Ara
Menü

Sayfalar 21–28

1.778 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 21–28

(Cennette, gözlerin göremediği, kulakların işitemediğı ve insan kalbinin idrak ve ilata edemediği ni'metler vardır..)

Fazl-ı ilâhi ile cennete girecek bazı zevatı, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri bir melek vasıtasiyle ziyafet-i ilâhiyyesine dâvet buyuracaktır. Melek bu yüce ni'mete eren zatın sarayına gidecek ve kendisine se âm-ı ilâhiyyi tebliğ ettikten sonra Hak dâvetiyyesini o kutlu ve mutlu kula sunacaktır. Bu dâvetiyede: (Ey benim sevdiğim ve beni seven kulum!.. Cuma, günü dâvetime icabet etmeni diliyorum.) ibaresi yazılmış bulunacaktır ki, bu dâvete RIDVAN adı verildiği AHLAK-I-CE- LÂLIYE isimli kitapta yazılmıştır. Cuma günü, cuma namazına çağrılmak, bu dâveti ilâhinin bir remidir.

Dünya âleminde iymanlı, ibadetli ve muhabbetli olarak yaşayan, iyman üzere ölen daha doğrusu OLAN bahtlı kullar, kabir vahşetinden, mahşer dehşetinden, âhiret sefalet ve rezaletinden, cehennem azabından kurtulurlar, fazl-ü kerem-ü ilâ hi ile cennete girerler ve bu RIDVAN makamına ererler.

Bu makamın, dünya hayatında da misali vardır:

Ezan-ı Muhammediyye'nin okunduğunu duyarak bu ilâhi dâvete icabet ve huzur-u ilâhiyye vararak ibadet ve tâ'at edenler, RIDVAN'a vasıl olmanın hazzını ve zevkini tadan ehl-i iymandır ki, bu büyük lûtfa mazhar olanlar cennette de aynı şekilde RIDVAN'a dâvet olunacaklardır. Ezan, DÂVET-İ SÜB- HAN ve namaz ise ZIYAFET-I RAHMAN'dır. Allahu tealâ, bizleri bu yüce ni'mete dünyada ve âhirette nail ve mazhar olan ehl-i safaya ilhak buyursun (Amin, bi-hürmet-i Seyyid-il-mürseliyn...)

Evet kardeşlerim: Olüm, ehl-i iyman için OLUM'dur. Mü'min ölmez, olur. Her nefis, ölümü tadacaktır. Iymansız, ibadetsiz, ihlâssız zâlimler ve kâfirler çin ölümün tadı elbette acı olacaktır. Bazı hastalara dünyanırı en nefis yemekleri verildiği zaman acı gelmiyor mu? Tıpkı onın gibi kâfirlere ve zâlimlere de ölüm acı gelecektir. İki cihan serveri (Ölüm acısının, üçyüz kılıç darbesi kadar acı olduğunu...) haber vermişlerdir. Tabi-

- 22 -atiyle, kendisine üçyüz kılıç darbesi vurulan bir kimse, azap ve iztırap çeker. Kur'an-ı kerimde, bu konuda şöyle buyurulmaktadır:

Ve lev terâ iziz-zâlimûne fi gamerât-il mevti vel-mela'iketü basitû eydiyhim ahricû enfüseküm el-yevme tüczevne azab-el-huni bimâ küntüm tekulüne alâllahi gayr-el-hakkı ve küntüm an ayatihi testekbirûn..

El-En'am: 83 (O zâlimlerin ölüm sarhoşluğu ve acıları ile kıvrandıkları sırada, meleklerin onlara ellerini uzatarak: Haydi bakalım, bugün canınızı kurtarın, Allahu tealâ'ya karşı hak olmayanı söylediğiniz, onun âyetlerine kibirlenerek karşı geldiğiniz için zillet ve hakaret içinde azapla cezalandırılacaksınız, dedikleri zaman hallerini bir görsen!..)

Ven-nâzi'ati garkan ven-naşitati neştan...

En-Nâzi'at: 1 - 2 (Kâfirlerin ve zâlimlerin canlarını şiddetle alan melekler hakkıyçün….. Mü'minlerin canlarını kolaylıkla ve tathlıkla çıkaran melekler hakkıyçün...)

Ruhu kabzolunacak kimseyi, üçyüz altmış melek, üçyüz altmış damarından tutar ve canını sadrına getirir ve Melek-ülmevt onun ruhunu öyle kabzeder. Üçyüz altmış damara, dikenli teller yerleştirilmişçesine melekler o dikenli telleri çekerek ruhu kabzederler.

- 23 -- Mefhar-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde: (Eğer, ölmek üzere bulunan kimsenin etrafinı melekler sararak onu tutmasalar, ölümün şiddet ve dehşetinden o kimse deli gibi kendisini dağlara ve sahralara atardı...) buyurmuşlardır.

Sizleri, ölümle korkutmak istemiyorum, gerçekleri söylüyorum. Mezbahada kesime götürülürken kan kokusu duyarak can havliyle kasapların ellerinden kurtulan sığır veya mandaların, şehirde etrafa nasıl dehşet saçtıklarını duymadınız mı?

Kesilen tavuğun, canı çıkmadan nasıl sıçradığını hiç görmediniz mi? Bağlanmadan kesilen bir hayvanın nasıl debelendiğini hiç farketmediniz mi? Azrail aleyhisselâm, ruhumuzu kabzederken, etrafımızı melekler sarıp bizi tutmasalar, biz insanlar da aynen onlar gibi olurduk.

Fakat, ruh kabzetme keyfiyeti bütün mahlükat için ve umumi bir kaidedir. Ancak, mü'min, ınüslim, âbid, sâlih, âşık ve sadıklara o mühlik ânda öyle bir âlem açılır ve öyle bir rahmet saçılır ki, o âşık-ı sadık mest-ü hayran o âlemi temaşa ederken ruh-u pür-fütuhu makamına göre taltif olunur, bazıları cennet-i â'lâyı, bazıları da cennetteki huri ve gılmanları ve onların kendisine tebessümle bakmalarını, bazı mutlu kişiler de Cemal-i Muhammediyye'yi müşahede eylerler ve Cemal-i lâ yezalinin:

Irciy ilâ Rabbiki râdıyyeten merdiyyeh...

El-Fecr: 28 (Rabbinden razı olarak, Rabbinin rizasını kazanmış bulunarak Rabbine dön!..)

Hitab-ı izzetinin sırrına mazhar olurlar, bu büyük müjde ve ilâhi dâvet üzerine fâni vücutlarından ayrılarak yükselirler, o mübarek ruha gök kapıları açılır ve lâ-mekân âlemine götürülürler. Orada, Rabbinden göreceği iltifatları görür, cesedi ile kabre girmek üzere dünyaya ade olunur. Vücutta:

>.

Ve nefeha fiyhi min rubihl..

EsSocdo: G (Ve ona ruhundan nefhetti..)

Âyet-i kerimesiyle mest olup duran ruh (IRCÎ'IY!..) emr-i celili ile makamına döner ve vücudu terkeder. Ceset toprağa ve ruh ise berzah âlemine iade olunur. Kıyamet gününe kadar berzah âleminde kalır, dünya hayatında ne ile meşgul olmuşsa, ölürken de onunla meşgul olur, kabirde ve berzah âleminde de aynı meşguliyete devam eder. Kıyamet gününde de, aynı işle meşgul olarak haşrolunur.

Hâsılı, mü'minler cennetteki makamlarını ve mazhar olacakları ilâhi ni'metleri görürler, okudukları Kitabullah, yaptıkları ibadât ve tâ'at, işledikleri â'mal-i hasenât kendilerine yoldaş olur, hergün yeni yeni rahmet-i sübhaniyyeye nail ve vasıl olurlar. Kâfirler, münafıklar ve zalimler ise, kabir azabına müstehak olurlar, mezarları ateşle dolar, ibadet ve t'atleri olmayanlar, ana-baba haklarına riayet etmeyenler ilâhi rahmet erişinceye kadar azap görürler ve iyman sahibi olduklarından kâfirler ve münafıklar gibi kıyamete kadar bu azabı çekmezler.

Ibadet ve tâ'atleri bulunduğu halde günahlardan kaçınmayan nefs-i levvâme ehlinin, bir hafta içinde azaptan kurtulacaklarını, Resûl-ü zişan efendimize atfen haber vermişlerdir.

Mü'minlerden Evliyâ'ullah ile şehitler ve ilimleriyle âmil olan âlimler arşın altında sâkin olurlar. Emr-i ilâhi ile, dünya hayatındaki mü'minlere ruhaniyyetleri ile imdat ederler.

Temûtune kema ta'ysûn ve tuhserine kema temutûn...

(Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nası ölürseniz, öyle haşrolunursunuz.)

Bu Hadis-i şerif, insanın dünya hayatında nasıl yaşar ve ne işle meşgul olursa, öylece öleceğini, kabir âleminde de aynı meşgale ile uğraşacağını ve öylece haşrolunarak âhiret âleminde aynı meşguliyeti bulacağını bizlere açıkça ifade etmektedir.

’ea7" go.j }örsira Lâlsisi js Küllü nefsin zâ'ika't-ûl-mevt… El-Ankebut: 57 (Her nefis, ölümü tadıcıdır.)

Bu âyet-i kerime, mü'mine, musaddike (Tasdik ediciye)

müjdecidir. Kâfire ve mükezzibe (Yalanlayıcıya) âsi ve zalime ise korkutucudur. Mü'minlere ölüm bir kâse bal kadar tatlı gelirken, kâfirlere ve zâlimlere bir kâse zehir kadar acı gelecektir. Evet, herkes tadacaktır ama, nasıl ki tatlı yiyenin ağzı tat- Ilanır ve acı yiyenlerin ise dilleri ve damakları yanarsa, herkes ölümü ayrı ayrı ve farklı tadacaktır. Öyle ise, bu korkulardan emin olmak, ebedi saadet ve selâmeti bulmak istiyorsak, âhiretin tarlası olan bu dünya âleminde, Hâlık'ımızı bilmek ve bulmak zorundayız. Bilmeden bulamayız, bulmadan olamayız.

Bilmek için ilim gerektir, bulmak için amel gerektir ve olmak için de ihlâs gerektir.

Iymanın altı şartı olan Allahu tealâ'ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allahu talâ'nın takdiriyle olduğuna candan ve gönülden inanmak ve iyman etmek gerektir. İnandığını ve iyman ettiğini söyledikleri halde, kendilerini aldatanlar, çok pişman olacaklarını bilmelidirler. Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerine hakkıyle inanıp iyman eden mü'minler, Resûl-ü müctebânın nurlu yolundan gitmeğe, adımlarını onun mübarek izlerine uydurmaga, onun ahlâkı ile ahlâklanınağa çalışır, kulluk makamını bu dünyada erişilebilecek en yüce ve en üstün mertebe olarak tanır, Allahu talâ'nın yapılmasını emir ve ferman buyurduğu

şeyleri ihlâs ile seve seve yerine getirir, nehiylerinden kaçınır, Rabbine karşı gelmekten ve Resûl-ü zişânı incitmekten sakınır ve bir nefes bile ita'atten ayrılmaz.

Kıyamet gününe hakkıyle inanan, FEZE'UL-EKBER'de huzur-u ilâhiyye'de ağızların mühürlenip, ellerin konuşturulacağına, ayakların ve diğer uzuvların tanıklık edeceklerine de iyman eder. Onun için, kimsenin hakkına, namus ve iffetine, malına ve canına tecavüz etmez, kendisine bahş ve ihsan buyurulan uzuvların ve hassaların ne maksatla ve ne görevle verildiklerini bilir, hepsini yerli yerince Allah rizası yolunda kullanır.

Habib-i edib-i Kibriyâ'yı malından, canından evlât ve iyâlinden, herşeyinden fazla sever ve gerekirse herşeyini bu uğurda feda eder ve böylelikle iymanını kemale erdirir.

Yalnız diliyle Allahu tealâ'ya ve âhiret gününe inandığını söylemek bunun için kâfi değildir. Böyle söyledikleri halde, bu imanlarını fiilen göstermeyenler hakkında açık bir ihtar vardır:

Ve min-en-nâsi men yekulü âmenna billâhi ve bil-yevm-il ahiri ve ma hûm bi-mü miniyn….

El-Bakara: 8 (İnsanlardan bazıları, Allahu tealâ'ya ve âhiret gününe iyman ettik derler. Oysa, iyman etmiş değillerdir.)

Evet, dille takrir olunanı kalp ile de tasdik gerektir. Binaenaleyh, dilleriyle iyman etmiş görünerek kalpleri ve fiilleri ile bu imanlarını tasdik ve te'yid etmeyenlerin bu sözleri, ind-i ilâhide makbul olmaz ve reddedilir. Böyle, yalnız dille iyman etmiş gibi görünenler, belki dünya hayatında müslüman gibi görünürler ve kendilerine islâm muamelesi yapılır ama, herşeye hakkıyle ve lâyıkıyle vakıf bulunan Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri ölümlerinden sonra bu ikiyüzlülüklerinin cezasını onlara çektirir, kıyamet günü de bunlar cehennemin en alt tabakasında ebedi azaba mahkûm olurlar. Bu davranış, MU-

NAFIKLIK'tır. Münafıkların âkitetlerini de Kur'an-ı kerim açıkça beyan buyurmaktadır:

Innel-münâfıkiyne fld derk-ll esfeli inin-en-nâr ve len tecide lehûm nesiyrâ...

En-Nis&: 145 (Muhakkak ki, münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar ve onların azabını hafifletici bir yardımeı da bulunmaz.)

Dili ile takrir ettiği halde kalbi ile tasdik etmeyen münafıktır. Dili ile takrir ve kalbiyle de tasdik ettiği halde, Allahu talâ'nın emirleriyle amel etmeyen kimse de zâhirde aynen münafıklar gibidirler. Bunun için, akılı insan münafıklara benzemek istemez ve bundan son derece çekinir ve korkar, Mü'mine lâzım ve lâyık olan, Allahu talâ'nın varlığını ve birliğini, Nebiyyi zişânın Hak peygamberliğini takrir ve tasdik etmek, haramı haram ve helâli helâl bilmek, Allahu azim-üş-şânın bütün emirlerini cana minnet bilerek: fiilen yerine getirmektir.

Zira, münafıklar dilleri ile söyler ve fakat kalpleriyle inanmazlar. Mü'minlerden bazıları da, dilleri ile söyler, kalpleriyle de inanır ve fakat inandıkları ile amel etmezler. Bu gibilerin, dış görünüşleri bakımından münafıklardan ne farkı vardır?

Hakkıyle iyman eden mü'minlerin, mü'minlere mahsus sıtatlara malik olmaları gerekır ki b'i sitatlar şunlardır:

— Allahu talâ'nın varlığına ve birliğine iyman — Meleklere, kitaplara, peygaınberlere ve âhiret gününe iyman — Öldükten sonra tekrar diril neğe ve hakkın huzurunda hesap vermeğe iyman — Cennetin ve cehennemin hak ve gerçek olduğuna iyman — Günde beş vakit namaz kılınak (Namazlarını vaktinde ve tâ'dil-i erkânına dikkat ve riayet ederek kılmak)

— Ramazan ayında bir ay oruç tutmak — Zengin ve hali-vakti yerinde ise (Şer'i nisâba malik bu-

lunuyorsa) malının kırkta birini zekât olarak muhtaç mü'minlere vermek, fakirlere ve yoksullara yardım etmek — Helâlden kazanmak, helâl yemek ve içmek — İçi, dışı, özü ve sözü temiz olmak — Eline, diline, beline sahip olmak (Eliyle ve diliyle hiç kimseyi incitmemek)

— Her işinde tam mâ'nasıyla müstakim (Dosdoğru) olmak — Kendisinden küçüklere şefkat ve büyüklere hürmet etmek ve bütün mahlûkata şefkat ve merhametle muamele etmek — Elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar hayır ve iyilik yapmağa halka hizmet etmeğe koşmak, bütün mahlûkata zarar vermemege gayret etmek — Yollardan insanlara eziyyet verecek şeyleri kaldırmak — Meşrû işlerde ana ve babasına hürmet ve ita'at etmek — Kendilerinden feyiz aldığı hocalarına hürmet ve ita'at etmek — Vatanına bütün gücüyle hizmet etmek — Irz ve iffetini korumak, namus, haysiyet ve şeref sahibi olmak

- Akrabasına, yetimlere, miskinlere, gurbet elde kalmış gariplere gücünün yettiği kadar yardımda bulunmak, kendisinden yardım isteyeni boş çevirmemek — Eli açık, sofrası açık, alnı açık olmak (Cömert olmak)

— Ahdine riayet etmek, sözünde durmak ve sözünün eri olmak - Emanete hıyanet etmemek (Emanete riayet etmek)

- Iyman ve ibadette ve her türlü musibette sabırlı olmak, daima te'enni ile hareket etmek Bütün bu saydıklarımız, mü'minlerin ve müslimlerin mümtaz sıfatları ve hasletleridir. Büyük, küçük, kadın, erkek, yaşlı ve genç her mü'min bu hasletlerle sıfatlanmak, bunları kendisine şi ar edinmek zorundadır. Zira, bu üstün sifatlara malik olan mü'minler, sayılı nefeslerini tüketerek ölümü tattıkları zaman, kendilerine Allahu tealâ tarafından vâ'd buyu-