Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 262–269
İRŞÂD adındaki üç ciltlik eserimizin ikinci cildinde yayınlanan bu şiiri de burada ve bu vesile ile tekrarlamakta fayda görüyorum:
Altun ovalarda, gümüş dağlarda;
Gezen sürülerden nişan kalmamış.
Zümrüt mahsullü şirin bağlarda, Öten bülbüllerde figan kalmamış...
Kalmamış köylerde hayattan eser, Gelin odaları hep mezar olmuş, Bu harap illerde akan dereler, Mazlûm kurbanların kanıyla dolmuş...
Sırma saçlı kızlar, mâ'sum yavrular;
Hâ'in çizmelerle ezilmiş, bitmiş;
Yuvası dağılmış garip kumrular, Kartal pençesinde mahvolup gitmiş...
Bu yerler bir zaman şendi, gülşendi;
Keder görmemişti ovası, dağı;
Her taraf gülşen, her gönül şendi;
Geçti üzerinden düşman ayağı...
Çalındı taşlara namuslu başlar, Gebe kadınların karnı deşildi, Yakıldı mescitler, kırıldı taşlar;
Ölülerin bile kabri eşildi...
Minbere, mihraba haçlar çakıldı;
Atıldı yerlere Hakkın kelâmı, Ezan yerlerine çanlar takıldı, Salip orduları ezdi islâmı...
Sönen ocakların, viran yurtların;
Bütün gönüllerde ateşi yanar, Insan suretinde vahşi kurtların, Açtığı yaralar unulmaz, kanar...
Unutma! Gördüğün hakareti bil, Kinini kalbinde sakla, uyutma;
Ağlama, gözünün yaşlarıu sil;
Bekle zamanını, fakat unutma...
Unutma! İntikam günleri gelir, Durdukça dünyada Türklerin adı, Evlâdın intikam yolunu bilir, Yaşasın kalbinde bugünün yâdı...
Unutma!.. Kinini fikrin dönmesin, Milleti yaşatan kindir, emeldir;
Üfle ateşini, kinin sönmesin, Devlet binasına kin bir temeldir...
Unutma kalleşi, kahbe düşmanı;
Kinini kalbine ateşle yazdır, Unutma sel gibi çağlayan kanı, Ölürsen, bunları taşına yazdır...
Bundan evvelki risâlelerimizde, bu zulümlere temas etmiş ve daha etraflı bilgiler sunmağa çalışmıştık. O çağları yaşayan bir çok şairlerimiz, gördükleri ve şahit oldukları insanlık dışı muameleleri, zulümleri, faciaları daha bunun gibi bir çok şiir ve manzumelerle dile getirmişlerdir.
Onun için diyoruz ki, din ve millet düşmanları tarafından kulakları ve burunları kesilen, gözleri oyulan şehitler yarın o halleri ile mahkeme-i kübâ'ya gelecekler ve Hak yoluna armağan ettiklerinin mükâfatını alacaklardır.
Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerine hamd-ü senâ ederiz ki, biz mü'min kullarına kâfirlerin ve zâlimlerin yaptıkları bu insanlık dışı kötü ve çirkin hareketleri kesin olarak yasaklamış ve haram kılmıştır. Ölülerin veya dirilerin gözlerini oymak, kulaklarını veya burunlarını kesmek, herhangi bir uzvunu koparmak şiddetle men'olunmuştur. Onun için, tarih boyunca savaştığımız din ve millet düşmanlarından hiçbirisi bizlere böy-
le bir suç isnad edememişlerdir. Esasen, bizler de onlar gibi yapmış olsaydık, kâfirlerden ne farkımız kalırdı?
Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri zulümden münezzehtir ve zâlimleri aslâ sevmediğini kitab-ı aziyminde açıkça beyan ve ilân buyurmuştur. Biz mü'minler, düşmanlarımız bile olsalar hastalara, ihtiyarlara, yaralılara, çoluk çocuğa aslâ dokunamayız, kimsenin ırz ve namusuna tasallût ve tecavüz edemeyiz, esirlere kötü muamelede bulunamayız, onları aç susuz bırakamayız, elimizden geldiği ve gücümüzün yettiği kadar yedirir, içirir ve tedavileri çarelerini araştırırız. Ayrıca, düşman arazisinde bile olsa ağaçları kesemeyiz, ekili tarla ve bostanları imha ve tahrip edemeyiz, hâsılı bile bile zarar veremeyiz.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
(Zimmî, yani teslim olmuş gayr-i müslimlere eziyyet eden kimselerin yarın kıyamet günü hasmı ben olacağım...) buyurmuşlardır.
HİKAYE Islâmiyetten önceki cahiliyet devrinde içkiye müptelâ olduğundan dolayı HUMMÂR yani çok şarap içen veya bugünkü deyimi ile şarapçı lâkabı verilen bir zat, şeref-i islâm ile müşerref olduktan sonra da maalesef bu alışkanlığından vazgeçememişti. Önceleri, içki kesin olarak men'edilmemiş bulunduğundan, arada bir kafayı çekerdi. İçki, kesin olarak haram kılındıktan sonra da nefsiyle mücadele ve mücahede etmiş ve hayli mukavemet etmişti ama, yine de arada bir kaçamak olarak şarap içmekten kendisini alıkoyamazdı. Bu yüzden ashab-1 kiram kendisini azarlarlardı.
Bununla beraber, bu zat mü'minler safında bir çol gazalara iştirak etmişti. Hayber gazasında da islâm mücahitleri arasında bulunuyordu. Zaferden sonra düşmandan alınan mal ve ganimet arasında Hayber yahudilerinin çok miktarda şa-
rapları bulunuyordu. Ashab-ı kirâm, bu ganimetleri toplayarak huzur-u Resûlullah'a getiriyor ve teslim ediyorlardı.
Bu arada, Hummâr eline geçirdiği bir şarap fıçısının başına oturmuş kafayı çekiyordu ki, karşısına Hz. Ömer Ibn-il- Hattâb radıyallahu anh dikildi ve kendisini yaka paça Resûl-ü zişânın huzur-u seniyyelerine getirdi ve:
— Yâ Resûlallah!.. dedi. Şunun haline nazar buyurun, kaç defadır onu bu kötü halde bulduk, nasihat ettik, tehdit ettik bir türlü vazgeçmiyor.
Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz, mübarek ayaklarından terliklerini çıkardılar ve Hummâr'a bir kaç defa hafifçe vurdular. Hz. Ömer, bu kadarcık cezayı az bulmuş olacak ki:
— Yâ Resûlallah!.. Müsaade buyurunuz, onu ben te'dip edeyim, teklifinde bulununca, iki cihan serveri saadetle buyurdular:
— Yâ Ömer! Ona neden bu kadar öfkeleniyorsun? Kendisi Hummâr ama, görüyorsun ki Allah ve Resûlünü nice sever, Hak yolunda cihad eyler. Bu iyman ve mücahedesi onun af ve mağfireti için kâfi değil mi? buyurdular.
Allah yolunda ve Allah için cihadın günahlara kefaret olduğunu açıklayan Hadis-i şerifi yukarıda dikkat ve ibretinize sunmuştum. Allahu tealâ, cümlemizi gerektiğinde din ve millet düşmanları ile ve gerektiğinde de en büyük düşmanımız olan nefsimizle cihada muvaffak eylesin ki, kişinin nefsiyle yapacağı mücahede CİHAD-I-EKBER'dir. Rabbim, hepimizi nefsine galip mutlu kullarından eylesin.
Aziz mü'minler:
Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyât efendimiz hazretleri, yaratılmış ve yaratılacak bütün insanların en cesuru, en yiğiti ve en kahramanıdır. Zât-ı risaletpenâhilerinin Allahu zül-celâl-vel-kemâl hazretlerinden gayrı hiç kimseden korkmadıkları âyet-i kerime ile sabittir. Allah azze ve celle hazretleri Kitab-ı keriminde şöyle buyurmaktadır:
Ve lem yahse illallah...
Et-Tövbe: 18 (Resûl-ü Kibriyâ için korku ancak Allahu tealâ'dandır. O, ancak Allahu azim-üş-şândan korkar ve başka hiç kimseden korkusu yoktur.)
Bunun için de cihada ve gazaya daima hazır olmuşlardır.
Din ve millet düşmanı kâfirlerle cihada çok arzulu idiler. Yirmi üç yıllık risâlet ve nübüvvet vazifeleri sırasında kâfirlerle altmış yedi kerre cihad etmişler, bunlardan yirmi sekizinde bizzat hazır bulunmuşlar ve SULTAN-ÜL-MÜCÂHİDİYN sıfatıyle kılıç sallamışlardır. Uhud harbinde, mübarek dişleri kırılmış ve mir'at-ı Hak olan nurlu yüzleri kâfirler tarafından atılan taşlarla yaralanmıştı. Bizzat iştirak buyurdukları yirmi sekiz gazanın dokuzunda düşmanlarla çatışmağa ve savaşınaga ihtiyaç kalmaksızın zafer müyesser olmuştur. Diğer otuz dokuz gazada, Resûl-ü zişân hazır bulunmamışlar ve vahy-i sübhaniyye ile tayin buyurulan Ashab-ı kirâm iştirak etmişlerdir.
Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz, din ve millet düşmanları ile cihada ne kadar istekli idiyseler, ashab-ı kiram rıdvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimiz de ondan aldıkları feyiz ve ilham ile Allah yolunda Allah için cihadı çok severlerdi.
HİKAYE Cebrail aleyhisselâm, taraf-1 ilâhiyyeden nüzul ile Resûl-ü zişâna selâm-ı Rabbaniyyeyi tebliğ ettikten sonra:
— Yâ Resûlallah!.. Ma'iyyet-i seniyyenizde şu kadar nefer mücahit bulunduğu halde cihada çıkacaksınız, emr-i celilini getirmişti. Huzur-u Resûlullah'ta bulunan ashab-ı kirâm, Allahu talâ'nın emir ve ferman buyurduğu mücahit sayısından kat kat fazla idi.
Habib-i edib-i Kibriya efendimiz, cihar yâr-1 güzin ile istişareden sonra icabını te'emmül buyurdular. Ashab-ı kiramın hemen hepsi gazaya gitmeyi istiyordu. Oysa, hepsini birden götürmek emr-i ilâhiyye aykırı düşüyordu. Aralarında, bir ayırma yapıldığı takdirde kalanların mahzun olacakları mutlâk ve muhakkaktı. Neticede, kur'a çekilmesine karar verildi.
Kur'a sonunda, huzur-u Resûlullah'ta hazır bulunan bir baba-oğuldan oğlu kazanmıştı ve babası da bu hale çok üzülmüştii. Gerçi, kendisi çok yaşlı idi ama, ecel kendisine erişmeden Allah yolunda cihad etmek ve bu uğurda şehit olmak en büyük arzusu ve emeli idi. Resûl-ü zişânın ayaklarına kapanarak niyaz etti:
— Yâ Resûlallah!.. dedi. Kur'ada oğlum kazandı. Ben, ihtiyarım ve belki de şu demler ömrümün son günleridir. Oğlum ise henüz genç ve dinçtir. Sağ kalırsa, zât-1 risaletpenahileri ile daha bir çok seferler cihada gidebilmek şeref ve mazhariyetine nail olabilir. Lûtfedip, müsaade buyurunuz, oğlum kazandığı kur'a hakkını bana versin ve ben cihada gideyim.
Oğlu hemen itiraz etti:
— Olmaz!.. dedi. Ben, canımı canâna feda ettim. Allah yoluna şehit olmayı babam bile olsa kimseye terkedemem. Zira, Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri bana babamdan daha hayırlı ve sevgilidir. Onun için, canımı Allah yolunca ieda eimege ahdettim.
Babasının esasen çok mahzun ve mükedder olduğunu gören Resûl-ü zişân saadetle şöyle buyurdu:
— Ey bahtlı ihtiyar!.. Mahzun ve mükedder olma, senin de cihada iştirakin için Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinden ruhsat alırım...
Filvaki, ihtiyar babanın da cihada gitmesine emr-i ilâhi şeref-sadir oldu ve hep birlikte gazaya gittiler. Savaş alanına varıldı, Nebiyyi zişânın otağına gelen ashab-ı kiramdan bazı-, ları:
— Yâ Resûlallah!.. Bu zat çok ihtiyar ve kuvvetsizdir. Ok atmaga ve düşmana kılıç sallamağa mecali olacağını sanmıyo-
ruz. Müsaade buyurursanız biz düşmanla savaşırken, o şuracıkta ve eşyalarımızın başında beklesin ve onları muhafaza etsin, biz kendisine alacağımız ganimetten hisse ayırırız, dediler.
Ihtiyar kahraman bu teklifi duymuştu. Hemen, huzur-u saadete koştu ve yalvardı:
- Anam, babam, netsim ve herşeyim yoluna feda olsun yâ Resûlallah! Hâşâ, ben buralara mal ve ganimet almaga değil, ma'iyyet-i seniyyenizde bulunmak ve şehitlik rütbesini ihraz etmek niyyeti ile geldim. Evet, ihtiyarım ve elbette gençler kadar gücüm ve takatim yoktur. Fakat, hiç olmazsa, beş tane din ve millet düşmanının canını cehenneme gönderemez miyim? Bu arada, kendim de bir kılıç, bir kargı veya bir ok yarası alsam ne çıkar? Bütün arzum ve emelim, şehit olarak rizayı Rahman'a nail ve cennete vasıl olmaktır, diyerek şehadet parmağı ile çenesinin altında bir yeri işaret edince, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz kendisini müjdelediler:
— Sevfe tenâlû... Sevfe tenâlû... (Yakında bu büyük arzu ve emeline nail olursun) buyurdular.
Savaş başlamış ve oldukça kızışmıştı ki, düşman tarafından atılan bir ok, o ihtiyar gazinin şehadet parmağı ile işaret ettiği çenesinin altına isabet etti. Koca gazi aşk ile ALLAH diyerek maksuduna vasıl oldu ve çok özlediği cennet ve cemale kavuştu.
Resûl-ü Rabbil-âlemiyn efendimiz, ashab-ı kirama:
— Ey ashabım!.. Şu bahtlı ihtiyarın vasıl olduğu Firdevs-i â'lâyı ve nail olduğu yüce dereceyi sizlere göstereyim, buyurdular ve mübarek elleriyle hepsinin gözlerini meshettiler. Hakikat gözü olan basiretleri açıldı ve o yaşlı gazinin cennetteki makamı ve derecesini ashab-ı kirâm müşahede ettiler ve mest-ü hayran kaldılar.
Bu vesile ile hatırlatalım ki, sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mû'yn efendimiz, gazaya gitmeden islâm askerlerini teftiş ederlerdi. Küçük yaşlarında bir çok islâm yavruları da, gazaya gidebilmek için can atarlar ve boylarının küçük görülerek götürülmemelerinden kaygulanarak
teftiş sırasında ayak parmaklarının ucunda yükselmeğe ve boylarını olduklarından fazla göstermeğe çalışırlardı. Islâm tarihine ait bir çok eserlerde buna benzer bir çok örnekler verilmektedir.
Buhari-i şeriften bir Hadis-i şerifi dikkatinize sunarım:
— Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri buyurmuştur ki:
(Allah yolunda Allah için gazaya çıkan gazi kullarımı sevk ve teşvik eden âmil, ancak varlığıma, birliğime ve peygamberime imanlarından başka bir şey değildir. Bu sebeple, bir gazi zât-ı ülûhiyyetimden istimdat ederek YA ALLAH!.. deyince: «Lebbeyk yâ kulum!.. Benden dilediğin nedir?» diye kendisine icabet eder, arzusu ve dileği neyse yerine getirir, kendisinin bütün işlerini tekeffül ederim, ecr-i cezil ve sevab-ı cemil ihsan ve inayet ederim.)
Allahu azim-üş-şân buyurmuştur ki: (Gazi kullarımı, üç kerametten birisine nail olmaktan geri bırakmam. Birincisi, gazadan sağ ve salim olarak yurduna ve yuvasına avdetini sağlarım. Bu gazada, mal ve ganimete nail olamazsa, kendisine bu cihadı karşılığında pek çok ecir ve sevap ihsan ederim. İkincisi, hem cihad sevabı ve hem de mal ve ganimet bahşederim.
Üçüncüsü de, kendisine şehitlik rütbesini nasip ederek cennet ve cemalimle müşerref kılarım.)
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
(Eğer, ünmetime meşakkat olacağından korkmasaydım, cihada giderken kadınlarınızı ve cariyelerimizi de beraberimizde götürür ve cihad sevabını böylece ziyadeleştirirdim. Fakat, bu takdirde ümmetimin de bana tâbi olarak ehl-i iyâlleri ile gazaya götürmeleri halinde çok çetin ve zor durumlarla karşılaşmalarından kaygulanarak, bundan sarf-ı nazar ettim.)
buyurmuşlardır.
Diğer taraftan, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz, Allahu azim-üş-şâna kasem ederek:
(Vallahi, takdir-i ilâhiyye muvafık olsaydı, gazada bir kerre şehit olmayı istemezdim. Allah yolunda ve Allah için gaza