Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 346–353
Bilirim âşıksın güle, Gülün halinden kim bile?
Bahçedeki gonca güle, Dolaşıp söz atma bülbül, Ötme bülbül ötme bülbül, Derdi derde katma bülbül, Benim derdim bana yeter!..
Sen de bir dert katma bülbül...
Pervaz vurup uçar mısın?
Deniz, derya geçer misin?
Bencileyin naçar mısın?
Garip garip ötme bülbül, Ötme bülbül ötine bülbül, Derdi derde katma bülbül, Benim derdim bana yeter!..
Sen de bir dert katma bülbül...
A bilbülüm uslu musun?
Kafeslerde besli misin?
Bencileyin yaslı mısın?
Garip garip ötme bülbül, Ötme bülbül ötme bülbül, Derdi derde katma bülbül, Benim derdim bana yeter!..
Sen de bir dert katma bülbül...
YUNUS cemalin pâk derken, Cihanda mislin yok derken, Seher vaktı YÂ HAK derken, Bizi de unutma bülbül, Ötme bülbül ötme bülbül, Derdi derde katma bülbül, Benim derdim bana yeter!..
Sen de bir dert katma bülbül...
Menzil-l maksuda vasıl oldular erbab-ı aşk, Sohbet-i didâra nail oldular ashab-ı aşk...
Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinin isimleri gayet çok tur. Zât-1 ahadiyyetinden gayrı kimse bilemez. Fakat, bu isimler arasında en eşrefi ALLAH esmâ'sıdır. Zira, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi câmidir. Bütün isimlerinde bulunan mâna ALLAH adında mevcuttur. Böyle olunca, bir kul ALLAH adını dile getirip okuyunca, bütün esmâ'sını zikretmiş ve tamamının sevabina nail olmuş bulunur. Bütün esmâ-i ilâhiyye sıfata ALLAH esmâsı ise zata delâlet eder. Zat, elbette sıtattan eşreftir. Çünkü, sıfat zata tâbidir. Tâbi olunan elbette tâbi olandan daha şereflidir. Onun için, ALLAH esmâ'sı bütün diğer esmâ'sını câmi olduğundan, islâm olacak bir kimse, ALLAH lâfz-1 celilinden başka bir esmâ ile tevhid edecek olsa, islâmı sahih olmaz. Ancak (Lâ ilâhe illâllah) kelime-i tayyibesi ile islâmı sahih olur. Meselâ, müslüman olacak bir kimse (Lâ ilâhe iller- Rahman) dese, islâmı sahih değildir. Muhakkak (illâllah) demesi şarttır. Ne var ki, bu kulun niyyetine bağlıdır. Tanınmış büyük din bilginleri ilim yönünden böylece beyan buyurmuşlardır.
Büyük Hak velilerinden Vasıti (Kuddise sırruh) hazretlerine, ALLAH lâfz-ı celilinden ve bu lâfzın mâ'na ve esrarından sordular. Hazreti şeyh şöyle buyurdu:
— Sen, Allahu tealâ'yı zikretmeden, Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri seni zikretti. Sen, Allahu tealâ'dan razı olmadan, o senden razı oldu. Sen, Allahu tealâ'yı sevmeden, o seni sevdi. Allahu tealâ'dan istemeden o sana verdi.
Hz. Ahmed Razi (Kuddise sırruh)'dan lâfza-i celâlin mâ'na ve esrarını sorduklarında, şöyle cevap verdi:
— Lâfzatullah'ın mâ'nası, kulun günahlarını örter ve sevaplarını açıklar.
Bayezid-i Bestami kuddise sırrahus-sâmi efendimiz ise:
— Bir kimse ALLAH lâfzını sıdk ile okusa ve sıdk ile dinlese, bu esmâ'da nice yüzbin esrara vakıf olur, nice acayibât görür, ama sıdk-ü sadakat şarttır, buyurmuşlardır.
Sıdk-ü sadakat, yazılıp okunduğu veya söylendiği kadar kolay değildir kardeşlerim!.. Sıdk-u sadakat, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine hakkıyle iyman etmek ve bu iymanını
iykana yani yakine ve ihsana getirmek şeref ve bahtiyarlığına mazhar olan mü'minlerin ve muhsinlerin sıfatıdır. Bunun içindir ki, müslüman Türk askerleri düşmanları üzerine hücuma kalkarlarken, Ismullah ile ALLAH... ALLAH... diyerek saldırırlar. Zira, böyle hücum edilmesini Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, Kur'an-ı aziyminde emr-ü ferman buyurmuştur.
Her kim, Allahu tealâ nın isimlerinin esrarını bilir ve kadrini tâ'zim eylerse, o kimseye Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri dünya ve âhirette tâ'zim eder, o kulunu iki cihanda da zikreder ve o kulunun zikrini bâki ve ebedi kılar.
HİKÂYE Beşir Hafi kuddise sırruh vaktiyle ayyâş ve günahkâr bir kimse idi. Tövbesine, şöyle bir hadise sebep olmuştur:
Bir gece, bir içki âleminden evine dönerken yolda bir kâğıt parçası gördü ve ne olduğunu merak ederek aldı ve okudu.
O kâğıt parçasında Allah ismi yazılıydı. Beşir Hafi, bunu görünce ağlamaya başladı. Nasıl olurdu da yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasında görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbinin ism-i celili yerlerde sürünürdü? Uzun uzun ağladıktan sonra, biraz kendisine gelir gibi oldu ve üzerinde ismullah yazılı bulunan kâğıt parçasını güzel kokular sürerek evinin mû'tena bir yerine sakladı. O gece, bir rü'yâ gördü ve kendisine:
— Ey Beşir!.. Sen, bizim adımıza tâ'zim edip yerden kaldırdın, temizleyip güzel kokular sürerek sakladın. Biz, azimüş-şân seni bütün günahlarından arındırdık ve senin adını dünya ve âhirette yüce kıldık, buyuruldu.
Gerçekten de öyle oldu, Beşir Hafi, tövbe ve istiğfar ederek bütün günahlarından arındı ve halk arasında sevilip sayıldı ve ismi heryerde tâ'zimle anıldı. O kadar ki, hazret yalın ayak gezdiğinden ayağına pislik bulaşmaması için köpekler bile bulunduğu yerlerde gezdiği cadde ve sokaklara pislemediler.
Beşir Hafi adı, ehl-i iyman arasında hürmet ve muhabbetle anıldı ve kıyamete kadar da anılmağa devam edecektir.
Yalnız bu kadar mı? Beşir Hafi'yi gökteki melekler de tebcil edecekler ve âhirette de bütün mahşer halkından aynı saygıyı görecektir. Unutmamalıdır ki, kulun izzet ve rif'ati yalnız taşla, toprakla, çamur ve çimento ile, bina yükseltmekle değildir. Böyle olduğunu zannedenler aldanıyorlar. Izzet ve devlet, Allahu talâ'nın esmâ'sına tâ'zim ile elde edilir. Saray ve köşk yaptırmakla, mal ve mülk ile, fakir ve yoksullara desinler, söylesinler, sevsinler diye başa kakarak yapılan yardımlarla bir şeyler yaptıklarını sananlar, yakın bir gelecekte ne kadar yanlış bir yolda olduklarını anlayacaklardır. Fakat, bu pişmanlığın kendilerine hiçbir yararı olmayacaktır. Asıl büyüklük, Allahu tealâ'ya itaat ve tâ'zim, fakir ve yoksullara tevazû ile yardım ve kendinin aczini düşünmektir.
Beşir'e HÂFİ denilmesinin sebebi, ayağına ayakkabı giymemesindendir. Birgün kendisine:
— Neden ayakkabı giymiyor ve yalın ayak geziyorsun? diye sordular ve şu cevabı aldılar:
— Yeryüzünü Allahu talâ'nın döşeği olarak gördüğümden, ayakkabı ile gezmeğe hayâ ederim...
Onun bu cevabını tatminkâr bulmayanlar olabilir. Fakat, insaf ile düşünülecek olursa, Adem aleyhisselâmın vücudu topraktan yaratılmıştır. Bütün peygamberler toprağa defnedilmişlerdir. Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz dahi kara toprağın kucağındadır. Bütün Hak velileri, saidler, salihler, şehitler, âlimler, fakirler, gaziler, âşıklar hepsi hepsi kara toprağın bağrındadırlar. Din-i metin topraktadır, Kâbetullah topraktadır...
Demek oluyor ki, Beşir Hafi'nin toprağa tâ'zim etmekte yerden göğe kadar hakkı vardır.
Denilebilir ki, toprağa ayakkabı ile basan bunca peygamberler, veliler ve salihler, neden Beşir Hafi gibi yalın ayak gezmediler de, ayakkabı giydiler?
Cevap verir ve deriz ki, toprağın kudsi olan kısımları bulunduğu gibi kudsi olmayan kısımları da vardır. Kur'an-ı kerimde ve Tâ-Hâ sûre-i celilesinin 12. âyet-i kerimesinde (Fehlâ nâ'leyke inneke bil-vâdil mukaddesi tuvâ - Haydi papuçları-
nı çıkar!.. Zira, tuvâda mutahhar ve mukaddes bir vâdidesin...) emr-i celiliyle Musa aleyhisselâma mukaddes bir vâdide bulunduğundan ötürü ayakkabılarını çıkarması emrolunmuştu. Onun için, peygamberler ve Hak velileri yalnız mukaddes olan yerlerde ayakkabılarını çıkarırlar ve oralarda yalın ayak gezerler. Kudsi olmayan yerler ise kâfirlerle zâlimlerin gömüldükleri yerlerdir ki, necasete lâyıktır.
Halbuki, Beşir Hafi'ye öyle bir feyz-i Rahmani erişmiştir ki, yeryüzündeki bütün toprakları Hakkın döşeği olarak görmüş ve ayakkabı giymeyerek yalın ayak gezmeyi yeğ tutmuştur.
Bu sebeple Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri de onun ayakları kirlenmemesi için, ülkenin köpeklerine bile ortalığı pislemeleri yasaklanmıştır.
HÎKAYE Dört hak mezhepten Malikî mezhebinin müctehidi olan Imam-ı Malik rahimehullah, sünnet-i seniyyeye muhalefet edebileceği korku ve kaygusuyla ömrü boyunca karpuz yememiştir.
Müşârünileyh, Medine-i münevvere'de bulunduğu müddetçe yalın ayak dolaşmış, Medine-i tâhireyi ayakkabı ile çiğnemekten hayâ etmiştir.
Yaz veya kış, gece veya gündüz abdest tazelemek gerektiğinde daima Medine-i münevvere dışına çıkmıştır.
Bu zât-1 akdesin, söz konusu fiil ve hareketlerini yadırgayanlar olabilir. Fakat, hemen ilâve edelim ki, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin ferdi veya ictimâ'i bütün sünnetleri tesbit edildiği halde, karpuzu nasıl kestikleri ve yedikleri nasılsa belirlenememiştir. Hz. Imam-ı Mâlik'in karpuz yememesi de bunu açıkça göstermektedir.
Aşk ve muhabbette mezhep olmaz, aşkta meşreb olur. Bunun içindir ki Beşir Hâfi hazretleri neden yalın ayak gezermiş, Imam-ı Mâlik neden karpuz yemezmiş ve o da Medine-i münevvere'de yalın ayak dolaşırmış ve abdest tazelemek için şehir
dışına çıkarmış gibi sorulara verilebilecek cevap ancak budur.
Hz. Imam-ı Mâlik'in kabr-i münevverleri Medine-i Münevvere'de ve Cennet-ül-Bakı'dedir. Hayatında olduğu gibi, memâtında da Mücâvir-i Resûl olmak şeref ve bahtiyarlığına mazhar olmuştur. Medine-i münevvere'ye volu düşenlerin, mutlaka kendilerini ziyaret etmelerini tavsiye ederiz.
Ey âşık-ı sadık!..
Bu yazdıklarımı boş ve faydasız şeyler zannederek okuyup geçme!.. Derin derin düşün ve ne demek istenildiğini, ne yapıldığını anlamağa çalış... Gör ki, Zât-ı ülûhiyyetini seven ve ona tâzim edenleri Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri nasıl yüceltmiştir. Kendisini tanımayan ve tâ'zim etmeyenleri de nasıl alçaltmıştır. Bundan çıkaracağımız sonuç, öz ve özet olarak şudur:
Allahu tealâ'ya inanıp iyman eden, Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerini seven Hak âşıkları dünya ve âhirette azizdirler. Onların, Allah yolunda yapmayacakları hiçbir fedakârlık yoktur. Kişi, sevdiği uğruna canını dahi verse, bu fedakârlığını azımsar. Aşkına ve muhabbetine bu kadarcık bir fedakârlığı kâfi görmez ve buna kanaat etmez. Bunu yapamayanlar da, zaten aşk dâvasında bulunmamalıdırlar.
HİKÂYE Hızır aleyhisselâm, bir deniz kenarında oturuyordu. Ansızın, yanına bir fakir geldi ve:
— Ey efendi, Allah rizasıyçün bana bir yardımda bulun, diye rica etti. Hızır aleyhisselâm, Allahu talâ'nın ismini işitince titredi, bir ân aklı gidip bir hoş oldu ve o hal geçince fakire dönerek şu teklifte bulundu:
- Ey garip kişi, and vererek benden yardım istedin. Oysa, yanımda sana verebileceğim hiçbir şey yok. Beni götür ve sat, aldığın para ile ihtiyacını karşıla, dedi.
Vehb rahimehullah diyor ki: (Allahu talâ'nın hikmetine bak ki, o fakir Hızır aleyhisselâmı Sahime ibn-i Ibrahim adın-
da birisine sattı. Parayı aldı, Hızır aleyhisselâmı sahibine teslim etti ve çekilip gitti.)
Sahime, Hızır aleyhisselâmı bağına götürdü ve eline bir kazma vererek:
— Şuralardan taş çıkar da bağın etrafına bir duvar örelim. Ben birazdan gelirim, dedi ve doğru evine giderek eşine:
— Hatun, yiyecek bir şeyler hazırla... Yeni bir köle aldım, olur ki karnı açtır, götüreyim yesin, dedi.
Kadıncağız, alelacele bir şeyler hazırladı ve Sahime alıp tekrar bağa gitti ki ne görsün? Dağdan taş sökülmüş, koca bağın etrafina çepeçevre duvar örülmüş ve köle zannettiği Hızır aleyhisselâm da bütün bunları bitirdikten sonra namaza durmuştu. Hayret ve taaccüple etrafına göz attı hiçbir şey anlayamadı, bu kadar iş altı ayda zor biterdi. Bu köle nasıl bir mahlûk idi ki, bu kadar kısa bir zamanda bunun üstesinden gelebilmişti? Hızır aleyhisselâm namazını tamamladı ve Sahime'nin yanına geldi. Bağ sahibi büyük bir şaşkınlıkla:
— Kimsin sen, bana kimliğini söyle? Sen ne aziz bir kimsesin...
Hızır aleyhisselâm cevap verdi:
— Allahu tealâ'nın kullarından bir kulum ve senin paranla satın aldığın kölenim.
— Evet, Allah'ın bir kulusun ama kimsin? Allah aşkına bana kim olduğunu söyle?
Allah adını işiten Hızır aleyhisselâmın rengi soldu ve titredi ve:
— Ben Hızır'ım!.. dedi.
Sahime'nin aklı başından gitti ve yere düşüp bayıldı. Bir müddet sonra kendisine geldi. Hızır aleyhisselâmdan özür diledi ve Rabbinden affını niyaz etti ve onu derhal azad eyledi.
Hızır aleyhisselâm, bâriğâh-ı ahadiyyete el açıp niyazda bulundu:
— Yâ Rab!.. Senin adına ve senin aşkına köle oldum ve yine senin adın ve senin aşkın hürmetine azad edilerek hürriyetime kavuştum, dedi.
Evet, mü'minler!.. Allahu tealâ'ya kul olmayınca, insan nefsin elinden ve esaretten kurtulamaz. Allahu tealâ'ya kul olmayanlar, nefislerinin esiri ve şehvetlerinin zebunudurlar. O halde, mü'mine yakışan Hakka kul olmak, nefsinin ve şehvetinin baskı ve esaretinden kurtulmaktır.
Melekler, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine niyazda bulundular:
— Yâ Rab!.. Ibrahim aleyhisselâmı, ne sebeple zât-1 ülûhiyyetine HALIL edindin?
Hak celle ve alâ buyurdu:
— Onun kalbinde, benim muhabbetimden başka bir muhabbet, onun dilinde benim zikrimden başka bir zikir yoktur.
Bu sözümün berakâtını görmek dilerseniz, varın Halil'imin yanına gidin, onu istediğiniz gibi tecrübe edin ki, bana dostluk dâvasında olan kullarıma da bir âyet olsun.
Bu emr-i ilâhi üzerine Cebra'il ve Mikâ'il aleyhimüsselâm, insau şekline girerek Ibrahim aleyhisselâmın yanına vardılar.
Ibrahim Halilullah, iki misafirine yemek ikram etti. Fakat, misatirler:
— Biz, bedelini ödemeden bu yemeği yemeyiz, dediler.
Ibrahim aleyhisselâm cevap verdi:
— Bu yemeğin bedeli, başlarken Allahu talâ'nın ismi olan Bismillâh ve sonunda da yine Ismullah olan El-Hamdü lillâh demektir, cevabını verince, her iki melek:
— Hak tealâ hazretlerinin seni Halil ittihaz etmesi elbetie Hak imiş, dediler ve gözden kayboldular.
ibrahim aleyhisselâm, onların melek olduklarını o zaman anladı...
ki:
HİKÂYE Hz. Cüneyd-i Bagdadi kuddise sırrahus-sâmi buyuruyor Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 - F: 23