Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 316–322
ber olarak gönderilen ve Rahmeten-lil-âlemiyn olan iki cihan serverinin amcası oğlu, damadı ve ashabı, ilim şehrinin kapısı, NUR-U VAHID, aşere-i mübeşşere'den olup ve şânında HEL ETÂ sûre-i celilesi nâzil olan Şâh-ı velâyet Hz. Imam-1 Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizle Resûl-ü zişâna mensup diğer velilerden zuhura gelen kerametleri inkâr etmek, iyman ve insaf ehline aslâ lâyık ve münasip değildir.
Evet. Veli'lerin kerametleri Hak'tır.
El-hamdü lillâh ehl-i sünnet mezhebindeniz ve bu itibarla itikadımız tam, kâmil ve temiz bir itikattır. Onun için, israr ediyor ve diyoruz ki, Veli'lerin kerametleri Hak'tır ve gerçektir. Inkâr edenlerin ise, halleri ve âkıbetleri harap ve vahimdir.
Kişi, insafı elden ve tevhidi dilden bırakmamalı ve muhabbeti gönülden aslâ çıkarmamalıdır. Kabre yönelen tabutta, cenazeden başka çok şeyler yüklüdür. Amma, görenedir görene!..
Köre nedir, köre ne?
HÎKÂYE Gaziantep'te YUH BABA diye anılan ve tanınan bir eskici varmış. Bu zat, dükkânının önünden geçirilen cenazenin kim olduğunu sorar, eğer ölen salih bir müslüman ve kâmil bir mü'min ise, yüksek sesle:
— Mevlâ rahmet eyleye... Menzili mübarek ola!.. diye uğurlarmış.
Eger, ölen kişi kötülükleriyle nam salmış, âsi ve günahkâr ise veya dindar gibi göründüğü halde, gizli gizli günah işleyen bir riyakâr ise, onu da yine yüksek sesle:
— Yuh onun ervahina!.. diye uğurlarmış.
Bu yüzden de asıl adı unutulmuş ve lâkabı YUH BABA olarak kalmış. Birgün, şehrin ileri gelenlerinden âsi ve günahkâr birisi vefat etmiş, tabutu kalabalık bir cemaatle Yuh Baba'nın dükkânının önünden geçirilirken, hazret âdeti üzere kim olduğunu sormuş ve kimliğini öğrenince de korkunç bir na'ra atarak:
— Yuh onun ervahına!.. diye haykırmış.
Cenaze sahipleri kendisini dövmeğe teşebbüs etmişler, fakat cemaatten akıllı uslu kimseler araya girmiş ve Yuh Baba'nın meczup olduğunu, onun sözlerine aldırış edilmemesi gerektiğini söyleyerek ortalığı yatıştırmışlar. Lâkin, ölenin küçük oğlu kendi kendisine ahdetmiş ve içinden:
— Şu eskicinin geberdiğini duyunca ahdım olsun, ben de onun tabutunun arkasından bir YUH çeker ve babamın intikamını alırım, demiş...
Her fâni gibi Yuh Baba da Hakka yürümüş, cenazesini üstleri başları harap ve fakat içleri mâ'mur bir kaç yakını ebedi istirahatgâhına götürürlerken, intikam almağa ahdeden delikanlı oturduğu kahveden görmüş, sorup kim olduğunu da öğrenmiş ve ahdını yerine getirmek üzere yerinden fırlayarak, çevrede yankılar yapan korkunç bir haykırışla:
— Yuh onun ervahına!.. diye bağırmış.
Bu nâ'ra üzerine, sanki cenazeyi taşıyanların ayakları yere çakılmışcasına oldukları yerde kalmışlar ve bir adım bile.
ileri atamamışlar, bu sırada tabutun kapağı kalkmış, YUH BA- BA sağ eliyle kefenin yüzünü örten bölümünü açarak bu hali korku ve dehşet içinde seyreden delikanlıya cevap vermiş:
— Eğer, ben de senin baban gibi huzur-u Hakka gidiyorsam yuh olsun benim ervahıma, eğer baban gibi müflis olarak gitmiyorsam, yuh olsun senin de, babanın da ervahıniza!..
diye seslenmiş ve cemaatine kendisini hemen oracığa defnetmelerini söyledikten sonra, kefenini örtmüş ve tabutuna girmiş...
Vasiyyeti üzerine kendisini aynı yere defnetmişler. Kabrinin, Gaziantep'te hâlâ bulunduğunu oralı bir din kardeşimden öğrendim.
HIKÂYE Seyyid-üt-tâ'ife şeyh Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruh hazretlerinin dostlarından birisi öldü, daha doğrusu oldu. Hazret-i şeyh, kendisini yıkarken, o zat onun parmağını tuttu. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri sordu:
— Yahu, kabre varmadan, kabirden kalkmadan dirilmek olur mu?
Allah dostu, kendisine şöyle cevap verdi:
— Ey Cüneyd!.. Bilmezmisin ki, biz Allah dostlarına ölüm yoktur. Biz, bir evden başka bir eve göçeriz, daha doğrusu kira evinden kendi mülkümüz olan haneye naklederiz. Iki cihan serverinin: (El-mü'minûne lâ yemûtune bel yenkılûne fi dâr-il fenâ'i ilâ dâr-il bekâ) buyurmuş olduklarını bilmiyor musun?
Zâhir olsa maye-i bâtında zâtı âşıkın, Aşk ile tathir olur zâhir sıfatı âşıkın, Can verip canâna ermiştir hayat-ı vuslâta, Üstad-ı Hızırla olmaz mı Memâtı âşıkın...
HİKAYE Allah dostlarından bir âşık vardı. Dünyanın alâyişinden nefs-i şeytanın arzu ve hevesinden ve bu cihanın şehvet ve hevâsından el çekmiş, nefs-i emmâresiyle cihad-ı ekber ederek tenha bir köşede tefekkür deryasına dalmıştı. Başını tedebbür dizine koymuş, Rabbine ibadet ve t'atle, sabır ve kanaatle hemhal olmuştu.
Kendisine, ga'ib âleminden bir nidâ geldi:
— Ey âşık-ı didârım olan kulum!.. Kalk, şu karşıdaki harabeye git, orada dostlarımdan birisi vefat eyledi, o dostumun gaslini. teçhiz ve tekfinini yap, namazını kıldır ve kendisini defnet...
Bu emr-i ilâhi üzerine o zât-1 akdes, yanına gerekli teçhiz ve tekfin malzemesini alarak tarif olunan yere gitti. Kapıya varınca gördü ki, harabe gayet karanlıktır. Selâm verdi ve girmek için ruhsat istedi, bir ses selâmına mukabele ettikten sonra:
— Ey Allahu talâ'nın gönderdiği zât sabreyle!..
Içeride kendisinden önce gelmiş birisinin bulunduğunu zannetti, biraz durup dinledi, hiçbir ses ve hareket duyulmuyordu. Bu iş, şeytanın bir hiylesi olabilir miydi? Öyle ya, kulu
ibadetinden alikoyan ancak şeytan olabilirdi. Fakat, merakını yenemedi ve hazır gelmişken içeriye girip bakmayı düşündü ve besinele-i şerite çekerek harebeye girdi.
O Allah dostu, o vahşet ve kimsesizlik şenliğinde toprak üstüne düşmüş yatıyordu, başının altında yastık yerine bir kerpiç bulunuyordu. Durumuna göre canını canânina teslim etmişti. Aldığı emri yerine getirmek üzere gerekli hazırlıkları yaptı, o Allah dostunu bir tahta üzerine yatırarak yıkamağa davrandı, o ânda vuslât zevkiyle sermest olan zât mübarek gözlerini açtı, kendisine hizmete gelen zâtın yüzüne baktı ve gülümsedi. Kendisini gasletmeğe hazırlanan zâtın hayreti artmış, eli ve ayağı titremeğe başlamıştı. Şimdi ne yapmalıydı?
Şaşkın ve mütereddit düşünürken, o mübarek zât kendisine hitap etti:
— Ey Rabbimin beni teçhiz ve tekfin için gönderdiği Hak yoldaşım, korkma ve şaşırma!.. Yaklaş ve aldığın emri yerine getir, teçhiz ve tekfinimi tamamla ve beni yerime ulaştır!..
Kendisine hizmete gönderilen zât sordu:
- Ey aziz, lûtfedip haber veriniz, öldükten sonra nasıl dirildiniz ki benimle böyle söyleşebiliyorsunuz?
Hazret, yattığı yerden cevap verdi:
— Ey benim kardeşim, bilmez misin ki, Hak dostları ölmezler. Bir saraydan bir saraya naklederler. Mâlik-elmülk olan Allahu azim-üş-şân nasıl dilerse öyle olur. Bazı kullarını dünya hayatında padişah, paşa, bey veya hâkim görevleriyle halkın işlerine hâkim kılar amma, bu görevlerini hayra kullanruazlarsa âhiret hayatında da onları mahkûm eder. Hâlık-ı â'zamı halkın tanıyıp bilmesi başka nasıl mümkün olur? Dünyaya hükmedenlerden bazıları, âhirette hâkim-i mutlâk huzurunda muhakeme olunurlar ve cezayı sezâlarını bulurlar, dedi.
Seyyia Seyfullah kuddise sırruh ne güzel buyurmuşlardır:
Biz âşıkız, biz ölmeyiz;
Çürüyüp toprak olmayız, Karanlıklarda kalmayız, Bize leyl-ü nehâr olmaz...
Seyyid Nesiri hazretleri de, şu güzel nutukları ile bizi te'yid buyurmaktadır:
Aşk ehli ölmez, yerde çürümez;
Yanınayan bilmez, ateş-i aşka...
HİKÂYE Koca Mustafa Paşa şeyhi ârif-i billâh ve vasıl ilâllah Esseyyid Eş-şeyh Riza efendi kuddise sırruh hazretlerinin, mübarek naaşı yıkanıp kefeni sarılırken, başını kefeninden çıkararak, etrafına bakındığını ve orada hazır bulunan ıhvan ve cemaatini eliyle selâmlayarak ELVEDÂ ettiğini ve sonra yine mübarek gözlerini kapattığını, müşârünileyhin teçhiz, tekfin ve hizmetinde bulunan veli-ni'metim, mürşidim, azizim Fahri efendi kuddise sırruhtan dinlemiştim.
Talebelik yıllarımda, Sahaflar çarşısindan geçerken, (KA- BİR AZABI) adında bir kitap satıldığını görmüş ve bir nüsha da ben satın almıştım. Bazı kıt ve kısır görüşlü, mâ'neviyyat ve mukaddesat yoksulu densizler o devirde din ve dinle ilgili herşeyle alay ediyorlardı. Bunun için, o kitabı satın alırken, maksadım yine hangi densizin kabir azabını inkâr ettiğini ve nasıl bir lisan kullanılmış olduğunu öğrenmekti. Kitabı, dikkat ve ibretle okudum. Daha ziyade içtimai konuları ele alan kitapta kabir azabı, ölmedikleri halde, öldüğü zanniyle diri diri kabre gömülen ve orada feci şekilde can veren Istanbul halkından bazılarının hazin hikâyeleri anlatılıyordu. Bir ölü bekletme yeri yapılmasını ve ölenlerin hiç olmazsa yirmi dört saat müddetle orada bekletilmelerini öğütlüyordu.
Asıl hazin olan yönü şudur ki, yukarıda anlattığım Koca Mustafa Paşa şeyhi Riza efendinin de ölmeden diri diri gömüldüğünü ve şeyhin yıkanıp kefenlendikten sonra etrafina vedâ selâmı verdiğini açıklıyor ve cahil halkın bunu şeyhin kerameti zannederek bu feci âkibetine göz yumduklarını ileri sürüyordu.
Bu hususu şeyhime arzederek, fikir ve kanaatini sorduğum zaman bana şöyle buyurmuşlardı:
- Kitabın müellifi, velilerin kerametini halkın felâketi ile karıştırmış olacak. Zira, sana daha önce de anlattığım gibi ben Şeyh Riza efendinin gaslinde, teçhiz ve tekfininde bizzat hazır bulundum. Kendilerini doktor muayene etti ve hazretin Hakka kavuştuğuna dair rapor da verdi. Ancak bundan sonradır ki, şeyh yıkandı, kefenlendi ve bu sırada mübarek gözlerini açtı ve kefenini aralayarak halka temennâ ederek vedâ etti.
Tekrar doktor getirerek muayene ettirdik ve kırk sekiz saat önce Hakka intikal ettiğine dair raporla defnine ruhsat verdi ve hattâ bizlere çıkışarak (Kendisini neden rahatsız ediyorsunuz?) dedi.
Insan ölmez kardeşlerim, ölümü tadar... Ama, kimisi acı kimisi tatlı bulur da yine de herkes ölümün tadını tadar. Unutma, ölen hayvan imiş, Şeklen insan yaratıldığımız gibi, Allah boyası ile boyanırsak, içimiz de dışımız da nur olur. Âdem oğlu Âdem oluruz...
Kalini hâl eyle zâhit, ehl-i tevhid olagör;
Zât-ı mutlâktır garaz, ihfâ eyle izhârdan;
Rehber-i tevhid ile seyret hakayık âlemin, Hissedar-1 itibar ol Yâ Ul-ilebsâr'dan..
HİKÂYE Şehzadebaşındaki Ferah tiyatro ve sinemasının arkasındaki konakta, Viyana sefiri Galip paşanın kerime-i muhteremesi Güzin hanımefendinin dadısı Kadiri tarikat-i aliyyesinden siyahi ve âşıka bir hatun olan Zeynep hanım vardı. Zeynep hanım, köle olarak getirilmiş, Galip paşa tarafından satın alınmış ve yıllarca konakta hizmet etmişti. Bu arada, Güzin hanım dünyaya gelince onun dadısı olmuş ve kendisini büyüt- Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 21
müştü. Zamanla, azad edilen Zeynep hanım ihtiyarlayıp işe yaramaz hale gelince, Güzin hanım onu tekrar konağa alınış ve kendisine büyük hizmet ve emekleri geçen bu saliha kadına cidden sahip çıkmıştı. Güzin hanımefendi, Arapça ve Farsçaya vakıf olduktan başka, Ingilizce ve Fransızcayı da ana dili gibi konuşur münevver bir hanımdı. Doğu ve batı kültürüne hakkıyle vakıf bulunduğu halde, Türklüğünü kaybetmemiş, tam bir müslüman, temiz ve çok nazik bir insandı. İhtiyar Zeynep kadına annesi gibi saygı ve sevgiyle bakar, bir dediğini iki etmezdi.
Ailem vasıtasiyle, Güzin hanımefendi ile tanışmak şerefine nail olmuştum. Hattâ, bir kaç defa konağa giderek Zeynep bacıyı ziyaret etmiştim. Bacı da fırsat ve imkân buldukça fakirhaneyi teşrif ederdi.
Zeynep bacı, Güzin hanımefendiye emr-i hak vaki olduğu takdirde cenaze namazını fakirin kıldırmasını rica ve vasiyyet etmiş imiş. Bir defasında bana:
— Efendi, Zeynep hanım cenazesinde hazır bulunmanı ve namazını senin kıldırmanı rica ediyor, diye bu vasiyetini tebliğ etmişti.
Birgün, Zeynep bacının göçtüğü ve beni konaktan bekledikleri haberi geldi. Nefes nefese konağa vardığımda, cenazenin yıkanmış ve götürülmüş olduğunu gördüm. Bazı hanımlar, gasledildiği taşlığı temizliyorlardı. Cenazesinin Fatih cami-i şerifinden kaldırılacağını öğrenerek oraya koştum. Musallâda bir kaç cenaze vardı ve birisi de bizim Zeynep bacı idi.
Diğerlerinin namazları kılındıktan sonra, Zeynep bacının cenaze namazını kıldırmak üzere tabutunun önünde durduğumda, sandukadan siyahi lehçesiyle:
— Allah... Allah...
denildiğini duydum. Namazda olduğum için, lâfza-i celâlin nereden geldiğini kestiremedim. Tezkiyeler de yapıldıktan sonra, herkes cenazesini omuzlarına aldığı sırada bir kalabalık zuhura geldi ve sordular:
— Zeynep hanımın cenazesi hangisidir?