Ara
Menü

Sayfalar 402–408

1.796 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 402–408

mecburiyetinde bırakacağından, böyle bir teklifin yapılması şiddetle nehyedilmiştir.

Bir kimsenin bir diğerini zorla sevemeyeceği gerçeği karşısında, bir kulun da Allahu talâ'nın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habib-i edibini zorla sevmesi, sevebilmesi mümkün müdür? Oysa: (Beni, herşeyinizden ziyade sevmedikçe, iymanınız kemale ermez...) Hadis-i şerifi gereğince, kâmil bir mü'min olabilmek ancak Resûl-ü zişâna candan ve gönülden muhabbetle mümkündür. Öyle ise, bizlerin bu muhabbete talip olmamız ve bu hususta gözyaşı dökerek niyazda bulunmamız lâzımdır. Bununla da yetinmeyerek Resûl-ü zişânın ism-i şerifi anıldığında hemen O'na, âline, evlâdina ezvâcina, ashabina, ensarına, ahbabına salât-ü selâm getirmeli, büyük bir ganimet bilerek sünnet-i seniyyelerine ve tarikat-ı muhammediyye'lerine ittibâ ve iktidâ etmeli, şeri'at-i mutahharasına tam bir inkiyâd ile sarılmalıdır ki, dilinden zuhura gelen salât-ü selâmlar, muhabbet tohumu haline dönüşür, bu sevgi günden güne kuvvetlenerek gelişir ve kişinin yalnız kalbine değil, vücudunun her zerresine yerleşir. Bunu başarabilenlerin, yani iki cihan serverini herşeylerinden ziyade sevebilen mutlu ve kutlu kişilerin de elbette ve elbette imanları kemale erer ve böyleleri kısa zamanda mü'min-i kâmil haline döner. Böyle bir kemal ise, kişiyi dünya ve âhirette saadet ve selâmete erdirir.

Üzülerek ve utanarak açıklamak gerekir ki, bir çok din kardeşlerimiz Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin ism-i şeriflerini ve bunların mâ'nayı müniflerini bilemiyorlar. Bu risalemizi böyle hayırlı bir konuya ayırmamızın sebebi de işte budur. Bu mübarek isimleri ehl-i iyman mutlâka bilmeli ve bellemelidirler ki, isimleri anıldıkça, hemen salât-ü selâm okusunlar ve nail-i meram olsunlar.

Ey ehl-i aşk!..

Bilmiş olunuz ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın bu mübarek isimleri Kur'an-ı azim-âş-şân ile sabittir. Bu mübarek isimler, daha önce taraf-ı ilâhiden inzâl buyurulan suhuflarla Tevrat, Zebur ve Incil'de de kayıtlıdır. Bazıları da daha önce gelip ge-

çen Nebilerle Resûllerin lisan-ı şerifleriyle sabit olup, bir kısmı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hadis-i şerifleriyle ve bir kısmı da icmâ ile mertebe-i sübuta vasıl olmuştur.

Bir zatın isminin çokluğunun, o zatın müsemmâsının şerefine dalâlet edeceği ehl-i irfan için muhakkaktır. Özellikle, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin her ism-i şerifinde nice bir türlü medh-ü senâyı ifade eden mâ'na ve medlüller vardır ve her birinin nice havassı bulunduğu aşk ehlinin istidatları kadar malûmdur.

Temenni ve niyaz olunur ki, Allahu zül-celâl ve sahib-ül kudreti vel-kemal hazretleri, cümlemizin kalplerimizdeki aşk ve muhabbet-i Resûlullah'ı ziyade eylesin, âmin bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn...

Fahr-i âlem, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir. Mefhar-i beni-Âdem, Resûl-üs-sakaleyn, İmam-ül-haremeyn Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir.

Habib-i Hüdâ, şefi-i rûz-i ceza, melce-i fukara ve enis-i zu'afâ Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir. Bütün peygamberlerin serdarı olan o zât-1 akdes, öyle bir güneştir ki, Enbiyâ ve mürseliyn O'nun nurunun pervanesidir. Güneş, ay, yıldızlar, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen tekmil âlemler, yerler ve gökler, insanlar ve cinniler, melekler ve cennetlerle huri ve gılmanlar, felekler hep O'nun için ona tâ'zimen yaratılmıştır. O yaratılmayacak olsaydı, bunların hiçbirisi yaratılmazdı: Alemlerin Rabbi, O'nu kendi nurundan ve bizzat zât-ı ülûhiyyeti için halkeylemiş ve bütün mevcudat ve mahlûkatı da o nur-u Ahmed'den yaratmıştır. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri katında her ne matlûp ise onu Habib-i edibine vermiş, bütün peygamberlerden zuhura gelen mû'cize-i kevniyye, mû'cize-i ilmiyye ve mû'cize-i vücudiyye Hakkın o en sevgili kulunda cem'olmuştur.

Hak ile kul arasındaki mâ'budiyyet ile abdiyyet dahi onda cem'olmuş mâverayı hicapta kula lâyık olan hiçbir nesne kalmamış ve hepsi Habib-i edib-i Kibriyâ'da tekmil olduğundan HÂTEM-ÜL-ENBİYÂ ve RESUL-Ü-KİBRİYÂ olmuştur.

O'nun mû'cizelerini yazmak, tarif ve tavsif edebilmek aslâ mümkün değildir. Yeryüzündeki dağlar, taşlar ve kumların sayısı kadar sayılamayacak kadar çok mû'cizesi vardır ki, en büyük mû'cizesi de KUR'AN-I AZIM-ÜL-BÜRHAN'dır. O muazzam kitabın hükmü kıyamet gününe kadar bâkidir ve bir harfini bile kimse tahrif ve tebdil edemez. Kütüb-ü münzilenin sonuncusu olan o büyük kitabın en küçük bir sûresinin mislini ve benzerini, bütün insanlarla, cinniler ve melekler bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olarak kıyamete kadar uğraşsalar getiremeyecekleri Esrâ sûre-i celilesinin 88. inci âyet-i kerimesinde beyan buyrulmuştur. On dört yüzyıldanberi, her asırda yaşayan mü'minlerden bir çoklarının kalplerinde Kur'an-ı kerimin sûreleri bulunması ve yine her asırda yüz binlerce o muazzam kitabı ezberlemiş hâmil-i Kur'an hafızların yaşaması ayrı ve başlı başına bir mû'cizedir. Kur'an-ı kerim okunurken dinleyenlerin Allah korkusu ile gözyaşı dökmeleri ve bundan zevk ve inşirah bulmaları, âyet-i kerimelerin okunmasından veya dinlenilmesinden haz ve huzur duymaları da yine bir mû'cize-i Muhammediyye'dir.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine dağlar, taşlar, kuru ağaçlar, yerler selâm verirlerdi. Bütün eşya, O'nun mübarek ayaklarına yüz sürmüşler, bütün Evliyâ'ullah O'nun ayağı tozunu sürme olarak gözlerine çekmiş lerdir. Arş-ı Rahman ve Kürsiyyi â'lâ O'nun ayağı tozuyla ziynetlenmiştir. Tekmil eşya ondan şefaat dilemiş ve O'nun şefaati ile hayat bulmuştur.

Otuz yılda meyve veren hurma ağacı, O'nun mübarek elleriyle dikildiği ânda meyve vermiştir, hazır bulunan zevat-ı zevil-ihtiram bu hurmadan yemişlerdir.

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin, su üstünde yürüdüğünü gören Yahudi tayfası:

— İşte, Tevrat'ın bize haber verdiği peygamber budur, demekten kendilerini alamamışlardır. Fakat, pek az kimse iymana gelmiş, diğerleri hasedlerinden iymana gelememiştir.

Mekke müşriklerinden bazıları, birgün huzur-u fâ'iz-in-nuru cenab-1 Fahr-i risalete gelerek:

— Yâ Muhammed!.. Hz. Isa aleyhisselâm ölüleri diriltirdi. Sen de bize böyle bir mû'cize gösterebilir misin? dediler.

Resûl-ü Müctebâ, ashab-ı kirâmdan bir zatın iki oğlunu Allahu talâ'nın emri ve izniyle ihyâ eyledi. Ama, ne yazık ki, içlerinde pek az kimselere iyman nasip oldu.

Uzun uzun anlatmağa ne hacet!.. Nebiyyi ins-ü can aleyhi salâvatullah-ür-Rahman nice ölü kalpleri ihyâ buyurmuşlardır ve ihyâ etmektedir. Ne var ki, kâfirlerin, gafillerin ve cahillerin iyman ve itaat yerine küfür ve dalâletleri artmakta, iymandan nasipleri ve aşktan hisseleri bulunanlar ise on dört asır öncesinden günümüze kadar her ân ve her zaman iymana gelmektedirler.

Bir harpte, susuz kalan ashap ve ensarını, mübarek parmağından akıttığı su ile kana kana suya doyurduğu gibi, yarın mahşer günü de ümmetini Havz-i Kevser'den suvarsa gerektir.

Emr-i Hak ile mübarek parmağını uzatıp ayı ikiye şakkettiği gibi, nasibi olmayanlar da küfür ve dalâletleriyle şakkolacaklardır.

Mü'cizelerinden birisi de, önünde olanları gördüğü gibi arkasında bulunanları görürdü. Zira, mübarek sırtında Risalet mühr-ü şerifi vardı. Mübarek yüzüne bakılmağa doyulmazdı.

Tatlı sözleri, dinlemekle kanılmazdı. Üzerine sinek konduğu görülmemişti. Huzurunda yüksek sesle konuşulmazdı. Son derece heybetli ve mehabetli ve sırrı nübüvvetle gayet kuvvetliydi. Meşhur bir arap pehlivanının:

— Yâ Muhammed!.. Beni yener ve sırtımı yere getirirsen, sana iyman getiririm, demesi üzerine altı aylık deveyi kucaklayıp kaldıran o meşhur pehlivanı bir tutuşta yere çalarak sırtını yere getirdiği siyerde yazılmıştır.

Allahu tealâ'dan gayrı hiç kimseden korkmadığını da, Kur'an-ı kerim açıkça ilân ve isbat etmektedir. Harplerde, ashab ve ensârına ve ma'iyyeti seniyyelerinde bulunanlara şecaat ve cesaret telkin etmek için katıra binerdi. Zira, düşmana sırt

çevirip kaçmazdı ve kaçanı da kovalamazdı ki, daha sür'atli yürüyen bir binek edinsin. Her nereye yönelirse Allahu tealâ'nın kendisini mansur ve muzaffer kılacağını bilir ve bu tevekkül ve itminân sayesinde düşmanlarını daima kahr-ü perişan ederdi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize gizli veya açık düşmanlık edenlerin, gıyabında ona EBTER diyenlerin zürriyetleri kurumuş ve o bahtsız kişiler kendileri ebter olmuşlardır. O'na sövmek ve kötü sözler söylemek cür'etinde bulunanların, öldükleri zaman ağızlarından ve burunlarından necaset geldiği def'alarca görülüp işitilmiştir.

En büyük mû'cizelerinden birisi de, ümmet-i Muhammed'in her zaman ve her yerde düşmanlarına karşı heybetli ve mehabetli görünmeleridir. Bizzat iştirak buyurdukları gazvelerden tutunuz da, Haçlı seferlerine ve günümüze kadar kâfirler islâm askeri karşısında daima korku ve dehşete kapılmışlardır. O'na sıdk-ü sadakatle bağlı ümmetinin vasfı da bu olmuştur. Netekim, biz müslüman ve Muhammedi Türklerin cesaret ve şecaatinden korku, haşyet ve dehşete kapılmayan kâfir yoktur. Yeter ki, biz gerçek mânasıyla ona ümmet olalım.

sünnet ve siyret-i Nebeviyyelerine samimiyet ve ihlâs ile can gönülden sarılalım. Şanlı tarihimiz, bu görüşün sayısız delilleri ve kahramanlık destanları ile doludur.

Seyyid-ül-enâm aleyhi efdal-üt-tahiyyete ves-selâm efendimizin mübarek vücutları nur olduğundan, gölgeleri hiçbir zaman yere düşmezdi. Mübarek yüzü güneş gibi parlar ve ay gibi etrafa nurlar saçardı. Mübarek başının üzerinde bir bulut hâlesi daima kendisini gölgelendirirdi. Nereye gitseler, o bulut mübarek başları üzerinden eksik olmazdı. Geceleri, yürürken etraflarına nur saçarlar ve ma'iyyeti seniyyelerinde bulunanlar onun nurundan yararlanarak rahatça ve emniyetle yürürlerdi. Netekim, yarın kıyamet gününün zulmet ve karanlığında da mü'minlerin imanlarının nuru ile çevrelerini aydınatacaklardır ki, münafıkların da, müminlerin saçtıkları bu nurdan yararlanmağa özeneceklerini Kur'an-ı azim açıkça, beyan buyurmaktadır.

Insanoğlu, bütün gayret ve iddialarına, ilmi tetkik ve araş tırmalarına rağmen, gökyüzündeki yıldızların adlarını ve sayılarını kesinlikle tesbit ve tayin edemiyorsa ve semada daha adlarını bilemediğimiz, varlıklarını göremediğimiz yıldızlar mevcut olduğunu boynunu bükerek itiraf etmek zorunda kalıyorsa, Bâ'is-i hılkat-i Kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz hazretlerinin mümtaz vasıf ve hususiyetlerini saymağa imkân ve ihtimal yoktur. Bir âyet-i kerimede: (Sizler, bahş ve ihsan ettiğim ni'metleri, sayayım desenizde sayamazsınız...)

buyurulduğu gözönüne alınırsa, NI'METULLAH olan Habib-i edib-i Kibriyâ'nın mümtaz şahsiyyet ve hususiyyetlerini hakkıyle ve lâyıkıyle tayin ve tesbit edebilmeğe insan gücü yetmez.

Izninizle, bu vesile ile bazı gafillere seslenmek istiyoruz:

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem; yalnızca Mekke-i mükerreme'de doğdu, Medine-i münevvere'ye hicret buvurdu, Kur'an-ı kerim ona nâzil oldu inancıyla Resûl-ü zişânı tanıyıp anladıklarını zanneden gafiller, yanıldıklarını yakın bir gelecekte elbette anlayacaklardır. Hele hele: (Peygamber de benim gibi bir insan değil miydi?) diyebilmek cehalet ve küstahlığında bulunan nâdanlar, bu bâtıl kıyasları ile Hak'tan ve hakikatten ne kadar uzak olduklarını mutlâka öğreneceklerdir. Amma, hemen haber verelim ki, yanılmış olduklarını anlamanın ve hakikatleri bu kadar geç öğrenmenin onlara hiçbir hayrı ve yararı olmayacaktır.

Allah azze ve celle, Kitabullah'ta Habib-i edibinin ömrüne, hayatına yemin ediyor, saçının siyahlığına ve yüzünün nuruna and içiyor, O'nun kadem nihade-i âlem olduğu vakti takdis ve tebcil buyuruyor. Ey gafil uyan!.. Farkında mısın hangi peygambere tâbi olduğunun? Hangi Nebi'ye, hangi Resûle böylesine bir ilâhi iltifat vâki olmuştur?

Başta Kur'an-ı azim-ül-bürhan olmak üzere bütün semavi kitaplarda, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, ondan en güzel isimlerle bahsediyor ve ona en güzel sıfatlarla hitap buyuruyor. O, nur-u Hak'tır. O, Rahmeten lil-âlemiyn'dir. O, Urve't-ül-vüska ve imam-ül-müttakiyndir. Şahid ve Meshud, Hâ-

di ve Beşir, Sadık ve Musaddık, Muslih ve Nezir, Ni'metullah, Sırat-i müstakiym, En-necm-ül-sâkıb, Sırâc-ı münir, Sehid, Emin, Müctebâ, Habiyr, Nâsır, Tâhir, azim, Hatem-ü Dâ'i, Sahib-ül-havz ve Nebiyyüt tevbe'dir. Allahu zül-celâl hazretleri iki cihan serverine esmâ-ül-hüsnâsından isimler de bahş ve ihsan buyurmuştur. (Lİ-MÂ-ALLAH) sırrının şâhı O'dur. Âşıkların sultanı, dertlilerin dermanı, çaresizlerin emânı O'dur. Li-mâ'allah kelime-i tayyibesi ile, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şânı erbab-ı keşfe keşfolunur. Ancak ve yalnz O'nun yolundan gidenler Allahu tealâ'yı bulabilirler.

Ümmeti ol, ona lâyık ümmet ol... Bulursun o zaman Allah'a giden yol...

Ism-i şeriflerini saymağa devam ediyoruz:

AHYEDÜ (Sallallahu aleyhi ve sellem)

Bir ismi de AHYED sallallahu aleyhi ve sellemdir. Allahu tealâ, bu ism-i şerif ile, Habib-i edibini tahrife uğramayan Tevrat'ta zikretmiştir. Tarih-i Kâmil'de ve Îbn-i Asakir'in (Tarih-i Dimışk) isimli kitabında Ibn-i Abbas radıyallahu anh efendimizden bir Hadis-i şerif naklolunmaktadır. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, saadetle 'buyurmuşlardır ki:

(Benim İsmim, Kur'an-ı kerimde MUHAMMED, İncil'de AHMED ve Tevrat'ta AHYED'dir. Ahyed ismi bana taraf-1 izzetten bahşolunan bir isimdir. Zira, ben ümmetimden cehennem ateşini sarf ve tahvil edeceğim için bana AHYED denilmiştir.)

Ey âşık-ı sadık!..

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, cehennemin tasarrufunu dahi Habib-i edibine tevdi buyurmuştur. O'nun risalet ve nübüvvetine iyman etmeyen, dünya hayatında Resûl-ü zişâna ihanet ederek aslında kendi nefsine zulmetmiş olduğunu dahi fark ve temyiz edemeyen gafiller ve bahtsızlar, bizzat kendilerini cehennem ateşine mahkûm ettirdiklerini ve ebedi olarak cehennem azabında kalacaklarını dahi sezememektedirler. Bu