Ara
Menü

Sayfalar 270–276

1.695 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 270–276

ederken, katlolunmayı, sonra tekrar dirilmeği, tekrar katlolunmayı ve tekrar dirilmeyi diler ve defalarca şehit düşmeyi isterdim. Şehitlik rütbesini ihraz etmeğe bu derece arzu ve muhabbet ederdim.) buyurmuşlardır.

Gerçekten, Resûl-ü zişânın bu arzusu yerine gelmiş ve zât-ı risaletpenahileri zehirlenerek şehitlik rütbesini ihraz buyurmuşlardır.

Ashab-ı kirâmdan bir zat sordu:

— Yâ Resûlallah!.. Allahu tealâ korusun ama, gazada zât-i risaletpenahilerine herhangi bir zarar erişebilir. Acaba, siz bizzat gazaya teşrif buyurmasanız ve bizleri gönderseniz olmaz mı?

Iki cihan serveri saadetle şu cevabı verdiler:

— Ey ashabım ve ümmetim!.. Bir kişinin üzerinde gaza alâmeti bulunmaksızın âhirete intikal etse, yarın rûz-i cezada ve mahkeme-i kübrâda huzur-u Rabbil-âlemiyne öylece varmak, o kul için büyük bir noksanlık olur. Üzerimde, gaza alâmeti bulunmaksızın huzur-u Kibriyâ'ya varmak istemediğim için bizzat cihada iştirak ediyorum.

Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Hâlık efendimiz buyurmuşlardır ki:

— Ey benim ashabım! Bilmiş olunuz ki, Uhud gazasında şehit olan kardeşlerinizin mübarek ruhlarını, Kadir-i Kayyûm olan Allah azze ve celle, bir takım yeşil kuşların sırtlarına yükledi ve o kuşlar onların mübarek ruhlarını cennetin ırmaklarına götürdüler, cennet ağaçlarının meyvelerinden ikram ettiler ve daha sonra götürüp arş-ı â'lânın altında asılmış bulunan altun kandilleri kendilerine köşk edindiler ve orada sâlin oldular.

Bu ilâhi ikram ve iltifata nail olan şehit ruhları niyaz ettiler:

— Yâ Rabbel-âlemiyn!.. Bu ikram ve iltifatını, dünya hayatında kalan kardeşlerimize de lûtfen bildir ki, harpte şehit olmaktan çekinmesinler ve korkmasınlar.

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri buyurdu:

— Ey benim yolumda ve benim rizam için canlarını ve başlarını feda eden şehit kullarım!.. Habib-i edibime bir âyet-i kerime inzâl ederek sizlerin nail oluğunuz saadeti, gördüğünüz ikram ve iltifatı dünya hayatındaki kardeşlerinize duyuracağım. Sizlerin mazhar olduğunuz ilâhi ihsanlarımın yüceliğini ve niceliğini bütün cihana ilân ve beyan buyuracağım.

Al-i-Imran sûre-i celilesinin 169. âyet-i kerimesi olan, yukarıda me'al-i münifini açıkladığımız: (Allah yolunda ölenleri, ölüler zannetmeyiniz. Onlar, Rableri indinde diridirler ve cennet ni'metleriyle rızıklanırlar. Allahu talâ'nın mahzâ fazl-ü kereminden onlara bahş ve ihsan buyurduğu şeref ve ni'metlerden sevinç içindedirler. Ve henüz şehit olmamış, kendilerinden sonraya kalan arkadaşlarına, nail oldukları saadetle kat'lyyen korku ve üzüntü olmadığını müjdelemek ve tarif etmek isterler) hükm-ü kerimi nâzil oldu.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

(Şehit olan kimse, katlolunmanın elem ve acısını, bir çimdik acısı kadar duyar.) buyurmuşlardır.

Diğer bir Hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

(Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri buyurur ki: «Şehit olan kulumun halifesi olarak, onun geride bıraktığı ehl-i iyâline ve evlâdına tekeffül eder ve onları rızıksız ve nafakasız bırakmam. Her kim, bir şehidin geride bıraktığı ailesini razı kılarsa, muhakkak ki beni de razı eder. Şehidin aile ve evlâdına ihanet eden, inciten ve darıltan da bana ihanet etmiş ve beni incitmiş ve darıltmış olur. Beni kıran ve darıltan ise gazabıma uğrar ve gazabıma uğrayanın yeri de cehennemdir.)

Ey âşık-ı sadık!..

Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ'ya, kıyamet ve âhirete iyman eden ehl-i aşka yakışan ve lâzım olan, malıyla, canıyla, diliyle ve kalemi ile din ve millet düşmanları ile, son meteliğine, son damla kanına kadar mücadele ve mücahede etmek, mâ'neviyyât ve mukaddesâtı uğrunda ve insanlık ideali yolunda onlarla korkmadan ve çekinmeden çarpışmaktır.

Mü'minler, ölümden aslâ korkmazlar. Sırası gelince ölmesini bilmeyenlerin yaşamaya da hakları olmadığı bir gerçektir.

Din ve millet düşmanları ile cihad etmeden, onlarla çarpışıp savaşmadan vatanını, milletini, ırz ve namusunu düşmanlara teslim edip kendi topraklarında esir gibi yerlerde sürünerek yaşamaktansa bu uğurda ölmek elbette evlâdır. Kaldı ki Allah için Allah yolunda din ve millet düşmanlarıyla savaşırken şehit olanlar ölmezler, olurlar.

Bir milletin fertleri, yurtları için can vermesini bilirlerse vatan sağ olur. Bu uğurda cihaddan kaçarlarsa vatan ölür ki, Allahu tealâ kişiyi dünyada vatansız ve âhirette iymansız bırakmasın. Biz müslüman Türkler tarih boyunca dinimiz, milletimiz, istiklâl ve hürriyetimiz için, din ve millet düşmanları ile savaşmış kahraman bir milletin evlâtlarıyız. Fetih gazileri, Istanbul surları önünde kan ve ter dökmeselerdi, bizler şimdi bir belde-i tayyibe olan İstanbul şehrinde yaşayabilir miydik?

Unlü Fransız şairi ve münekkidi Théophile Gautier, bakınız Türkler ve İstanbul hakkında neler diyor:

(Bence, Istanbul şarkın centilmenleri olan Türkler için yaatılmıştır. Bu centilmenlere kendi bahadırlık ve kibarlık destanlarını milyonlarca halka dinletmek için iki büyük kıt'anın kulak kulağa geldiği, dudak dudağa verdiği böyle bir yer lâzımdı. Tabiat bu yeri yarattı ve Türkler asırlar boyu araya araya kendisi için yaratılan cennet köşesini buldu. İstanbul, bütün güzelliğiyle, bütün haşmetiyle Türk'e yaraşır. Zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer, kürenin başka hiçbir tarafında görülemez.)

Yine Fransız şairi ve siyaset adamlarından olup 1834 yıllarında İstanbul'a gelerek devrin padişahı Abdülmecit Han tarafından kabul edilen Lamartine de, düşüncelerini şöyle özetliyor:

(Türkler, bir ırk ve bir millet olmak haysiyeti ile, yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Seciyyeleri pek necip ve yücedir.

Şecaatleri, bozulmaz bir kudret halindedir. Dini ve vatani fa-

ziletleri her tarafsız ruha hürmet ve hayranlık verir. Necabetleri, alınlarında ve amellerinde yazılıdır. Yurtları, efendiler diyarı ve kendileri insanlığın şerefidir.)

Şimdi, bir de Fransız edibi Pierre Loti'ye kulak verelim, bakalım neler diyor:

(Türk, asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüksek asalet ona tabiatın hediyesidir. Sadelik içinde ihtişamı, sükûnet içinde belâgati, zarif bir durgunluk içinde duyduğu bir hayatiyeti ve pırıltılı bir hayat içinde kibar bir hakikati hissettiren yegâne mevcut Türk'lerdir. Şark, hülya ve efsaneler âlemidir. Türk, o rengârenk âlemin gözüdür, dilidir, ışığıdır ve yaşayan hakikatidir. Türk'ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız hücumlar ve pespaye iftiralar karşısında Türk'ün vakur kalışı, şüphe yok ki körlerin eşyanın hakikatini idrak edemediklerini düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu asil davranış, o zelil iftiralara ne beliğ bir cevap oluyor!..)

Bunları niçin sıraladığımı belki merak etmişsinizdir, hemen arzedeyim. Yabancıların, bizim için ne dedikleri ve ne düşündükleri aslında pek önemli değildir. Asıl önemli olan, bizim kendi kendimizi bilmemiz ve bulmamızdır. Kendimizi bilir ve bulursak, Rabbimizi de bilmiş ve bulmuş oluruz ki, o zaman dost veya düşman isteseler de, istemeseler de gerçekleri kabul etmek zorunda kalırlar.

İstanbul şehri, Théophile Gautier'nin, Lamartine'in veya Pierre Lotinin Türkü övmeleri için değil, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlü Kibriyâ'nın (KONSTANTİNİYYE,

MUTLAKA FETHOLUNACAKTIR. NE MUTLU O KUMANDA- NA VE NE MUTLU O ASKERE!..) tebşirât-ı Muhammediyye'sine nail ve mazhar olabilmek uğrunda canlarını ve kanlarını feda eden yiğitlerin, büyük bir aşk ve iymanla sevgili peygamberlerine sadakatlarını isbat için fetholunmuştur.

Envâr-ül-Kulüb. Cilt 3 — F: 18

Vur pençe-i Alideki şimşir aşkına, Gülbankı âsümânı tutan pir aşkına...

Ey leşker-i müfettih-ül-ebvâb vur bugün, Feth-i mübiyni zâmin o tebşir aşkına...

Vur, deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl için, Gelmiş o şehsüvar-ı cihângir aşkına...

Düşsün çelengi rumun, eğilsin ser-i Frenk;

Vur, Türk'ü gönderen yed-i takdir aşkına...

Son savletinle vur ki, açılsın bu surlar, Fecr-i hücum içindeki tekbir aşkına...

Türk'ün, ırkına hâs saffet ve samimiyeti, din-i mübiyn-i islâma imanındaki muhabbet ve merbutiyetiyle birleşince insanlık âlemine şeref ve haysiyetin, adalet ve hakkaniyetin, ilim ve medeniyetin en mütekâmil örneğini vermiştir.

Tâ ebed merd olmağa ahdeyledim şânımla ben, Hamiyyet-i namusumu imzaladım kanımla ben, İzzet-i dünyayı fedadır maksadım islâm için, Halkı temin éylerim dinimle, iymanımla ben...

diyebilmek, dünyada pek az millete nasibolmuştur. 1709 tarihinde Rus çarı büyük Petro'ya yenilerek esir düşen DE- MIRBAŞ lâkabıyla mâ'ruf Isveç kralı on ikinci Charles, Türk'lere sığınmıştı. İşte, bu Demirbaş Charles hâtıralarını şöyle anlatıyor:

(Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha da kuvvetli olarak başgösterdi. Önümde su, arkamda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş vardı. Su, beni boğmak, düşman beni parçalamak ve güneş beni eritmek istiyordu. Yine kurtuldum ama bugün esirim, Türk'lerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim, hürüm ve istediğimi yapabiliyorum..

Fakat, yine de esirim. Şefkatin, ulüvvü cenabın, asaletin, nezaketin esiriyim. Türk'ler, beni böyle bir elmas bağ ile bağladılar.

Bu kadar şefkatli, bu kadar âli-cenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilsen ne kadar tatlı!..)

Bilmem, ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum aziz mü'min kardeşim! Insanlar aldatılabilir, yanıltılabilir. Fakat, tarih aldatılamaz ve yanıltılamaz. Betahsis, herşeyi hakkıyle bilen, gören ve işiten Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri bu gerçekleri örtmek isteyenleri elbette ve elbette hüsrana uğratacaktır. Yeter ki, biz ona hakkıyle ve lâyıkıyle kul olalım, Habib-i edibinin gösterdiği nurlu yoldan ayrılmayalım. Üç buçuk Yunan palikaryasının megalo-idea'sı ve aleyhimizdeki propagandası sonucu aslâ değiştirmeyecek ve zâlimlerle Allah'ın dinine düşman olan kâfirler önünde sonunda cezalarını bulacaklardır.

Biz, müslüman Türk'ler en azılı ve en korkunç Türk düşmanlarına bile dinimizin ulviyyetini ve ırkımızın asaletini ve adaletini tasdik ettirmiş bir milletiz. Yunanistan'ın Osmanlı Imparatorluğu'na karşı isyanında sergüzeştçi mizacıyla ve macera merakı ile Yunan'lılara gönül veren ve Avrupa edebiyatında Türk ve Türklük aleyhtarı yazılar yazılmasına öncü olan azılı Türk ve Islâm düşmanı Ingiliz şairi Lord Byron dahi, içine bir akrep, bir yılan gibi çöreklenmiş hıncına rağmen bazı gerçekleri itiraf etmek zorunda kalmıştır. İşte, onun Türkler hakkındaki düşüncelerinden bir bölümü şöyledir:

(Türkler, ne iki yüzlüdür ne de yalancı!.. Gerçi, bir çok milletlerin hürriyetlerini yıkarak onları alçalttılar ama, kendileri hiçbir zaman alçalmadılar. Savaşırken öldürmeyi bildiler, hem de çok iyi bildiler. Fakat, savaş dışında ve hele kendi yurtlarında aslâ katil olmadılar. Kılıcı insafsız bir meharetle kullanan Türk eli, mağlûp ettiği insanların yaralarını sarmakta da mâhir ve ustadır. Türkler, kendi aralarında yaşamalarına müsaade ettikleri ve itikatsız tanıdıkları insanları, Avrupa'nın bir çok yerinde asırlarca yapıldığı gibi, ateşte yakmadılar. Onların dinlerine ve büyüklerine sadakatlerinde engizisyon işkenceleri yoktur. Türkler, bu sadakati başka milletlere yükletmeyi hatta düşünmemişlerdir.)

Balkan harbinde, istiklal savaşında ve yıllardır Kıbrıs'ta oluk gibi Türk kanı döken ve bugün batı Trakya'da Türklere kan kusturan, cami-i şerifleri ve Türk mekteplerini yakanlar, ilmi araştırmalar yapmaktan gayrı bir suçu olmayan Hora gemisinin Ege denizine açılmasını vesile ittihaz ederek dünya efkâr-1 umumiyesini aleyhimize çevirebilmek için mezbuhane gayret ve faaliyetler sarfetmektedirler.

Onun için daima ayık ve uyanık bulunmalıyız, çok çalışmalıyız, din ve millet düşmanlarından geri kalmamalıyız. Onlar, salibe ve ehl-i salibe dayanıyor ve güveniyorlar. Bizler ise, yerlerin ve göklerin, yerlerle göklerin arasındaki görünen ve.

görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen herşeyin yegâne hâlıkı ve mâliki bulunan Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya güveniyor ve dayanıyoruz:

Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iyman dolu göğsüm gibi serhaddim var, Ulu'sun, korkma!.. Nasıl böyle bir iymanı boğar?

Medeniyyet denilen tek dişi kalınış canavar...

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın, Siper et gövdeni, dursun şu hayâsızca akın, Doğacaktır sana vâ'dettiği günler Hakkın, Kimbilir, belki yarın, belki yarından da yakın...

Ruhumun senden ilâhi şudur ancak emeli, Değmesin mâ'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli, Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemell...

Aziz mü'min ve muvahhid kardeşim:

Din ve millet düşmanlarına karşı, mâ'neviyyât ve mukaddesatımızı, ırz ve namusumuzu, hürriyet ve istiklâlimizi korumak ve savunmak için mallarımızla, canlarımızla, dillerimizle ve kalemlerimizle mücahede etmek zorundayız,, hükm-ü ilahi