Ara
Menü

Sayfalar 338–345

1.892 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 338–345

-338.- 2) İlim, sahibini saklar ve korur. Malı ise, mal sahibi saklar ve korur.

3) Allahu tealâ, malı razı olduğu kula bahş ve ihsanı buyurduğu gibi, rizasına mazhar olamayan kuluna da verir. Fakat, ilmi razı olmadığı kuluna aslâ vermez. Ilim şerefini, ancak ve yalnız razı olduğu ve lâyık gördüğü kuluna bahş ve ihsan buyurur. Onun için, ilim rütbelerin en yücesidir.

4) Ilim, mal gibi sarfetmekle tükenmez, harcamakla eksilmez. Üstelik belki de artar. Hattâ yerine sarfedilirse muhakkak artar ve fazlalaşır. Oysa, mal harcetmekle tükenir ve sarfetmekle eksilir.

5) Ilim sahibi hakikatte ölmez, diridir. Amel defteri hiç kapanmaz. Oğrettiği ilim, dünyada okunduğu ve öğretilmeğe devam edildiği sürece onun amel defterine de sevap yazılır.

Ilim, kıyamet gününe kadar sahibi ile beraber bulunur, kendisi ile ilmi de ebedidir. Fakat, mal sahibi ölür ölmez, nesi var nesi yoksa başkalarına kalır ve amel defterleri de ruhunu teslim edince hemen kapanır.

6) Ilim sahibine kabrinde ilminden ötürü azap olunmaz.

Fakat, mal sahibine malik olduğu malından ötürü azap olunabilir.

7) Mal sahipleri, mahşerde malik olduğu herşeyden sorulur ve hesap istenir. Malı nereden ve nasıl kazandığı, nerelere harcadığı, inceden inceye araştırılır ve soruşturulur. Ilim sahiplerine ise, öğrendikleri ve öğrettikleri her ilmi mes'eleden dolayı bir cennet derecesi bahş ve ihsan buyurulur, öğrendiği ve öğrettiği ilmin her harfine, eğer bunları abdestsiz öğretmişse, bir sevap, abdestli öğretmişse yüz sevap bahşolunur.

Eğer, namazda ise bu dereceler daha da artar ve her harfine bin sevap verilir. Bütün ecir ve sevap, ilim sahiplerine mahsus ve münhasırdır.

Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mennân efendimiz:

(Erkek ve kadın her müslümana, ilim talim etmek farzdır.)

buyurmuşlardır.

Alimler, bildiklerini öğretmekle mükelleftirler. Öğretmeyen âlimler, Allahu tealâ katında sorumlu olurlar. Kıyamet günü, bildiği ilmi öğretmeyen âlimi Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri şiddetle azarlar. Onun için, âlim olana susmak lâyık değildir. Bildiğini mutlâka söylemeli ve bilmeyenlere öğretmelidir. Ne var ki, bilmeyenler de âlimlerden ve bilenlerden dinini öğrenmediği ve kulluk görevlerini yerine getirebilmek için ilim tahsil etmediği için itaba ve hattâ azaba mâ'ruz kalabilir.

Allahu azim-üş-şân, bilmediklerimizi sorup öğrenmemizi emir ve ferman buyurmuşlardır:

- Fes'elü ehl-ez-zikri in küntüm lâ tâ'lemûn...

El-Enbiyâ: 7 (Eğer bilmezseniz, kitap ehlinin âlimlerine sorun, söylesinler...)

Sormaktan ve öğrenmekten utanmamalı ve hele (Bak bak, bu yaşa gelmiş daha bunu bile bilmiyor.) gibi cahilâne sitemlerden aslâ korkmamalı ve çekinmemeli, bilmediklerimizi bilenlerden sorup öğrenmeliyiz. İki cihan serveri: (İlim, Allahu talâ'nın hazineleridir. Onun anahtarı da sual'dir.) buyurmuşlardır. Anahtar olmayınca bir hazine açılamayacağı gibi, sormayınca da ilim hazineleri açılamaz ve içindeki baha biçilmez mücevherler ele geçirilemez. Mutlâka öğrenmeli, bilmeli ve bilerek amel etmelidir. Kötülük yapmak için değil, fakat kötülüğe düşmemek ve kötülerin şerlerinden emin olmak için kötülüğün ne kötü bir şey olduğunu öğrenmek lâzımdır. Cehalet ve bilgisizlik yüzünden bir çok kötülüklere istemeyerek düşen kardeşlerimiz çok görülmektedir.

Gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçek de şudur:

Ileri gitmiş, tarımda, sanayide, ticarette ve san'atta terakki et-

miş bütün milletler, ilim sayesinde yücelmişlerdir. Bütün medeniyyetler ilim sayesinde meydana gelmiştir. Insan hayatı sınırlıdır, ilmin ise sınırları yoktur. Ilim, gençleri besler ve yaşlıları olgunlaştırır. Ilim, kuvvetten daha etkilidir. Sözü uzatmağa ne hacet? Allahu tealâ, âlimdir ve âlimleri sever. Bütün peygamberler de âlimdirler ve ilimlerini Allahu azim-üş-şândan almışlardır. Dünya hayatında ilimsiz başarıya ulaşabilmenin imkân ve ihtimalı yoktur. Dünya da, âhiret de ilimle elde olunur. Riza'ya ilimle, rıdvan'a ilimle, cennete ilimle, cemal'e ilimle erişilebilir.

Ilmiyle âmil olan aziz olur. Şanı, şerefi, izzet ve rif'ati ar-: tar. Ancak, ilim öğrenmek ve öğretmek Allah rızası için olmahıdır. Ilme talip olan niyyetini rizayı ilâhiyyi tahsile tahsis etmeli, içini ve dışını temizlemeli, bâtınını tekvâ ile ve zâhirini şeriat-i garra-i Muhameddiye ile tezyin ve tenvir eylemeli, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine tam bir teveccühle ve mutlâk bir teslimiyyetle yönelmeli ve ecrini Allahu tealâ'dan dileyerek ve bekleyerek ilim öğrenmeli ve başkalarına da öğretmelidir. İlim öğrenmeye ve öğretmeye talip olan, dünya menfaatine, şöhrete, itibara değil, ancak ve yalnız Hak rizasına göz dikmelidir.

Habib-i edib-i Kibriyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz:

(Ümmetim iki kısımdır. Birisi, şu kutlu ve mutlu kişilerdir ki, Hak rizası için ilim öğrenir ve öğretirler. Allah Teâlânın rizasını dilerler, öğrettiklerini ancak âhiret için öğretirler ve âhiretlerini dünyalarına tercih ederler. Ilimlerini, ücret karşılığı satmaz, azıcık dünya menfaatine değişmezler. Dünya mahı, gelip geçici ve elden çıkıcı olduğu gibi, gayet az bir şeydir.

Âhiret ise hem ebedidir, hem de ni'met ve devleti bâki ve ebedidir. Onun için, eğreti bir mal için ebedi ve büyük bir ni'meti feda etmek akıl kârı değildir. Mü'minler için, âhiret elbette ve elbette dünyadan kat kat hayırlı ve yararlıdır. İlmini, Hak rizasıyçün irşâd ve tenvir yolunda kullanan kutlu ve mutlu kişiler için denizlerdeki balıklar, havalardaki kuşlar, yerlerde

ve göklerde bulunan melekler ve bütün yaratılmışlar Allahu tealâ'dan istiğfar ederler.

İkinci kısım ise, öğrendiği ilmi dünya hayatı için kullanır, dünyaya talip olur ve buna kanaat ederek öğrettiklerinden dolayı ücret alırlar. Para almadan kimseye bir şey öğretmezler, Hak rizasını gözetmezler, paradan gayrı bir şey düşünmezler.

Işte, bu gibilerin âhiret âleminde halleri vahim ve perişandır.

Allah rizasıyçün ilim tahsil etmeyen ve ilmi yine Hak rizası için başkalarına öğretmeyen kişiler, kıyamet günü en şiddetli bir azapla cezalandırılırlar. Ilmini para ile satan, hak rizası gözetmeyen, ilminde cimrilik eden ve maddi karşılık olmadan halkı irşat etmeyen âlimlerin ağızlarına ateşten gem vurulur ve bütün âhiret, saadet ve ni'metlerinden mahrum kalırlar.)

buyurmuşlardır.

Diğer bir Hadis-i şerifte de:

(Sizin en hayırlınız, Kur'an-ı aziymi okuyan, okutan, öğrenen ve öğreteninizdir.) buyurulmuştur.

Bir kimse ölünce ameli kesilir ve amel defteri de kapanır. Fakat, şu üç sınıf kimsenin amel defterleri kapanmaz ve kendilerine sevap yazılınağa devam olunur:

A. Sadaka-i câriyye dediğimiz devamlı sadaka olan ağaç dikmek veya yetiştirmek, su getirip çeşme yaptırmak, mektep, medrese, hastahane, aşevi, cami-i şerif, mescid, namazgâh yaptırmak, su kuyusu açtırmak, su cetvel ve kanalları döşetmek, köprü ve yol yapmak Vs. gibi herkesin yararlandığı hayırlarda bulunanların, eserlerinden faydalanıldığı sürece amel defterleri kapanmaz ve sevap yazılır.

B. Insanlara faydalı ve hayırlı ilim tahsili ve san'at öğrenmektir. Öğrenilen ve başkalarına da öğretilen ilim ve san'at devam ettikçe, ilk öğretenin sevap defteri kapanmaz ve devamlı ecir yazılır.

C. Geriye salih evlât bırakmaktır. Hayırlı ve salih evlât, ana ve babasına daima hayır dua ettiği gibi, işlediği her iyi ve güzel amelden ötürü ana ve babasına da sevap yazılır. Me-

selâ, evlât Kur'an-ı aziymi okusa, başkalarına da okutsa, ilminden insanları faydalandırsa, san'atını kendisinden sonrakilere talim etse, onlar okudukça veya işledikçe onun ana ve babasına da sevap yazılır. Salih evlât, yemiş veren bir ağaç gibidir. O ağacın meyvesinden yenildikçe sevap hasıl olduğu gibi, yiyenler dua etse de etmese de ağacı dikenin amel defterine sevap yazıldığı gibi, evlâdın hayırlı ve faydalı işlerinden dolayı da ana ve babasına ecir verilir.

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

(Kur'an-ı kerimin misali, akarsular gibidir. Arada küçük bir fark vardır. Suda, hayat-ı nefs vardır, Kur'an-ı aziymde hayat-ı kalp vardır. Nasıl ki, sular göklerden bir ânda boşalıverseydi yerler ve göklerde buna tahammül güç olurdu. Yağmurun aralıkla ve zaman zaman yağınası gibi, Kur'an-ı aziym de âyet âyet nâzil olmuştur. Can tende iken, su içilmeğe doyulmadığı gibi, ruh bedende iken de Kur'an-ı aziyme doyulmaz.

Oysa, meselâ bir şarkı bir zaman söylendikten sonra ondan bıkılır ve usanılır ve bir daha ağıza bile alınmaz. Buna mukabil, insanlar 50-60 ve hattâ bazan 100 yıl Kur'an:ı kerimi okudukları halde, ne bıkıp usanıyorlar, ne de doyuyorlar. Işte, bu Kur'an-ı aziymin mû'cizesidir.)

Ey âşık-ı sadık!..

Bilmiş ol ki, ni'met iki kısımdır:

BİRİNCİSİ: Nimet'i zâhiredir ki, mal, mülk, sağlık ve sıhhat ve benzeri sayılamayacak kadar çok ni'metlerdir.

IKINCISİ: Ni'met-i bâtınadır ki, iyman ve mâ'firet, hikmet, aşk ve muhabbet gibidir.

Kur'an-ı kerimi tilâvette bu iki ni'met cem'olur. Kişi, Kur'ana yüzünü ve mânasına da özünü tutar. Zâhirde, Kur'an-ı kerime bakmakla yüzün nurlanır. Zira, Kur'an okuyanlar şehvet ve günah perdelerini yırtarlar. Kur'an okuyanların gözleri

ve gönülleri nurlanır. Zâhirinde ibadet gülleri nuru açılır, bâtınında mâ'rifet meyveleri zuhura gelir ve hakikat ikliminde bu meyveler yenir Onun için, durma Kur'an-ı aziymi çok oku ki, bu ni'metlere erebilesin. Ayet-i kerimelerin mâ'nalarını anlayarak hükümlerini ihlâs ile yerine getir ki, dünya ve âhirette saadet ve selâmete erişebilesin...

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

(Ümmetim için, ibadetlerin efdali Kur'an-ı kerim okumaktır.) buyurmuşlardır.

Allahu tealâ'nın peygamberlerine indirdiği yüz suhuf ve üç kitabın özü, özeti, hepsi Kur'an-ı aziymde cem'olunmuştur.

Kur'an-ı azim-ül-bürhanın bütün mâ'nası da Fatihâ sûre-i celilesinde cem'olunmuştur. Fatihâ sûre-i celilesinin bütün mâ'nası da (Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym) de cem'olunmuştur.

Zira, (Bismillâh) Mevlâ'nın zâtından ve (Er-Rahman-ir-Rahiym) de sıfatından haber verir. Bir kerre ihlâs ile besmele-i şerife okuyan, dört kitabı okumuşcasına sevaba nail olur.

Allahu azim-üş-şân, (Bismillâh) kelimesiyle tâ'ate rağbet etmeğe çağırmakta ve (Er-Rahman-ir-Rahiym) kelimesiyle de kullarını rahmet ve rahimiyyeti ile müjdelemektedir.

Hz. Ibn-i Abbas radıyallahu anh:

(Dünyada, her mukaddes ve muhterem olan şeyin bir istinatgâhı, bir dayanağı, merkezi ve kalbi vardır. Netekim, dünyanın kalbi Kâ'be-i muazzamadır. Göklerin merkezi yedinci göktür. Yerlerin merkezi de yedinci yer tabakasıdır. Cennetin merkezi Cennet-ül-adn'dir. Nârın temeli cehennemdir. Halkın temeli Hz. Adem aleyhisselâm, ruhların ve bütün peygamberlerin temeli de Hz. Muhammed Mustafa sallallahu tealâ aleyhi ve sellem efendimizdir. Israil oğullarının temeli Yakub peygamber aleyhisselâmdır. Arap kavminin temeli Îsmail peygamber aleyhisselâmdır. Kitapların temeli se, Kur'an-1 azim-ül-bürhandır. Kur'an-ı aziymin temeli de Fatihâ sûre-i celilesidir. Fâtihâ sûre-i celilesinin temeli de (Bismillah-ir-Rahman-ir-Ra-

hiym) esmâsıdır. Allah Teâlânın ismiyle başlayan her işin sonu yoktur. Allahu talâ'nın ismiyle başlanılan her işin sonu ise saadet ve selâmettir. Allah ismi, saadet ve selâmetin başıdır, bütün izzet ve devletin evveli ve her rif'atın kemalidir.) buyurmuştur.

Evet sevgili kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Kelâm-ı kadiminde mâ'na cevherlerinin hazinesini ve sübhani sırlarının letâ'ifini (Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym) ile açmıştır. Alemlere rahmetini bu esmâ-i şerifesiyle saçmıştır. Din ve dünyamız için hayır ve bereketini, bu kelime ile cem'eylemiştir.

HİKÂYE Mü'minlerin annesi Hz. A'işe-i Sıddıyka radıyallahu anha, cariyesine bir şeyi yamamasını emretmişti. Cariye bu emri yerine getirdi ve yamadığı şeyi kendilerine takdim etti. Hz. Â'işe sordu:

— Bunu yamamağa başlarken Besmele-i şerife çektin mi?

Yamarken ismullah'ı zikrettin mi?

Cariye başını önüne eğerek cevap verdi:

— Ey Allah'ın Resülünün zevcesi, ne yazık ki Besmele çekmeği unutuverdim ve ismullah'ı zikretmeden yamadım, deyince:

— O halde, bu yamayı Besmele-i şerife ile sök ve sonra Allah adıyla tekrar yama ve getir, buyurdular.

HÎKÂYE Nemrud, Hz. Ibrahim aleyhisselâmı ateşe attırmıştı. Gökteki kuşlar, saf saf durarak bu hale ağlaştılar. İçlerinden en cılız ve âcizlerinden birisi dayanamadı ve Halilullah'ın bulunduğu ateşe atladı. Fakat, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri ateşe: (Yâ nârü kûniy berden ve selâmen alâ Ibrahim - Ey ateş!.. Ibrahim'e karşı serin ol, selâmet ol...) emr-i celilini ver-

diğinden Nemrud'un nârı İbrahim Halilullah'a nur oldu, ateşler güle dumanları ise gülün yapraklarına dönüştü ve gerçekten selâmet hasıl oldu. Hak tealâ, Cebrail aleyhisselâma emredip buyurdu:

— Yâ Cebra'il! Halil'ime olan muhabbetinden dolayı canını ateşe atan o kuşa benden selâm söyle, ne arzu ederse ve ne gibi bir muradı ve haceti varsa benden dilesin, yerine getireyim.

Cebra'il aleyhisselâm, bu emr-i ilâhi üzerine o kuşun yanına geldi ve keyfiyeti o kuşa bildirdi. Kuş:

— Yâ Cebra'il!.. Benim için bu dünyada Allahu talâ'nın isimlerinden daha değerli bir şey yoktur. Duyduğuma göre, Allahu talâ'nın binbir esmâ'sı vardır, fakat ben hepsini bilemiyorum. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden niyazım odur ki, bana bu esmâsını talim buyursun. Bana bahş ve ihsan buyurduğu sesle, Halilullah'ın yakılması için hazırlanan ateşten hasıl olan güllere karşı o isimlerle terennüm ederek şakıyayım.

Allah azze ve celle, kuşun bu münâcatını kabul ve ona esmâ-i ilâhiyesini talim buyurdu. Şimdi, o esmâ-i ilâhi ile seher vakitlerinde gül dalına konarak Rabbini zikreden bu kuş BUL- BÜL'dür.

Ey âşık-ı sadık!..

Sen de Halil'in için seher vakitlerinde ismullah ile feryat eyle ki, vüsıl-didâr olup maksuduna eresin...

Ism-i sübhan virdin mi var?

Bahçelerde yurdun mu var?

Bencileyin derdin mi var?

Garip garip ötme bülbül, Ötme bülbül ötme bülbül, Derdi derde katma bülbül, Benim derdim bana yeter!

Sen de bir dert katma bülbül...