Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 354–360
Çölde bir kişi gördüm ve kendisine selâm verdim. ALLAH diye cevap verdi, selâmıma mukabele ettiğini anlayarak kim olduğunu sordum, cevabı ALLAH oldu. Nereden geldiğini sorduğum zaman yine ALLAH deyince:
- Eğer, dâvanda sadık isen canını Allah yolunda feda eder misin mukabelesinde bulundum. O kişi, ALLAH diye bir sayha vurdu canını Hakka teslim eyledi.
Bu zat, dâvasında sadık olduğunu ispatlamıştı ama, ben kendisine yaptığım tekliften pişman olmuştum. Ne var ki, bu pişmanlığım bana ne fayda verebilirdi?
Benden başka çölde kimse olmadığı için defni hazırlığına giriştim, kendisini yıkadım ve kefenledim, bir kenara bir mezar kazdım, kendisini kabrine yerleştirmek üzere yanına vardığımda kendisinin bulunmadığını hayretle gördüm, etrafıma bakındım hiçbir tarafta yoktu. Taaccüb ederek aklımı başıma devşirmeğe çalışırken, âlem-i ga'ibten lâhuti bir ses işittim:
— Yâ Cüneyd!.. O dostumuzu hiç arama, nereye götürüldüğünü ve ne olduğunu da düşünerek hayrete düşme!.. Çünkü, onu senin aradığın gibi, ona Azra'il de talip oldu, aradı ve bulamadı. Münker - Nekir de aradılar ve bulamadılar.
Niyazda bulundum:
— Yâ Rab!.. O âşıkın nerededir?
Aynı lâhuti sada cevap verdi:
— O dostum şimdi (Fi mak'ad-ı sıdkın ınde melik-in Muktedir)dedir.
Ey âşık-ı sadık!
Mak'ad-1 sıdk, cennet-i zât makamlarından bir yüce makamdır. Sen de bu makama erişmek istersen Allah'a dayan, Allah'a inan ve Allah'a güven!.. Zât-1 ülûhiyyetine iyman edeni, inananı, dayananı ve güveneni Allah celle mahrum etmez.
Keşfolur sana ulûm-u evveliyn ve âhiriyn, Mekteb-i ehl-i vefada eyle tahsil-i riza...
HİKÂYE Abdullah Basri rahimehullah diyor ki:
Abbasi halifelerinden Harun Reşid zamanında, yol kesip cana kıyan, bir çok mazlümları inim inim inleten on kişilik bir eşkiya çetesini devlet kuvvetleri yakalamış ve zindana kapatmıştı. Keyfiyeti halifeye bildirdikten sonra bu haydutlardan birisi, bir yolunu bulmuş ve hapishaneden kaçmıştı. Ancak, Harun Reşid'e yakalananların on kişi olduğunu arz etmiş bulunduklarından, içlerinden birisinin kaçtığını söylemeğe korktular. Halife, rüşvet aldıkları için onu serbest bıraktıklarından veya göz yumduklarından kuşkulanabilir ve başlarına gaile açılırdı. Bunun için, hiç bir suçu bulunmayan bir garibi yakalayarak eşkiya çetesinin arasına karıştırdılar. Böylelikle eşkiyanın sayısı yine on'a baliğ oluyordu.
Kolluk memurları, bu kurnazlıkları ile halifenin sorgularından ve takibatından kurtuldular ama, halife de dahil olmak üzere bütün âlemlerin Rabbinin gazabına uğradıklarının farkında değillerdi.
Aralarında o günahsız mâ'sumun da bulunduğu on kişiyi, halifenin huzuruna çıkarmak üzere Bağdat yolunu tuttular.
Halife, bu on şakinin ölüm cezasına çarptırılmak üzere hapsedilmelerini emretti. Ancak, islâmi ve şer'i kanunlara göre hırsızlık yapan bir kimsenin elinin kesilmesi için bazı şartların tekevvün etmesi ve kısas için de bazı muamelenin tekemmülü gerekiyordu. Netekim, bu muameleden faydalanan eşkiyaların bazı yakınları herbiri için onar bin altun fidye-i necat ödeyerek dokuz eşkiyayı hapishaneden kurtardılar. Zindanda, yalnız kaçan şakinin yerine sayı doldurmak için haksız yere katılan mâ'sum garip kalmıştı. Bu zavallının ise, ne hatırı sayılır bir dostu ve ne de zengin bir tanıdiğı vardı. Kendisi için fidye ödeyecek kimse bulunmadığı için de, gerçek haydutlar serbest bırakılmış ve bir mâ'sum hapishanede kalmıştı. Zindancı onun haline acıyordu ama, elinden ne gelirdi? Ona:
— Seni bu belâdan kurtaracak hiç kimsen yok mu? diye sordu. Ben, senin mâ'sum ve mazlûm olduğuna inanıyorum. Se-
nin gibi birisi ne yol kesebilir, ne adam soyabilir veya öldürebilir. Yıllarca bu işi yaptığım için yüzüne bakınca kimin suçlu ve kimin suçsuz olduğunu hemen anlarım. Bilemiyorum, sana ne gibi bir yardımım olabilir? Ben de senin gibi garip bir memurum, sözümü kim dinler...
O mâ'sum garip rica etti:
— Bana, mutlâka bir iyilik yapmak istiyorsan, Allah rızasıyçün bir kâğıt kalem bul, dedi.
Zindancı, onun isteğini seve seve yerine getirdi, kendisine bir kalemle kâğıt verdi. O garip kişi, kâğıda şunları yazdı:
(Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym Ey dostu olmayanların dostu!.. Ey kimsesizlerin kimsesi!..
Ey yardımcısı olmayanların yardımcısı!.. Ey kurtarıcısı olmayanların kurtarıcısı olan ulu Allah!.. Asıl suçlular, dostları ve yakınları sayesinde paralarına dayanarak kurtuldular ve serbest kaldılar. Asıl zindanlarda çürümeleri gerekenler, kurtarıcılar buldular ve kurtuldular. Ben ise garibim, zât-ı ahadiyyetinden gayrı kurtarıcım da yoktur. Dergâh-ı ilâhiyyene el açıp yüz sürerek yalvarıyorum. İlâhi!.. Beni, sen kurtar. Zira, sen kurtarıcıların en hayırlısısın... Sana iltica edene yardımcı olursun, kapına sığınanı mahrum göndermezsin.)
Sonra, yazdığı kâğıdı zindancıya vererek:
— Ey halime âşina olan zindancı kardeş... Şimdi, ikinci iyiliğini de yap ve bu kâğıdı yüksek bir yere as, dedi.
Zindancı, o kâğıdı hapishanenin bacasına takmayı tasarladı ve dama çıkarak tam o mâ'sumun kâğıdını asmağa hazırlanırken, kirişten çıkan ok gibi o kâğıt parçası uçtu ve gitti...
O gece, Harun Reşid meleklerin gökten saf saf indiklerini gördü. Melekler, zindanda kalan mâ'sumu kollarından tutup kaldırıyor ve:
— Yâ Harun! diyorlardı. Bu mâ'sum insanı iyice tanı...
Dokuz azılı haydudu, dokuz günahkâr insanı yakınlarının yatırdıkları fidye karşılığı serbest bıraktırdın. Hepsi, zindandan kurtulup hürriyetlerine kavuştular. Oysa, eşkiya ile hiçbir ilgi ve ilişiği bulunmayan bu zavallı, kendisi için on bin altun ya-
tıracak kimse bulunmadığından, haksız yere zindanda kaldı.
Allahu tealâ, onun da serbest bırakılmasını irade buyuruyor ve bizler de bu garibe şefaat ediyoruz. Bizim, şefaatimizle bunu da azad et, kendisinin de gönlünü ve rizasını al, on bin altun ver, yoksa sen de helâk olacaksın, dediler.
Halife, büyük bir korku ve dehşet içinde uyandı. Derhal yatağından fırladı ve sabah olmasını dahi beklemeden zindancıyı çağırttı ve o garibin derhal huzuruna getirilmesini emretti. Geterdiler, temiz çamışırlar ve yeni elbiseler giydirdiler ve halifenin huzuruna soktular. Harun Reşid, garibin gönlünü aldı, helâllik diledi ve kendisine on bin altun da ihsan ederek uğurladı. Beri taraftan da şehre telâllar çıkararak:
— Ey ahali!.. Her kim, halkı şefaatçi tutarak bizden affını dilerse, on bin altun vererek vereceğimiz cezadan kurtulur. Her kim, Hâlik'ı şefaatçi tutar ve ondan yardım dilerse, kendisine on bin altun verilir ve uğradığı musibetten kurtulur, bütün kazalardan ve belâlardan emin olur, diye Bağdat sokaklarında ilân ettirdi.
Hüseyin Mansur kuddise sırruh buyuruyor ki:
- Kul (BISMILLAH) deyince, sanki Hak tealâ hazretlerinin (KÂF) ile (NUN)'u yani (KÜN) emr-i celili zuhura gelir. Allah celle, KUN yani OL buyurunca o şey nasıl zuhura gelirse, kullar da Bismillâh deyince böyle bir sır zuhura gelebilir. Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri bir KÜN emriyle dilerse bir âlemi veya bin âlemi yoktan var eder. Kul da sıdk ile Bismillâh derse ve böylelikle Allahu talâ'nın ismini anarsa ne dilerse zuhura gelir. Ne var ki, kulun hakkıyle kul olması da şarttır. Müjdeler olsun!..
Ey ehl-i iyman!..
Bazı haberlerde gelmiştir ki, cehennemin memurları olan zebaniler, ümmet-i Muhammed'den bir bölük insanı cehenneme doğru sürüklerler ve cehennemin kapısına kadar gelirler.
Cehenneme mü'ekkel melek olan Mâlik bu topluluğa hitabeder:
— Siz hangi kavimdensiniz? Cehenneme giren diğer ka-
vimler gibi gök gözlü ve kara yüzlü değilsiniz ve yüzünüzde nur var, elleriniz ve ayaklarınız da zincirlere vurulmamış, der.
Onlar cevap verirler:
— Bizler, ümmet-i Muhammed'den bir takım günahkârlarız.
— Öyle ise bizler sizi ateşe atmağa utanırız, sizler kendiniz ateşe giriniz. Habib-i Hüdâ, şefi-i rûz-u ceza olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetini nasıl ateşe atar ve cefa ederiz? Sizlere azap etmeğe elimiz varmaz.
Sizler, öyle bir Nebiyyi âlişânın ümmeti olduğunuz halde, nasıl oldu da Rabbinizi kırdınız ve incittiniz? Habib-i edib-i Kibriyânın yolundan neden gitmediniz? Kâfirlerin ve zâlimlerin azap gördükleri bu yerde sizlerin ne işiniz var?
Ümmet-i Muhammed'den olan günahkâr cemaat tekrar söz alırlar ve:
— Yâ Mâlik!.. Bize sitem etme, bırak bizi kendi halimize ki doya doya, kana kana ağlayalım ve dövünelim, derler ve gerçekten ağlamağa başlarlar. Gözyaşları seller gibi çağlar. Daha önceleri adını işittikleri cehennemi gözleriyle görmüşlerdir.
Onlar da, sıralarına göre cehenneme girip yanacaklardır ve bunun için bekletilmektedirler.
Bu sırada, hitab-1 izzet gelir:
— Yâ Mâlik!.. Günahkârları ateşe sevkeyle...
Mâlik, bu emr-i celili kendilerine tebliğ eder:
— Haydi, emri sizler de duydunuz, giriniz cehenneme!..
Bu cemaat, ateşe girmek üzere adımlarını atarlarken (Bismillâh) derler ve ateş ismullah'ı işitince kırk yıllık yol gibi bunlardan uzaklaşır. Mâlik, ateşe emrederek bunları sarmasını söyler ve ateş üzerlerine saldırınca bu cemaat yine Allahu tealâ'nın ismini zikrederek (Bismillâh) derler ve ateş yine kendilerinden kaçar ve uzaklaşır. Mâlik, öfkelenir:
— Ey ateş bu günahkârları tut ve onlara azabeyle!.. der.
Cehennem kendisine karşılık verir:
— Mevlânın ismini zikreden, gönüllerinde Hakka iyman
- 359 _ ve muhabbet olan bir cemaate nasıl azap edebilir ve onları nasıl yakabilirim?
Işte, o zaman hitab-ı izzet şeref-sadir olur:
— Yâ Mâlik!.. Bu cemaati, cehennem yolundan cennet yoluna, azap diyarından selâmet ülkesine döndür. Onları cennetime gönder, zira biz azim-üş-şân onları azap etmek için değil, azabımızın dehşet ve şiddetini kendilerine göstermek için oraya gönderdim. Onlar, ateşe girmeğe hazırlanırlarken bile ismimi zikrettiler ve böylelikle iyman ve muhabbetlerini açığa vurdular. Dilleriyle ismimi zikreden ve kalpleriyle beni sevenleri yakmak şânıma yakışmaz, buyurulur ve o cemaat cehennemden, cennet yoluna gönderilir.
Evet kardeşim, Zikrullah kula en yüce, en büyük bir nimet-i ilâhiyyedir. Ne mutlu ve ne kutlu o kişiye ki, kendisine Hakkı zikretmek ni'meti bahş ve ihsan buyurulmuştur.
Tanınmış islâm bilginlerinden bazılarının RAHMAN ve RAHİYM esmâ'larına verdikleri mâ'naları ve açıkladıkları bazı sırları teberrüken kaydederek hem bu risâlemizi süslemiş ve hem de aziz din kardeşlerimize faydalı bir hizmet görmüş oluruz kanaatindeyim:
Dahhâk rahimehullah'a göre, Allah'ın rahman ve rahim esmaları yer ehline RAHMAN'dır ve gök ehline de RAHIYM'dir. Tefsiri ile beyan olunmuştur.
Mücâhid rahimehullah'a göre, RAHMAN esmâ'sı dünyaya ait olup, dünyada RAHMAN'dır. RAHİYM esmâ'sı da âhirete ait olup âhirette de RAHİM'dir.
Cafer-is-Sadık rahimehullah'a göre, mü'min veya kâfir ne olursa olsun dünya hayatında rızıklarını verir, yaşatır ve onun için de RAHMAN'dır. RAHİYM esmâ'sı ise, dünyada ayırdetmeksizin bütün kullarına in'am ve ihsanda bulunduğu halde âhirette yalnız mü'minlere merhamet edici ve ni'met vericidir.
(Ahiret hayatında kâfirlere merhamet buyurmaz ve onları aslâ affetmez.) Mü'minler ise, mağfiret-i ilâhiyye'ye mazhar olur, cennete girer ve büyük bir ecre nail olur.
Ibn-i Mâlik rahimehullah'a göre, RAHMAN esmâ'sıyla kul-
lara dilerse ihsan buyurur. RAHİYM esmâ'sıyla ise kullar kendisinden bir şey dilemezlerse (Kullarım neden istemiyorlar?)
diye gazaplanır.
İkrime rahimehullah'a göre, RAHMAN esmâ'sı Allahu tealâ'nın dünya hayatında bütün kullarına karşı merhametli olduğuna RAHIYM esmâ'sıyla ise âhirette dünya âleminde kullarına ihsan buyurduğu merhametinin yüz misli fazlasıyla tecelli edeceğine delildir. Zira, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin dünya hayatında bütün yarattıklarına bahş ve ihsan buyurduğu ni'met ve merhameti, âhirette yalnız mü'min kullarına ibzâl buyuracağı ni'met ve merhametinin yüzde birisidir.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde:
(Hak tealâ hazretlerinin rahmeti yüz derecedir. Birisini bu âlemde bütün yarattıklarına taksim etmiştir. Insanlar, cinler ve hayvanlar bu yüzde bir rahmetten hisselerine düşen rahmet-i sübhaniyye ile birbirlerine şefkat ve merhamet ederler.
Doksan dokuzunu da âhiret âlemine tehir buyurmuştur ki, o rahmetiyle mü'min kullarına rahm-ü şefkat eyleyecektir.) buyurmuşlardır Büyük ve tanınmış müfessirler buyururlar ki:
Ve le-sevfe yû'tiyke Rabbüke fe-terda...
Ed-Duhâ: 6 (Rabbin, seni razı kılıncaya kadar sanâ verecektir.)
âyet-i celilesi nâzil olunca, Sahib-il makam-il-Mahmud aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Vedûd efendimiz niyaz eyledi:
— Yâ Rab!.. Beni razı kılıncaya kadar bana vereceğini vâ'd buyurdun. Ben, ümmetimden bir ferdin bile cehenneme girmesine razı değilim. İlâhi!.. Ümmetimden hiç kimseyi cehenneminde yakma... Hesap günü ümmetimin hesabını ben gö-