Ara
Menü

Sayfalar 255–261

1.770 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 255–261

sisin. Onun için sana sığınıyor ve yalvarıyorum, oğlumu kurtar!.. demişti.

Kanuni Sultan Süleyman Han; bunun üzerine Charles Quint'e haber göndermiş ve:

— Kulaklarımızın dibinde top sesleri duyuluyor. Esir ettiğin Fransa kralı François'yi memleketine iade et, yoksa ordularımla üzerine geliyorum, diye haber göndermiş ve Fransa kralı bu sayede hürriyetine kavuşmuştur.

Kanuni; Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin iştirak buyurdukları gaza sayısı kadar savaşlarda bulunmuştur. Resûl-ü zişân, altmış yedi gaza etmiş ve yirmi sekiz gazada bizzat savaş alanında bulunmuşlardır. Kanuni Sultan Süleyman Han da, yirmi sekiz savaşa iştirak etmiş ve sonuncusu olan Zgetvar kalesi muhasarasında ve harp meydanında vâsıl-ı cennet ve mazhar-ı rü'yet-i didâr-1 sübhan olmuşlardır. Rodos.

adasının fatihi odur, Macaristan'ı fetheden odur, Viyana'yı ilk defa kuşatan yine odur.

Kanuni Sultan Süleyman Han'ın, doğu seferine çıkarken yazdığı meşhur gazelini teberrüken sunuyorum:

Allah Allah diyelürn, sancağ-ı şâhi çekelüm;

Yörüyüp her yöreden şarka sipâhı çekelüm...

İki yerden kuşanalum yine gayret kuşağın, Bulaşıp toz ile toprağa bu râhı çekelüm...

Paymâl eyleyelüm kişverini Sûrh-serün, Gözüne sürme diye dûd-i siyahı çekelüm...

Bize farz olmuş iken olmamız islâma zahir, Nice bir oturalım, bunca günahı çekelüm...

Umarım rehber ola bize Ebu-Bekr-ü Ömer, Ey MUHİBBİ yürüyüp şarka sipâhı çekelüm...

Sözü uzatmağa ne hacet? Tarih kitapları şanlı atalarımı-.

zın insan hak ve hürriyetlerine, adalete, ilim, irfan ve medeniyyete yaptıkları şerefli hizmetlerle doludur ve bunları böyle bir risâle içinde sayıp dökmeğe imkân ve ihtimal yoktur. Şu

kadarını söyleyelim ki, bir hristiyan şehri fethedildiği zaman, ilk yapılan iş bir kiliseyi cami-i şerif yapmak ve ilk cuma namazını orada kılmaktır. Fakat, bir kilisenin helâ veya ahır yapıldığı görülüp işitilmemiştir. Müslüman Türkler, silâhsız halka dokunmamış, çoluk çocuk kesmemiş, kimsenin ırz ve iffetine el sürmemiş, halkı aç ve susuz bırakarak zulme yönelmemiş, mutlâk bir adalet, hürriyet ve müsavat ile herkese eşit muamele etmiştir. Zira, aksi davranışlar din-i mübiyn-i islâmda şiddetle yasaklanmıştır ve aksine hareket edenler başkalarına ibret-i mü'essire olmak üzere cezalandırılmıştır.

Onlar iyi bilirlerdi ki, Seyyid-ül-Enâm aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz:

(Size teslim olan bir kimseye zulmederseniz, kıyamet gününde o mazlûmun hakkını bizzat ben arar ve sizden dâ'vacı olurum, onun hakkını sizden alırım.) buyurmuşlardır.

Habib-i edib-i Kibriyâ'nın bu açık ve kesin emirlerine kar.

şı hangi müslüman kendisine teslim olan bir yabancıya eziyet veya cefa edebilirdi? Teslim olan hangi ırktan, hangi din ve mezhepten olursa olsun, islâm askerine teslim olduğu ândan itibaren huzur ve güvenliğe kavuşmuştur. Hele, iyman ve islâma da teslim olursa, o zaman yalnız dünyada değil, âhirette de felâha ve necata erdiği muhakkaktır.

Islâm dininde, kimse zorla müslüman olmağa davet olunamaz. Isteyen, dilediği dinde kalabilir. Aksini iddia edenler çıkarsa, cevap verir ve deriz ki, bu kesin hüküm bulunmasaydı bugün Viyana'ya kadar uzanan coğrafi bölgede yaşayan halk tamamen müslüman olmuştu. Onları kim kurtarabilirdi?

Fakat, Hz. İsa aleyhisselâma peygamber olduğunu bile bile hâşâ sümme hâşâ (ALLAH'IN OGLU) diyen zâlim kâfirler böyle mi? Kıbrıs'ta olduğu gibi cami-i şerifleri top gülleleriyle yıkarlar, 1976 Ağustos ayında ve bütün sözüm ona medeniyet dünyasının gözleri önünde Batı Trakya'da mescitlerimizi yakarlar, yıkmakla da kalmaz helâ yaparlar, müslüman halkın ırz ve iffetine tecavüz ederler, yediden yetmişe müslümanları boğazlayarak veya kurşunlayarak buldozerlerle büyük çukur-

lara gömerler, film ve fotoğraf makineleri bu vahşet ve terörü olanca açıklığı ile tesbit eder, televizyon ekranları bu faciaları bütün dünyaya ilân eder, ama hristiyan dünyası lâkayıt, sessiz ve seyircidir. Beyrut'ta bir göçmen kampında binlerce müslüman kadın, erkek, çoluk çocuk yediden yetmişe katledilir, cesetler boy boy bütün dünya televizyonlarında yayınlanır, ama hristiyan kuvvetlerin bu yüz kızartıcı, insanlık dışı davranışını hiçbir hristiyan ülke protesto edemez. Ama, bir hristiyanın kazara serçe parmağı yaralansa kızılca kıyametler kopar. Neden? Çünkü öldürülenler, topyekûn çukurlara gömülenler Hristiyan değillerdir, onlara göre kâfirlerdir ve cehenneme müste.

haktırlar. Böyle din olur mu? Böyle inanç olur mu? Hatta böyle insanlık olur mu? Bazı, ukalâlar da çıkıyor ve:

— Efendim, hilâl - salip çatışması çağ dışı kalmış bir şeydir, kabilinden beyanatlar veriyorlar.

Siz ne diyorsunuz efendiler? Kıbrıs'ta yıllardır dökülen müslüman - Türk kanından haberiniz yoksa, Habeşistan'da, Fiipinler'de ve dünyanın diğer bazı ülkelerinde kıran kırana bristiyanların müslümanları boğazladıklarından da haberiniz yok mu? Kulaklarınıza pamuk mu tıkadınız? Ehl-i salip gözlerinizi bağladı ve sizi büyüledi mi? Anadolu'nun burnu dibinde, öksürülse duyulacak kadar yakın adalarda Lozan ve Paris anlaşmalarına rağmen silâhlandırılan, tahkim ve takviye olunan adalar bayram şenliği için mi donatıldı sanıyorsunuz? Bırakın bu gafleti, bırakın bu iyimserliği, vazgeçin bu vurdum duymazlıktan!..

Evet, biz de barış içinde yaşamak istiyoruz. Sulh ve sükûn istiyoruz, ama biz aşağıdan aldıkça din ve millet düşmanları teşkilâtlanıyor, silâhlanıyor ve punduna getirince de müslüman Türkün kanını akıtmağa hazırlanıyor. Ateş, düştüğü yeri yakar derler. Bu kayıtsızlık, bu neme lâzımcılık, bu idare-i maslâhatçılık bize çok şey kaybettirdi. Şunu iyi bilin ki, bunlar hristiyan olmadıkları gibi, hattâ insan bile değillerdir. Bunlar, gözü dönmüş ve müslüman kanına susamış canavarlardır. On- Envar-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 17

lara canavar dediğimizi canavar denilen vahşi hayvanların dili ve kulağı olup duysalar, huzur-u izzette bizden dâ'vacı olurlardı. Onlar, canavarlardan da alçak ve vahşi sürülerdir. Bunlar, hem vuran hem de olanca sesiyle (Ne vuruyorsun?) diye haykıran yaygaracılardır, düzenbazlardır, Türk ve islâm düşmanlarıdır. Eğer, inleyip sızlayan Türk ve müslüman ise, onların hepsinin kulakları sağırdır. Eğer, zulüm ve haksızlık gören, öldürülen, kahredilen Türk ve müslüman ise, onların gözleri de kördür. Eğer, Türk ve müslümanın hakkını teslim etmek gerekirse, hepsi dilsiz olurlar. Bu kaçıncı deneme, bu kaçıncı örnek? Kıbrıs barış harekâtı sırasında kendi tebaasından olanları kurtarmak için filolar göndererek, bir kaç yüz hristiyanın hayatını kurtaranlar, yıllar yılı Kıbrıs'ta Türk kanı dökülürken nerede idiler? Beyrut'tan yine kendi tebaaları olan hristiyanları kurtarmak için özel gemiler tahsis edenler, özel anlaşmalar yapanlar göçmen kampında binlerce müslüman yediden yetmişe kurşuna dizilirken neden sustular dersiniz?

Oysa, biz, hristiyanların müslümanlara revâ gördükleri vahşet ve zulmü tarih boyunca uygulamış bulunsaydık, acaba bugün vaktiyle hâkimiyetimiz altında bulunan ülkelerde bir tek kilise, sinagon veya tapınak kalır mıydı? Bu bölgelerde, müslümanlardan başka kimse bulunabilir miydi? Ne kiliselerine el sürdük, ne dinlerine karıştık, ne zorladık, tam ve mutlâk bir hürriyet içinde bugün bazı züppelerin fikir özgürlüğü dedikleri serbesti içinde diledikleri gibi âyinlerini yaptılar, putlarına taptılar, ne bulurlarsa elimizden kaptılar ama adımız hâlâ barbar Türkler, hâlâ düşmanlık ve kin devam ediyor. Biz, Avrupa kıt'asından çekildikten sonra, Yunanistan'da, Bulgaristan'da, Sırbistan'da, Macaristan'da, Romanya'da bulunan halk, Amerika veya İngiltere'den mi ithal edildi? Bütün bu ülkelerde bulunan kiliseler ve tapınaklar acaba Osmanlı Türkleri çekildikten sonra mı inşa edildi?

Buna karşılık, Hz. Isa aleyhisselâma mensup bulunduğunu iddia eden sahtekârlar, meselâ İspanya'da sekiz yüz sene hüküm sürmüş müslümanlara ait ne bırakmışlardır? Bir tek

cami-i şerif, bir tane islâm mâ bedi gösterebilir misiniz? Değil, islâma ait bir bina, kültür ve medeniyyet adına utanmadan, sıkılmadan milyonlarca ciltlik islâm eserlerinin yakıldığını kendi tarihçileri bile saklamıyorlar.

Bugün Romanya, Bulgaristan, Macaristan veya Yugoslavya hattâ bir Yunanistan, dünya haritasında bulunabiliyorsa, bunun sebebi biz müslüman Türklerin hürriyet anlayışımız ve müsamahamızdır. Fakat; esefle söylemek zorundayız ki, bu telâkkimiz bize çok ağıra ve pahalıya mal olmuştur.

Onlar el attıkları mâ'mureleri harabeye çevirmişler, biz harabeleri mâ'mure haline getirmiş, ilim, irfan ve medeniyet götürmüşüz. Onlar, eline geçen müslüman halkı köle gibi, esir gibi kullanmışlar, biz hâkimiyetimiz altına girenlere yalnız hürriyet değil, medeniyet ve saadet temin etmiş, onları insan gibi eşit muameleye tâbi tutmuşuz. Bütün bunların muhakemesi, o mahkeme-i kübrâda ve Allahu azim-üş-şânın huzur-u izzetinde görülecek, tarih denilen o âdil şâhidin tanıklığı onları suçlandırmaya yetecektir.

Aziz kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:

Gafil olmayalım ve uyumayalım. Su uyur, düşman uyumaz.

Onlar, müslüman kanı içmeğe and içmişlerdir. Papazlar, kiliselerinde Hz. Isa aleyhisselâmın kanını içirmek ve etini yedirmek için uydurma âyinlerle hristiyanlara talim yaptırınaktadır.

Biz müslümanlar da, Hz. İsa aleyhisselâmı Hak peygamber olarak tanıdığımız, sevdiğimiz ve saydığımız için, onlar bizim kanımızı içmeğe ve etimizi yemeğe pek hırslıdırlar. Bu ihtiraslarını her vesile ile ortaya koyarlar ve hiçbir fırsatı kaçırmazlar.

HİKÂYE Kâfir ve müşrik zâlimler, Endülüs şehir ve kasabalarına saldırmışlar, yakıp yıkmışlar, kesip öldürmüşler, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmamışlardı. Müslümanların mal-

larını talân ediyorlar ve bu da yetmiyormuş gibi, çoluk çocuklarını esir ediyorlar ve rumların Kıbrıs'ta yaptıkları gibi kamplara atıyorlardı. Aç ve susuz günlerce bekletilen bu ma'sum insanların bütün günahları, müslüman olmalarıydı. Küçük çocuklar ağlayıp sızlıyor, anne ve bacılar inim inim inliyorlardı.

Kendilerine âdeta hayvan muamelesi yapılıyor ve önlerine atılan otları yemeğe zorlanıyorlardı.

Kâfir askerleri ise, bu aç, susuz ve bakımsız müslümanların gözleri önünde kebaplar, kızartmalar, köfteler yiyorlar ve müslümanlarla da alay etmekten geri durmuyorlardı:

— Haydi, siz de otlarınızı yesenize!..

Bu mâ'sum ve mazlûm halkın feryat ve figanlarından vahşi bir zevk aldıkları her hallerinden belli oluyordu. Müslümanlar ise, islâm dininin hükümlerine göre, esirlerini değil aç bırakmak, kendi yediklerinden yedirmekle mükellef bulunduklarından, onların bu hallerine şaşıp şaşıp kalıyor ve fakat ses çıkaramıyorlardı.

Esir kamplarındaki müslümanların acıklı halleri Endülüs'ün her yanında duyulmuş ve ehl-i iymanı ziyadesiyle üzmüştü. Müslümanlar, esir düşen din kardeşlerine yardım için aralarında bir kampanya açmışlar ve bu arada Allahu tealâ'ya niyazda bulunması için Şeyh Ebu-Ishak kuddise sırruh hazretlerine müracaat etmişlerdi. Yemek zamanı olduğundan, hazret-i şeyh sofrayı kurmuş ve misafirlerini dâvet etmişti. Yemeğe başlayacakları sırada, misafirlerden birisi şeyh hazretlerine sordu:

— Efendim, küffâr-ı hâkisarın müslüman kardeşlerimize yaptıklarından haberiniz var mı? Zavallı din kardeşlerimiz günlerdir aç ve susuz zâlimlerin ellerinde inim inim inlemektedirler. Acaba, onları kurtarmanın bir yolu ve çaresi yok mudur? demiş ve ağlamağa başlamıştı. Hazret-i şeyh, fevkalâde müteessir olmuş ve adamlarına sofrayı kaldırmalarını emrettikten sonra:

— Allahu tealâ'ya kasem olsun ki, esir olarak din ve millet düşmanlarının ellerine düşen kardeşlerimiz kurtulma-

dan, rahata ve felâha ermeden ben de yemek yemeyeceğim ve su içmeyeceğim, buyurdu.

Misafirler de bu anda iştirak ve hep birlikte dua ederek ağlaştılar. Şeyh Ebu-İshak hazretleri talihsiz müslümanların din ve millet düşmanlarının ellerinden kurtulmaları için dergâh-ı barigâh-1 ahadiyyete niyaza başladılar.

Kısa bir süre sonra da memnun ve mesrur bir ifade ve eda ile, hazır bulunanlara hitabederek:

— Haydi buyurun sofraya, birlikte yemek yiyelim, buyurdu ve bizzat sofraya oturarak Allah ne verdiyse yemeğe başlad1. Herkes, merak içinde idi. Şeyh, müslüman esirler kurtulmadan yemek yemeyeceğine ve su içmeyeceğine kasem ettiği halde, henüz din kardeşlerinin kurtulduklarına dair bir belirti imadan pekâlâ yiyip içebiliyorlardı.

Meğer, mes'ele o misafirlerin zannettikleri gibi değilmiş.

Bazı âriflerin sonradan tesbit ettiklerine göre, şeyh hazretleri Allahu zül-celâl vel-cemal hazretlerine niyaza başladığı ân, müslümanların esir bulundukları yerde vazife gören düşman askerleri korkunç bir gürültü ile ürpermişler ve bu gürültüyü at nallarının hücuma kalkmalarını andıran sesler ve tekbir sadaları takibetmiş. Düşman askerleri:

- Eyvah, müslüman askerleri geliyor, kaçalım ve kurtulalım, diyerek herşeylerini orada bırakıp canları ve başları kaygusuna düşmüşler ve her biri birer tarafa savuşmuşlar. Düşmanın bu kaçışına ve mü'minlerin onların zulüm ve baskılarindan kurtulduklarına agah Olan şeyh hazretleri de işte o zaman tekrar sofraya oturmuş ve misafirlerini de davet ederek yemeğe başlamışlar.

Burada, akla bir soru gelebilir:

Rumeli de cereyan eden taci aları, o devrin şeyhleri neden Şeyh Ebu-İshak hazretleri gibi dua ve niyaz ile önleyemediler?

Bu soru, bir bakıma haklı gibi görülebilir. Fakat, cevabı da hazırdır. Eğer, o devirde Rumeli'de Allahu tealâ'ya dua edenler ve duaları kabul buyurulanlar olmasaydı, düşmanlarımız öylesine azmışlardı ki, bir tek müslüman ve Türk bırakmaz ve hepsini kılıçtan geçirirlerdi.