Ara
Menü

Sayfalar 323–329

1.745 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 323–329

Merhumenin tabutunu gösterdik. Gelenler:

— Bu cenaze tekrar doktor muayenesinden geçirilecek.

Zira, kendisini gasleden belediye cenaze teşkilâtı hoca hanımlar yıkarlerken, Zeynep hanımın Allah Allah diye söylendiğini duymuşlar. Bize ihbar ettiler, ölmeden diri diri gömülmesini önlemek için kendisini tekrar muayene edeceğim, dedi.

Konuşan, belediye hekimi imiş. Hakikaten, tabutu açtılar ve Zeynep hanımı tekrar muayene ettiler ve doktor ölümün vaki olduğunu beyan ve bir raporla tevsik ederek defnine ruhsat verdi. Kabrine götürmek üzere, tekrar tabutu omuzladık, yol boyunca tabutun içinden yine Allah Allah sesleri geliyordu.

Tekrar doktor çağırıldı, tekrar muayene yapıldı ve merhumenin gerçekten hayat eseri göstermediği tesbit edildi. Fakat, bu arada Allal: Allah lâfzını bizzat doktor da işitti, rengi kireç gibi bembeyaz kesildi, dudaklarının rengi soldu ve zorla kendisine gelebildi. Bu muayenesinde bende hazır bulundum, yüzü gülümsüyordu, kulağına doğru eğildim ve kendisine gizlice:

— Ipliğini pazara verdin, dedim.

Tabutu yeniden omuzladık ve kabre gidinceye kadar Zeynep hanımın tabutundan zikir sesi eksilmedi. Hattâ, kabrine yerleştirirken bile Allah Allah zikrine devam ediyordu. Zeynep hanım, kendisi için (ÖLDÜ!) diyenlere:

— Hayır, ben ölmedim, oldum!.. der gibiydi. Yüzü kara idi ama, kalbi nurdan aktı, zâhirde köle idi ama, hakikatte sultan olduğunu hepimize isbat ve hattâ ilân etmişti. Rahmetullahi aleyhâ ve rahmeten vâsia:

Ey, Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa'ya ümmet olmakla onurlananlar, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya gönül vermekle sürurlananlar, iki cihan serverini analarından, babalarından, evlât ve ıyâllerinden ve herşeylerinden fazla sevmekle şu'urlananlar, bu aşk ve muhabbetleriyle iymanlarını olduranlar, onun sünnet ve siyretine uyarak nurlananlar, her nefeste Hak rizasına koşalım, ölmeğe değil, olmağa çalışalım.

Aşk etti beni bende-i memnun-u Muhammed, Kıldı dil-i divânemi meftûn-u Muhammed...

HİKÂYE Pek sevdiğim ve babam makamında saydığım üstâdım, hocam, veli-ni'metim Sâmiyyi Saruhani hazretleri ile cuma naazlarından sonra hanelerinde otururduk. Birgün, yemekten sonra fakire şöyle buyurdu:

— Oğlum, öldüğün zaman nereye defolunmak isterdin?

Cevap verdim:

— Efendim, nasibolursa Edirnekapı haricinde Halebi merhumun civarında defolunmağı arzu ederdim. Zira, oraya İstanbul âlimlerinden pek çoğu defolunmuşlardır, dedim.

Merhum hocam içini çekerek:

— Sakın beni oraya defnetmeyiniz, buyurdu. Zira, ben hem günahkâr ve hem de ilmen zayıf bir insanım ve kendimi oraya lâyık göremem. Beni Edirnekapı'da Mısır tarlasının kenarına gömüverirsiniz, olur biter.

Meğer, hazret bu sözleriyle bana vasiyyet ediyormuş. Üç gün sonra, yatsı namazını kılarken ve namaz arasında vâsıl-1 didâr oldular. Fakir, o zaman Arapçayı yeni öğrenmeğe başladığımdan, okuduğum âyet-i kerimelerin mânalarına vakıf ve âşina değildim. Fakat, nasıl olduysa bilemiyorum cenazesinde sûre-i Fecr'in son âyetlerini okuyuverdim.

Bilindiği gibi, bu âyet-i kerime: (Yâ eyyetühen-nefs-ülmutma'inne ircı'ıy ilâ Rabbiki radiyyeten merdiyyeh fedhuliy fi ibâdiy vedhuliy cennetiy - Ey emin ve mutma'in olan nefis!

Ondan razı olarak ve rizasını kazanmış bulunarak Rabbine dön. Gir salih kullarımın arasına, gir onlarla birlikte cennetime...)

Bugün, ancak bu âyet-i celilenin mânasını ve Allahu tealâ' nın hakkıyle iyman eden kullarını hitab-ı izzetiyle nasıl taltif ve tatyip buyurduğunu, denizlerden bir katre ve güneşten

bir zerre miktarı idrak ve ihata edebilmekteyim. (Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vasi'a...)

Evet, gaybı ancak Allahu azim-üş-şân bilir. Fakat, Allahu tealâ'nın bildirdiği bazı kullar da gaybı bilebilirler. Kerametin evveli KEŞF-İ KUBUR, yani kabir ehlinin ahvalini bilmek ve âhiri ise KEŞF-İ KULUB'tur, yani kalplerden geçeni bilmektir.

Kullar, bu iki ilme de, ancak ve yalnız Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin kendisine ikramı kadar olan kerametler ile vasıl olabilirler.

Ey âşık-ı sadık!..

Keramete talip olma, istikamete talip ol ki, Allahu tealâ da sana kerameti ihsan ve inayet buyursun. İstikamet'siz keramet olmaz. İstikamet olmadan zuhura gelen harikulâde şeyler, keramet değildir. Onlara İstidrâc denilir ki, deccâl ve deccâla önder olan bazı kişilerde öylesine olaganüstü hadiseler zuhura gelmiştir. Sihir veya istidrâc nevinden olan harikulâde şeyler, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ katında aslâ makbul değil hattâ, merduttur.

Keramet, ancak kitaba ve sünnete tamamen uyan kutlu ve mutlu kişilerde zuhura gelen harikulâde hallerdir.

Daha öncede belirtmeğe çalıştığımız gibi, peygamberlerden zuhura gelen harikulâde hallere MÛ'CİZE ve Hak velilerinden zuhura gelen harikulâde hallere de KERAMET denir, her ikisi de Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin lûtf-u keremi, inayet ve ihsanı ile zuhura gelir. Meselâ, Hz. Musa aleyhisselâmın elindeki alelâde bir ağaç olduğu halde, yere bıraktığında emr-i ilâhi ile büyük bir ejderha olurdu. Yanlış anaşılmasın, gözlere ejderha şeklinde görünmez, bizâtihi yılan oluverirdi. Allahu tealâ, Fira'unu dine davet etmeğe gönderdiği zaman, bunu Hz. Musa aleyhisselâma mû'cize olarak bahş ve ihsan buyurmuştu.

Diğer peygamberlerde de, buna benzer ve ayrı ayrı mû'cizeler zuhura gelmiştir. Sultan-ı Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâya efendimize de bütün peygamberân-ı izâma verilen mû'cizelerin tamamı bahş ve ihsan buyurulmuştur.

Mû'cize üç kısımdır:

1) Mû cize-i kevniyye 2) Mû'cize-i ilmiyye 3) Mû'cize-i vücudiyye Işte bu üç kısım mû'cize, Hak velilerinde keramet olarak zuhura gelir. Onun için, keramet haktır ve gerçektir. Hak veilerinde zuhura gelen kerametlerin şerefi, o velinin tâbi olduğu Nebiye ve Resûl-e aittir. Meselâ, Süleyman peygamber aleyhisselâmın ümmetinden olan Asaf-1 Berhayâ, Belkıs'ın tahtını üç aylık yoldan göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman içinde Süleyman aleyhisselâmın huzuruna getirdiği, Kur'an-ı aziymde Neml sûre-i celilesinde beyan buyurulmaktadır. Netekim, Yâ-Sin sûre-i celilesinde de, Hz. Isa aleyhisselâmın velilerinin, Allahu tealâ'nın izniyle ölüleri dirilttikleri açıklanmaktadır. Demek oluyor ki, Veli'lerde zuhura gelen kerametler, tâbi oldukları Nebeyyi zişânın şerefiyle mütenasiptir. Böyle olduğuna göre de, bütün peygamberlerde ve gelmiş geçmiş bütün velilerde zuhura gelen mû'cizelerin ve kerametlerin şerefi Hâtem-ül-Enbiyâ efendimize aittir. Sultan-1 serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mu'iyn efendimiz, bütün peygamberlerin serveri ve velilerin rehberi olduğu gibi gelmiş ve geçmiş bütün peygamberler ve veliler de dahil olmak üzere, bütün âlemlerin peygamberidir, efendisidir, rahmeten lil-âlemiyn'dir.

İleride cihad bahsinde zikrolunduğu gibi, başını vermeyen şehidin bu fiil ve hareketi, elbette bir keramettir. Bu keramet de; Hz. Circis'e bahş ve ihsan buyurulan mû'cizenin, ümmet-i Muhammed'de keramet olarak zuhura gelmesidir. Bu keramet, kâtirle savaşan bir şehide verilen derecenin yüceliğine işaret olup, bu ve benzeri daha yüzlerce hadise irfan ve basiret sahiplerinin görüp, bildikleri ve haber verdikleri bir gerçektir. Allah ve din düşmanları tarafından kesilen başlarıni' geri almakla da kalmayan bu yüce şehitler, başsız gövdeleriyle o zâlimlerin canlarını cehenneme göndermişlerdir.

Binaenaleyh, birer aşk şehidi olan ve nefis savaşında can-

larını feda eden Hak velilerine, Allahu talâ'nın bahş ve ih.

san buyurduğu bazı kerametleri çok görmemeli ve bunları onlara Hakkın birer ikramı olarak kabul etmelidir. Din ve millet düşmanları ile yapılan savaşların küçük cihad ve nefis ile mücadelenin ise büyük cihad olduğunu, iki cihan serveri Hadis-i şerifleri ile beyan buyurmuşlar ve biz gafilleri irşâd ederek büyük savaşın kıymet ve ehemmiyetini duyurmuşlardır.

Kaldı ki, Israil oğulları peygamberlerine bahş ve ihsan buyurulan mû'cizelerin, kâ'inatın efendisi olan Habib-i edib-i Kibriyâ'ya, onun velilerine, şehitlerine ve âlimlerine fazlasıyla ikram olunacağı tabii ve âşikârdır.

Atâdır Evliyâ'ullah'a asâr-1 Risâletten, Velâyet tahtgâhında tasarruf yâ Resûlallah...

Aziz kardeşim:

Mü'minlerin ruhları, mübarek günlerin gecelerinde izn-i ilâhi ile dünya semasına gelirler ve evvelce içinde oturdukları evlerin hizasında dururlar. Her ruh, geride bıraktığı yakınlarına ve sevdiklerine acıklı bir sesle yalvarıp niyaz ederler:

— Ey, hayatta olduğumuz müddetçe bize dost görünen eşlerimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz, yeğenlerimiz, oğullarımız, kızlarımız, damatlarımız, torunlarımız... Size bıraktığımız evlerde oturuyor, binbir zahmetle çalışıp didinerek tedarik ettiğimiz eşyaları kullanıyor, tarlalarımızı ekip biçiyor, diktiğimiz ağaçların meyvelerinden yiyor, paralarımızı ve kıymetli mallarımızı dilediğiniz gibi kullanıyorsunuz. Aranızda, acaba bizleri hatırlayıp ananlar var mı? Ne halde olduğumuzu ve neler çektiğimizi düşüneniniz oluyor mu? Evvelce bizler de sizzin gibi idik, yer, içer, güler, söyler, günümüzü gün ederdik. Fakat, günlerden birgün ölüm ansızın geliverdi ve bizleri evlerimizden, barklarımızdan, sevdiklerimizden, tanıdıklarımızdan ayırıverdi. Bugün, berzah âleminde ve âdeta bir hapishanede gibiyiz. Yakın bir gelecekte ölüm sizi de bulacak, sizin de kapınızı çalacak ve sizi de bu zevk ve sefadan ayıracaktır. Sizler de, önünde sonunda bir kale kadar sağlam ve bir hapishane-

den farksız berzah âlemine düşeceksiniz. Acaba, içinizde o korkulu günleri düşünen ve bu düşünce ile bizleri de batırlayan, bizleri şâdetmek için hayır ve hasenâtta bulunan, Kur'an-ı aziyın okuyan ve sevabını bize bağışlayan var mı? Siz bugün bize şefkat ve merhamet ediniz ki, yarın sizlere de şefkat ve ve merhamet edilsin. Allahu talâ'nın affına ve rahmetine mazhar olasınız. Sizi biz büyütmedik mi? Sizin için bir çok fedakârlıklarda bulunmadık mı? Gecelerce sizin için uykusuz kalmadık mı? Yemeyip yedirmedik mi? Giymeyip giydirmedik mi? Sizin de bizim için küçücük bir fedakârlığınız olmasın mı?

Neden cimrilik ediyor ve bizi hatırlamıyorsunuz? Nasıl olsa, bizim halimize düşeceksiniz, bu hale düşmeden hazırlanınız, tedarik görünüz, çetin bir yolculuga çıkacaksınız, yanınızda azık bulundurunuz, ilâç bulundurunuz. Buranın ilâcı, tevhid ile Kur'an-ı Mecid'dir. Buranın nuru muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah'tır. Burada, size yoldaşlık edecek olan salih amelleriniz, hayırlı ve yararlı işlerinizdir. Namazdır, oruçtur, zekâttır, hayır ve hasenâttır. Dikkat ediniz, bizler gibi elleriniz ve ayaklarınız bağlanmadan, ellerinizi Hak rizasına ve ayaklarınızı hayır yollarına kullanınız. Çeneleriniz tutulup kilitlenmeden ALLAH deyiniz, LÂ İLÂHE ILÂLLAH deyiniz, tevhid ediniz, zikrediniz. Elinizdeki mallarınız ve paralarınız başkalarının ellerine geçmeden gönül rizasıyla ve Allah için infak ediniz. Hak rizasını kazanınız. Ey Allah'ın kulları elinizde bulunan mallara ve paralara evvelce bizler sahip idik, tamamı bizim elimizde idi ama, kıyıp Allah yoluna harcayamazdık. Onların hepsini sizlere bırakıp, elde avuçta hiçbir şey olmadığı halde, buraya geldik. Şimdi o mal ve paralar eğreti olarak size geçmiştir. Hesabını biz veriyor ve azabını da biz göriiyoruz. Siz yararını gördünüz, bizler ise zararını çekiyoruz. Bizim halimizden ibret alınız, o mal ve paraları sizler de tıpkı bizim gibi başkalarına bırakacak ve bizim durumumuza düşeceksiniz. Eğreti olan o dünya malını Hak rizasına uygun yerlere harcamazsanız, bizim âkibetimize düşmeniz muhakkak ve mukadderdir. Son pişmanlık fayda etmez, hasret ve nedamete düşer ve perişan olursunuz, aklınızı başlarınıza devşiriniz, biz-

lerden ibret alınız ve bizim uğradığımız hüsran ve zarara sizler de uğramayınız.

Evet kardeşim, ruhlar böyle söylerler ve kendilerine hayır dua edenlere hayır dua ederler, kendilerini hayırla anmayanları ve büsbütün unutanları nefretle yâd ve bed-dua ederler.

Fâni dünya hayatında iken, Allah yolunda bulunmayan gafil mü'minlerin âhiret âlemindeki mahrumiyyet ve nedametlerini bir nebzecik anlatmağa çalıştım. Yakın bir gelecekte bizler de o ebedi âleme göçeceğiz. Sekiz kat hisarla çevrilmiş kalelere sığınsak, demir zırhlarla takviye edilmiş burçlara girsek, ölüm bizleri de bulacak ve hepimizi bu âlem-i şehadetten âlem-i gayba iletecektir. Eğer, ölmek değilde olmak istiyorsak, Allahu tealâ'yı ve Resûl-ü müctebâ'yı sevmeğe, onları kırmaktan, incitmekten emirlerine karşı gelmekten sakınınaga mecburuz. Hakkın emirlerine uyar ve nehiylerinden kaçınırsak, ömr-ü azizimizi boşuna harcamazsak, her nefeste Rabbimizi unutmazsak, ebediyyet âleminde saadet ve selâmete ereriz. Şu halde, daima Hakkı zikredelim ve unutmayalım ki, insan sevdiğini çok zikreder ve hiç unutmaz. Zerre kadar dahi olsa hayra koşalım ve zerre kadar bile olsa şerden kaçalım.

Günahlarımıza ve isyanlarımıza tövbe edelim, istiğfarda bulunalım. Olümün, nerede, ne zaman ve nasıl gelivereceği kestirilemez. Ansızın karşımıza çıkabilir ve dünya misafirleri gibi davet de beklemez. Genç, ihtiyar demez, yaşa başa bakmaz, sırası geleni aldığı emir üzerine fenâ âleminden beka âlemine bir ânda ulaştırır. Gafil olmayalım, boş bulunmayalım, ölüme hazır olalım. Gafillerin elleri ve gönülleri boş, âşıkların ise elleri dolu ve gönülleri hoş olarak ölüme giderler. Tekrar ediyorum: Gafiller ölür, ârifler olur...

HİKÂYE Ehlullah'tan İbn-i Cellâ, Allahu tealâ'ya ruhunu teslim etmişti. Çevresinde bulunanlar, kendisinin gülümsediğini farket-