Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 277–284
— 277 _ böyledir, emr-i peygamberi böyledir. Tekrar ediyorum, hürriyet ve istiklâlinden mahrum edilmiş bir ülkede cuma namazı kılınmaz, hacca gidilmez. Hürriyet ve istiklâlinden mahrum edilmiş bir ülkede, şeref ve haysiyet sahibi bir insan olarak yaşanamaz.
Bayrakları, bayrak yapan üstündeki kandır;
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa VATAN'dır...
Ölümden korkmayalım, nasıl olsa önünde sonunda öleceğiz. Yabancı propagandacıların, din ve millet düşmanı yaygaracıların gayret ve faaliyetleri boşunadır. Türk yurdu, kıyamete kadar müslüman Türk milletinin elinde ve hâkimiyyetinde kalacak ve bizden sonra gelenler, gerektiğinde bizim akıtacağımız şerefli kanlarla bu aziz yurtta şanlar ve şerefler içinde yaşayacaklardır. (Ne yaparız? Nasıl ederiz?) kuruntusu ve kaygusu içimize düşmemelidir:
Ölmez bu vatan, farz-1 muhal ölse de hatta;
Çekınez kürrenin sırtı bu tabut-u cesimi...
İstiklâl savaşına girerken, yabancı yardımına mı güvendik? Neyimiz vardı? Silâhımız elimizden alınmış, tersanelerimize ve bütün askerî tesislerimize el konulmuş, aç ve susuz bırakılmıştık. Ama, bizden kat kat üstün din ve millet düşmanlarını elbirliği, gönül birliği, iyman birliği sayesinde vatanın harim-i ismetinden kovduk ve çıkardık. Birbirimizi sever ve sayar, birbirimizi tanır ve tamamlar, birbirimiz için yeri ve sırası gelince ölmesini bilirsek, karşımızda durabilecek duşman yoktur. Allahu talâ'nın nusret ve inayeti ve Resûl-ü müctebânın himem-i ruhaniyyeti ile, hepsini bozguna uğratır ve darmadağın ederiz.
Onun için, din ve millet düşmanlarıyla cihadda en mühim unsur, Allahu azim-üş-şâna tam ve kâmil bir iyman ile bağlanmak, ona dayanmak ve güvenmek, emir ve kumanda mevkiin-
de bulunan kumadanların emirlerine aynen ve harfiyyen itaat ve riayet etmektir. Din ve millet düşmanlarının sayıca kalabalık olmaları, daha üstün ve tesirli harp malzeme ve teçhizatına malik bulunmaları, haksız dâ'valarında birbirlerini desteklemeleri ve bir bâtıl etrafında birleşmeleri aslâ mühim değildir.
Allah azze ve celle, zâlimlerin ve kâfirlerin ittifaklarını bozmakta, ehl-i iyman için tasarladıkları hiyle ve desiseleri kendi başlarına döndürmekte kudret ve azamet sahibidir. Zira, zâlimleri sevmez ve zâlimlere hiçbir surette yardım da etmez.
Unutma ki, Allahu tealâ hiyle yapanların en hayırlısıdır. Düş man propagandası, kâfir yaygarası seni yıldırmasın aziz kardeşim. Şeytanın ve düşmanın safsata ve palavralarına sakın inanma!.. İnsanları aldatan ve Hak yolundan azdıran şeytan ile insan şeytanları olan dinsiz ve iymansız düşmanların, ehl-i iymana yönelen ve yönelecek olan şerlerini def'etmesi için Cenab-ı kadıyyül-hâcâta daima niyazda bulun ve de ki:
— Ey mü'min kullarına nusret ve inayetini hiçbir zaman esirgemeyen ulu Allah!.. Kalplerimizi, iymanda daim ve kulluğunda kaim eyle.. Dalâlet ehlinin sapıklıklarından ve azgınliklarından, biz mü'minleri koru ve kurtar, din ve millet düşmanlarını her zaman ve heryerde kahr-u perişan eyle... Ehl-i iymana, ehl-i tevhide zarar verenleri, beşikteki müslüman Türk bebeğinden ak saçlı nineye, ak sakallı dedeye kadar bütün bir Türk müslüman köyünü topyekûn şehit ederek buldozerlerle çukurlara gömenleri ilâhi adaletinle tecelli buyurarak cezasız bırakma... Kara, deniz ve hava ordularımızı, şerefli kumandanlarımızı, şanlı asker evlâtlarımızı daima düşmanlarına karşı mansur ve muzaffer eyle... Din ve millet düşmanlarıyla mallarıyla, canlarıyla, dilleriyle ve kalemleriyle mücahede edenleri iki cihanda aziz eyle yâ Rabbil...
Sıdk ile terkedelim her emeli, her hevesi;
Kıralım hâ'il ise azmimize ten kafesi, İnledikçe eleminden vatanın her nefesi, Gelin imdada diyor, bak budur Allah sesi...
Bize gayret yakışır, merhamet Allah'ındır;
Hükm-ü âti ne fakirin, ne şehinşâhındır;
Dinle feryadını ki, terceme'i âhındır;
İnledikçe bak ne diyor vatanın her nefesi...
Mahveder kendini bülbül bile hürriyet için, Çekilir mi bu belâ, âlem-i pür-mihnet için, Din için, devlet için, zulüm gören millet için;
Azme hâ'il mi olurmuş bu çürük ten kafesi...
Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ Sen-Ben;
Bize bu hal ile bizden büyük olmaz düşman, Düşman karşısında Allah için ey ehl-i vatan, Yetişir, terkedelim gayri hevâ-vü hevesi...
Kurtuluş savaşında ve Kıbrıs barış harekâtı sırasında, milli birlik ve beraberliğin en parlak ve muhteşem örneğini veren müslüman Türk milleti, içeriden ve dışarıdan türlü hiyle ve desiselerle bizi bölmek ve parçalamak isteyen ve bu uğurda mazbuhane gayretler ve servetler sarfeden din ve millet düşmanlarına karşı elbirliğiyle, gönül birliğiyle karşı koymak ve savaşmak zorundadır. Aramızda bölüşemediğimiz, paylaşamadığımız nedir? Bir takım karışık ve karanlık oy hesapları ile milletin birlik ve beraberliğini bozmağa ve müslüman Türk milletini sağcı, solcu, ilerici, gerici, tutucu, devrimci gibi ne idüğü belirsiz, yönsüz, amaçsız kamplara bölüp parçalamağa kimsenin hakkı yoktur. Bir yandan fikir hürriyetini, düşünce özgürlüğünü savunacaksın, öte taraftan Allah diyeni gerici diye suçayacaksın, olmaz böyle şey!.. Sen Karl Marks'1, Lenin'i, Mao'yu sevecek ve öveceksin, ben âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-ü zişâna gönül vermişim diye beni töhmet altında bırakacaksın, nerede kaldı senin fikir hürriyeti koruyuculuğun, nice oldu senin düşünce özgürlüğü savunuculuğun? Sen, viskiyi çekip, Amerikan sigarasını tüttürerek komünist enternasyonali şarkısını bir ağızdan söyleyeceksin, ben tevhid çekince, Allah,
lâ ilâhe illâllah deyince karşıma dikileceksin? Nerede kaldı insan hakları, nereye gitti üzerine titrediğin 1961 anayasası?
Yok yok kardeşim, tuttuğun yol yol değildir. Bu kafayı bırak, bak düşman çevremizi kuşatmış. Bir Kıbrıs barış harekâtı bize ne gerçekleri açıkladı. Nice dost bildiklerimizin çirkin ve iğrenç yüzleri meydana çıktı. Yüzde bin haklı olduğumuz Kıbrıs dâvâsı Birleşmiş Milletlerde görüşülürken, senin pek özendiğin ve imrendiğin komünist ülkelerden hangisi:
— Türkiye haklıdır!.. diye lehimize oy verdi?
Uç buçuk Amerikalı'yı kurtarmak için filolar, uçak gemileri gönderen Amerika ve Ingiltere, yıllardır Kıbrıs'ta Türk kanı dökülürken seyirci kalmadı mı?
Biz, kendimize ve birbirimize güvenmeğe, Allahu tealâ'ya can ve gönülden bağlanınağa ve ancak ona dayanmağa mecburuz. Şeri'at, şeri'at diye küçümsediğin ve aklınca hor görmeğe yeltendiğin Allah kanunu olmasa, bir çoklarının leşleri ya suya atılır veya yakılırdı. Cenazeleriniz bile inanmadığınız ve alay ettiğiniz islâm şeri'ati ile kaldırılıyor ve insan muamelesi görüyor.
Evet, bu kafayı bırakmak zorundayız. Birbirimizi sevip saymadıkça, karşılıklı hak ve menfaatlerimize saygı duymadıkça, bu bâdireden kurtulamayız, mutlu olamayız ve Allah korusun günün birinde zâlimlerin ve kâfirlerin esiri ve kölesi haline gelir, zillet ve sefalet içinde tarih sahifelerinden silinir ve gideriz.
Durur ahkâm-ı nusret ittihad-ı kalb-i milletten, Çıkar âsâr-ı rahmet, ihtilâf-ı re'yi ümmetten...
Gerçek demokrasinin târifi işte budur. Milletçe birlik ve beraberlik içinde bulunacağız ve anlaşmazlıklarımız ancak ve yalnız vatanımızın ve milletimizin hayrına ve yararına ileri sürülen değişik fikirlerin birleşip uzlaştırılması istikametinde olacaktır. Yoksa, herkes kendi düşüncesini doğru bilir ve bütün bir milleti o istikamete çekmeğe yeltenirse, buna demok-
rasi değil buna anarşi denir ve bundan da herkesten çok din ve millet düşmanları faydalanır.
Hemen ilâve etmek yerinde olur ki, Yunan siyaset adamları da bütün dünyayı ayağa kaldırmak ve aleyhimizde bir karar aldırmak için, bizde iç çekişmelerin, sen - ben çatışmalarının en ziyade kızıştığı bir dönemi seçmekle bu görüşümüzün doğruluğunu ortaya koymuştur. Aynı hal geçmişte de aynen böyle olmuştur. Ittihat ve terakki ile Hürriyet ve i'tilâf partileri çekişmeyi ve didişmeyi o derece ileri götürmüşlerdi ki, iç ve dış din ve millet düşmanları böylesine zayıf bir zamanımızdan cidden yararlanmışlar ve maksatlarını gerçekleştirmişlerdir. Aynı hatayı tekrarlamak, denenmiş ve kötülüğü görülmüş bir mes'eleyi bir daha tecrübeye kalkışmak akıl kârı değildir, milletimizin ve memleketimizin zararına tamir edilemeyecek ağır sonuçlar doğurabilir.
Buna mukabil, Allah ve Resülüne iyman eder, tam ve kâmil mâ'nadâ hakka teslimiyyetle tevekkülde bulunursak, ilâhi nusret ve inayet mutlâka tecelli ve tezahür edecektir. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri böyle vâ'detmiştir ve o aslâ vâ dinden dönmez:
iligis lEölîs Ve men nasru illâ min indillâh-il aziz-il-hakiym...
Âl-i-Imran: 120 (Yoksa, yardım ancak hükmünde yegâne galip ve hakim olan Allahu azim-üş-şân tarafındandır.)
Evet, gerçek yardım ancak ve yalnız her emrinde aziz, her hükmünde galip olan, her şeyin sırrını ve hikmetini hakkıyle bilen Allahu zül-celâl vel-cemal hazretlerinin ind-i mâ'neviyyesindedir. Allahu tealâ, dilediği kavmi ve milleti, ne kadar kuvvetli olursa olsun mağlûp eder, dilediği kavmi ve milleti de ne kadar kuvvetsiz olursa olsun galip kılar. Galibiyyet veya mağlûbiyyet kuvvetlide veya zayıfta değil, Mevlâyı müte'al hazret-
lerinin kudret ve kuvvetindedir. Zâhiren, sayıca üstün ve silâh ve teçhizat bakımından daha kuvvetli olanların mutlâka galip gelmeleri iktiza etseydi, kurtuluş savaşında Anadolu'muza saldıran irili ufaklı haçlı ordularının müslüman Türkleri silip süpürmeleri gerekirdi. Binaenaleyh, askerinin çokluğuna, silâh ve harp malzemesinin üstünlüğüne mağrur olmak, mağlûbiyyete yol açan bir hata olduğu kadar, elde fırsat ve imkân varken orduları en modern ve üstün harp vasıta ve teçhizatı ile donatmamak o derece yanlıştır. Zira, El-Enfâl sûre-i celilesinin 60. âyet-i kerimesinde Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri:
(Düşmanlarınıza karşı, gücünüzün yettigi kadar, kuvvet ve harp teçhizatı ve cihad için besili atlar hazırlayın..) buyurmaktadır. Böyle bir harp hazırlığının şart olmasına rağmen, yine de mağrur olmamak ve Allahu tealâ'ya güvenmek, ondan yardım ve zafer dilemek gerekir.
Huneyn gazasında din ve millet düşmanları dört bin nefer kadardı. Buna karşılık mü'min mücahitler on iki bin kişiydi.
Bu üstünlüğü müşahede eden Seleme ibn-i Selâmet-ül-Ensâri radıyallahu anh-ül Bâri:
— Yâ Resûlallah! dedi. Bugün, el-hamdü lillâh düşmanlarımızdan çok kalabalığız. Bu sebeple, mağlûp olmamıza imkân ve ihtimal yoktur.
Resûl-ü-zişân efendimiz, Seleme'nin bu sözünden hoşlanmamıştı. Seleme de hatasını anlamıştı ama, elden ne gelirdi?
Bir defa yanılmış ve söyleyivermişti. Netekim, bu sözün Allahu tealâ katında ne kadar çirkin olduğu tezahür etmiş; düşman askeri ansızın yaptığı bir hücumla bozguna sebep olmuş ve herbiri on kâfire bedel olan islâm askerleri birer tarafa dağılmışlardı. Bu, Allahu tealâ'ya değil, askerin çokluğuna güvenmenin bir cezası idi. Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz, yanlarında bulunan amcalarına rica ettiler:
— Askerlerimize seslen, beni bırakıp nereye kaçıyorlar?
Gerçekten, din ve millet düşmanları Resûl-ü müctebâ'nın etrafinı sarmışlardı. Ashab-ı kirâmdan bazıları, iki cihan serverinin yaralanmamaları için önünde durmuşlar ve kendisini
korumağa çalışmışlardı. Bu arada, düşman tarafından vurulan bir kılıç darbesiyle bu muhafızlardan Talha radıyallahu anh yaralanmış ve kolu çolak kalmıştı. Hz. Abbas radıyallahu anh dağılıp kaçışan islâm askerlerini toplamağa çalışırken, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Rabbine niyazda bulunuyor ve islâm askerinden nusret ve inayetini esirgememesini diliyordu:
— Ey Allah'ım!.. Bizleri şeref-i islâm ile müşerref kıldın, kâfirlerle cihad etmemizi emir ve irade buyurdun. Sana, hamd-ü senâlar ederiz. Düşmanlarımızdan şikâyetimiz yoktur, ancak zât-1 ecelli â'lâdan yardımını niyaz ediyoruz, diyerek mübarek ellerini dergâh-ı bârigâh-ı ahadiyyete açmış yalvarıyordu. İşte, o zaman islâm erleri derlenip toparlandılar, düşman karşısında saf teşkil ettiler ve değişik rivayetlere göre semadan beş bin ile sekiz bin arasında melek nâzil olarak islâm mücahitlerine yardımcı oldular ve neticede din ve millet düşmanları tamamen mahv ve perişan oldular ve islâm mücahitleri büyük bir zafer daha kazandılar:
6Ck·$2ÜK Lekad nasarakümüllâhü fi mevâtine kesiyretin ve yevme Huneyn iz â'cebetküm kesretüküm felem tugni anküm şey'en ve dâkat aleyküm-ül-ardü bimâ rehubet sümme velleytüm müdbiriyn. Sümme enzelâllahu sekiynotehu alâ Resûlihi ve alel-mü'miniyne ve enzele cünuden lem terevha...
Et-Tövbe: 25 - 26 (Yemin ederim ki, Allahu tealâ bir çok savaş yerlerinde ve Huneyn günü size yardım etti. O vakit, çokluğunuz size u'cub
vermişti, fakat inen ilâhi kazadan bir şey giderememişti. Sonunda bozguna uğramış ve düşmana arkanızı dönerek kaçmıştınız.
O bozgundan sonra Allahu tealâ, Resûlü ile mü'minlerin üzerlerine sekinetini ve rahmetini indirdi ve meleklerden görmediğiniz ordular gönderdi.)
Allahu azim-üş-şân, bu âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:
Ey mü'minler!.. Rabbiniz, sizlere bir çok savaşlarda olduğu gibi Huneyn gazasında da yardım etti. O gün, sizler sayıca üstün olmanızdan gururlanmış ve Rabbinize değil, bu üstün lüğünüze güvenmiştiniz. Gördüğünüz gibi bu sayı üstünlüğünün sizlere hiçbir yararı olmadı. Çokluğunuz, düşmanlarınızı def'etmeğe kâfi gelmedi. O koca savaş alanı size dar geldi, bozguna uğradınız ve düşmanlarınıza sırt çevirerek herbiriniz birer tarafa dağıldınız. Fakat, Habib-i edibim ve yanında bulunan bazı kullarım düşman karşısında dimdik durduklarından, gerek onların ve gerekse kaçışanların kalplerine sükûnet bahşettik, korkularını def'ettik, cesaretlerini toplamalarını sağladık ve mutlâka zafere ulaşacaklarını kendilerine telkin eyledik.
Gözlerinizle görmeniz mümkün olmayan melekleri imdadınıza göndererek düşmanlarınızı yendirdik ve sizleri galip kıldık.
in yansurkümüllahü fela galibe leküm ve in yahzülküm femen zellezi yansuruküm min bâ'di ve alâllahi fel-yetevekkel-il mü'minin..
Âl-i-imran: 160 (Allahu tealâ, size yardım ederse size kimse galip gelemez ve yenemez. Eğer, yardımsız bırakırsa, ondan başka size kim yardım edebilir? O halde, mü'minler ancak ve yalnız Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerine tevekkül etsinler.)