âleme rahmet oluyordu.

HIKAYE Ibn-i Tagir'den rivayet olunmuştur:

Bahr-i ummanda bir adaya vardık. Orada gayet büyük ağaçlar gördük. Yapraklarının kokuları gayet güzeldi ve her birinin üzerinde kırmızı ve beyaz renkli, çok açık ve okunaklı bir yazı ile yazılmış üç satırlık bir yazı vardı. Birinci satırında: (Lâ ilâhe illâllah), ikinci satırında: (Muhammed Resûlullah) ve üçüncü satırında da: (Inned-dine indallahil-islâm) yazılı idi.

HİKÂ YE Ebû-Yakub rahimehullah balıkçı idi, geçimini balıkçılıkla saglardı. Birgün, denize ağ attı ve yakalanan balıkları ayırırken bir balığın bir tarafında: (Lâ ilahe illâllah) diğer tarafında da (Muhammed Resûlullah) yazılı idi. Tabiatiyle, hürmet ve tâ'zimen o balığı tekrar denize attı.

HİKÂYE Bir zamanlar, bir iş dolayısiyle Emniyet müdürlüğüne çağırılmıştım. Oraya bir palamut balığı getirdiler. Balığın sağ tarafında: (Lâ ilâhe illâllah) ve sol tarafinda da: (Muhammed Resûlullah) yazılı idi. Bu fakir-i pür-taksire bu yazıyı okuttular, tevhid yazılı olduğunu kendilerine söyledim. Bu olayın tanıkları, balığı tutan kişi ile, vazifeli memurlar ve ben olduk ki, hayatta olanlar hâlâ mevcuttur.

Aziz kardeşim:

Ashab-ı kirâmdan bazıları, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine müracaat ederek:

— Yâ Resûlallah!.. Erkek evlâtlarımıza (Muhammed) ismini koyabilir miyiz? diye sordular.

İki cihan serveri, saadetle şöyle buyurdu:

— Evlâtlarınızı dövüp sövmeyecekseniz, onları tahkir ve

tezyif etmeyecek ve bil'akis isimlerinden dolayı tâ'zim edip sevecekseniz, yavrularınıza Muhammed ismini verebilirsiniz, eğer onları hırpalayacaksanız, Muhammed ismini vermeyiniz.

Zira, ismimi taşıyan bir kimseyi dövüp, sövmek, tahkir etmek, horlamak dine ve iymana aykırı düşer….

Biz, müslüman ve Muhammedi Türklerin Muhammed yerine yavrularımıza Mehmed adını vermemizin sırrı ve hikmeti budur. Hırs ve hiddete kapılarak bu mübarek ismi taşıyanlara edep harici herhangi bir hitap ve itapta bulunmamak için, atalarımız böyle bir değişiklik yapmayı gerekli bulmuşlardır.

Zira, bu mübarek ismi taşıyan kimseye tâ'zim ve tevkir etmek iymanının şi'arındandır.

Bu ismin nice berekâtı vardır. Meselâ, bir sofrada Muhammed isminde bir kimse bulunacak olsa, Allahu sübhanehu ve tealâ o ismin berakâtiyle yenilenlere bereketler bahş ve ihsan buyurur ve o yiyecekler yiyenlere mahz-ı şifa olur.

Bir evde Muhammed isminde bir kimse bulunsa, Allahu tealâ o evde oturanları bütün kaza ve belâlardan korur ve emin kılar.

Muhammed ism-i şerifi, ism-i nidâ olmayıp ism-i keramettir. Muhammed Mustafa Habibullah, bütün dertler için Tabibullah'tır.

Hz. Adem aleyhisselâmın tövbesinin kabul buyurulması.

onun yüzü suyu hürmetine olduğu gibi Nuh aleyhisselâmın tufandan kurtulması da Habib-i edib-i Kibriyâ'nın nurunu hâmil olmasındandır. Hz. Isa aleyhisselâm, O'na ümmet olmayı temenni ve niyaz ettiğinden dolayı, Allahu sübhanehu ve tealâ kendisini göklere ref'ederek yüceltmiştir. Hz. Musa aleyhisselâma verilen asanın, ejderha oluvermesi O'nun izzetindendir. Hz. Ibrahim aleyhisselâm O'nun ceddi olduğundan dolayı başına Tâc-1-Haliliyyet konulmuştur. Nemrud'un nârı da yine aynı sebeple Ibrahim Halillullah'a nur ve selâmet olmuştur.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dedelerinin izzet ve rif'ate nail olmaları, Allahu talâ'nın Habib-i edibine sevgisindendir.

Sayfalar 409–416 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org