Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 14–20
BEtSsü;
Ve lekad kerremna beni-Âdeme...
El-İsrâ: 70 (Andolsun, biz azim-üş-şân Âdem oğullarını, diğer bütün yarattıklarımızdan üstün kıldık.)
sırrına ve tecellisine mazhar olabilsin, Hakka hakkıyle kulluk edebilsin.
Bu cihana gelen, muhakkak gider.
Bizden önce gelenler, hep gitmişlerdir. Dedelerimiz, atalarımız ve çoğumuzun ana ve babalarımız hepsi gelmiş ve gitmişlerdir. Bizden önce yapılan bir çok muhteşem saraylar, konaklar, kervansaraylar, hanlar, evler hep harap olmuştur. Gün gelecek, bizim de evlerimiz harap olacak ve yerlerine yenileri yapılacaktır. Yüz yıl önce, şu caddeleri, sokakları ve evleri dolduranların hiçbirisi bugün yoktu. Yüz yıl sonra, bugün eşikte ve beşikte olanlar da dahil olmak üzere, gördüklerimizin hiçbirisi yeryüzünde bulunmayacaktır. Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir. Dünya hayatı, iki sonsuzluk arasında küçücük bir zaman parçasıdır. Hayat, öyle acayip bir sırdır ki, insan onu çözmeğe çalışırken sona eriverir. Bir insan için hayattan daha kıymetli bir şey yoksa, onun hayatının da hiçbir kıymeti yoktur demektir.
Kişinin, ilmi olmasa bile, tarih okuyaçak kadar okuyup yazması ve okuduğunu anlayacak kadar bir kafası vardır. Oysa, ilmi olup tarihleri cilt cilt devrettikleri halde, ibret alacak gözleri bulunmadığından cahil kalanlar pek çoktur. Çünkü, bir çok şeyleri görmeğe baş gözleri yetmez. Basiret lâzımdır, kalp gözü gerektir. Okuduğu halde ibret alamayanın, hiç okumamış cahilden ne farkı vardır? Baktıkları halde ibret alamayanların körden farkları var mıdır? Allahu tealâ'yı bilmeyenlerin, hakkı görmeyenlerin ve hakta olmayanların, hayvanlardan farkı nedir? Insan şekil ve hey'etinde görünmesi, bu gibileri hay-
vanlıktan kurtarabilir mi? Vücut, insan bedenini andırsa bile bu görünüş onları insanlaştırabilir mi? Hayvanların da birer vücutları, bedenleri vardır. Onlara hayvan elbisesi giydirilmiştir ama, Hakkı inkâr edenlere şeklen ve zâhiren insan elbisesi giydirilmiş bile olsa yine de irsan denilemez. Görmeleri, işitmeleri, tutmaları, yürümeleri, gemeleri, içmeleri ve hattâ akıl, idrak ve iradeleri, inkârları muvacehesinde onları insan ve insanlık pâyesine ulaştıramaz. Bütün bu bedeni ve hayvanî faaliyetler, hayvanlarda da aynen vardır. Insanı, hayvanlıktan kurtaracak mefhum, ancak ve yalnız Allahu tealâ'ya iyman ve muhabbet, Hak peygambere iyınan ve hürmet, Hak kitabına hürmet ve muhabbettir. Hakka saygı ve muhabbeti olan, ondan korkar, onu incitmekten, onun emirlerine ve nehiylerine karşı gelmekten kaçınır, öleceğini düşünür, âkibetinden ve âhiretten kaygulanır, Hakka hakkıyle kul olur, kulluk görevleri neleri gerektiriyorsa hepsini taın ve eksiksiz olarak yerine getirir ve böylelikle de HAYVAN-I NATIK (Konuşan hayvan)
olmaktan kurtulur.
Sureti, insan olduğu gibi, siyreti de insan olanlar; hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışırlar, şahıslarının, ailelerinin, milletlerinin, din ve mukaddesatlarının ve insanlığın yükselinesi, yücelmesi, ilerlemesi uğurunda hiçbir fedakârlıktan geri kalmazlar, bu arada hemen yarın ölecekmiş gibi âhiretleri için de ellerinden geldigi ve güçlerinin yettiği kadar hazırlık yaparlar. Ölümü düşünmek insana ölüm getirmez ama, ölümü hiç düşünmemek, öleceğini akla getirniemek kişiye ancak zulüm getirir. Öleceklerini unutanların, ö ümü hiç düşünmeyenlerin çevrelerine ne büyük fenalıklar yapabildiklerini, kötülüklerden, haksızlıklardan ve hattâ zulümlerden vazgeçemediklerini, tarib sahifelerinde olduğu gibi günlük hayatımızda da sayısız örneklerle görüyoruz. Bunlar, kafaları teneşire vurunca ayılan dünya sarhoşlarıdır. Fakat, ne hazindir ki bu ayılmaları ve uyanmaları kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır, çok ama pek çok pişman olacaklardır ama, bu gecikmiş pişmanlıkları işlerine yaramayacaktır.
Diğer taraftan, ölümü düşünerek âhiret hazırlıkları yapanlar, kendilerine âhiret azığı tedarik edenler, ömürleri boyunca Hak rizasından ayrılmamak için dikkat ve gayret gösterenler, kulluk görevlerini hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirenler, bu fâni âlemden bâki ve ebedî olan âhiret âlemine tam bir huzur ve emniyet içinde göçerler, kendilerine müjdeci melekleri gönderilir ve tebşir edilirler:
— Korkma, üzülme!.. Bu fâni dünyadan ayrılacağın için sakın hayıflanma!.. Varacağın ebediyyet âlemi senin için korkulacak bir yer değildir. Seni, ömrün boyunca sevip saydığın, emirlerine ve nehiylerine seve seve uyduğun Rabbine ulaştırmağa geldik. Müjdeler olsun sana, bak sekiz cennetin kapıları senin için açıldı, Resûl-ü zişân sana kucağını açtı, işte seni bekliyorlar, derler.
Bu vuslât, sâlihlerin, mâ'sumların, âşık ve sadıkların fâni âlemden ayrılmalarıdır ki, elbette saadettir, selâmettir ve beşarettir. Bir bakıma kira evi gibi olan dünyadan, kendi mülkü olan âhirete nakletmek, yerleşmek ve orada karar etmektir.
Böyle bir müjde ile karşılanan ve kutlanan kimseler ise, kendilerini bu son yolculuklarında uğurlamağa gelenlere, tabutunun altına girenlere seslenirler:
KADDİMÜNİ... KADDİMÛNİ...
— Ey beni sevenler ve cenazemde hazır olanlar!.. Ne olursunuz, beni çabucak yerime götürün, makamıma ulaştırın. Bir ân önce Rabbime takdim edileyim.. Beni, yollarda oyalamayın, tez olun yerime iletin, âşıkı mâ'şuka kavuşturun, geciktirmeyin. Hem benim için ağlayıp gözyaşı da dökmeyin... Varıp gideceğim yeri bilseniz, nail olacağım ni'metleri farketseniz, Rabbimin bana ihsan buyurduğu yüce devleti görseniz, oraya benden önce ulaşabilmek için herşeyinizi feda ederdiniz. Dünya ve mâfiyhâya hiç önem vermez, kulluk görevlerinizi tam
— 17 -— ve eksiksiz yerine getirebilmek için gecelerinizi gündüzlerinize katar, ibadet ve tâ'atten bir lâhza bile geri kalmazdınız.
Ben, Rabbimden razı olduğum gibi, Rabbim de benden raz olarak ona mülâki oldum, cennet ve cemale kavuştum. Benim için değil, kendiniz için ağlayınız, lüzumsuz ve mâ'nasız dünya törenleriyle beni oyalamayınız, derler ve kendisini duyabilmek bahtiyarlığına erenlere en büyük vâ'az-ü nasihatte bulunmuş, en değerli öğüdü vermiş olurlar.
Evet, gerçekten kulağı olanlar, tabutun içindeki zatın bu sözlerini aynen ve harfiyyen duyarlar. Görene, duyana ve anlayana, her ölen zat en büyük bir v'izdir. O, öyle bir vâ'izdir ki hayatta olan v'izler gibi, âhiret: ve âhiret âlemine ait ilimleri yalnız İLM-EL-YAKİN değildir. Onlar, İLM-EL-YAKİN bildiklerini AYN-EL-YAKİN'e çevirmişler, HAKKAL-YAKİN'e ermişler ve BEYN-EL-YAKIN'e getirmişlerdir. Bu vâ'iz, inanın ki başka v'izdir. Onun dersini dinleyen ve anlayanlar, gerçekten adam olurlar, can kulağı ile dinleyerek kendilerini çeker çevirir ve kendilerini o günlere hazırlarlar. Onun başına gelenlerin, ergeç kendi başlarına da geleceğini gözleriyle görürler ve ondan aldıkları ders ve öğütle amel ederler. Ancak, görenedir, görene!.. Köre nedir, köre ne?
Akıllarının başlarında olduğunu iddia edenler, gördüklerinden ve duyduklarından ibret aldıklarını ileri sürenler, cenaze namazını kıldıkları yakınlarının ve sevdiklerinin hallerini ve âkibetlerini görürler, anlarlar ve kendilerinin de önünde sonunda öleceklerini, kefene sarılıp bir tabut içinde musallâ taşına getirileceklerini, oradan da dünyanın son ve âhiretin ilk durağı olan kabirlerine iletileceklerini düşünürler. Bütün bunları düşünmek hassasından mahrum olanlar ise, ömürlerini boşuna tüketmiş, hayat sermayesini israf etmiş bahtsız kişilerdir.
Geçti ömrün ey gatil, dehr-: fenâdan geçmedin;
Bilmedin büyük günah, hulbu sivâdan geçmedin;
Çünkü bildin ki, sana bâki değildir bu cihan;
Aldanıp kaldın yine, nefs-i hevâdan geçmedin...
Envâl-ül-Kulub, Cilt 3 - F: 2
Bu sebeple, bir cenaze merasimine iştirak eden kişi, gün olup kendisinin de öleceğini düşünmelidir. Ona göre hazırlıklı bulunmalı ve bu uzun yolculuk için azık tedarik etmelidir.
Bu yolculukta, en hayırlı azığın TAKVÂ olduğunu, düstur-u mükerremimiz Kur'an-ı aziym kesinlikle haber vermektedir.
Hal diliyle bütün bunları hazır bulunan cemaatine, sevdiklerine ve yakınlarına anlatan cenazenin vâ'az-ü nasihatini onun için can kulağı ile dinlemeli ve neler söylediğini anlamağa çalışmalıdır. Zira, bu en büyük vâ'iz Azrail aleyhisselâmın kılıcını yemiş, evini, barkını, çoluk ve çocuğunu, hısım ve akrabasını, kasasını, masasını, kesesini, rütbesini yüzüstü bırakmış, dünyanın son ve âhiretin ilk durağına doğru yönelmiş, yüzbinlerce yıllardanberi ölüp gidenlere iltihak etmiştir. Fakat, Allahu tealâ'yı bilmiş, bulmuş ve olmuş, Resûl-ü müctebâ'ya iyman ederek gönül vermiş, neden ve niçin yaratıldığının sırrını ve hikmetini çözmüş, kendisini yoktan var edene, türlü ni'metleriyle rızıklandırana kulluk görevini yerine getirmiş, - minnet ve şükranını belirtmiş ve ölümle de ebedi saadet ve selâmete erişmiştir. Onun için (ÇABUK OLUN... OYALANMA- YIN.. BENİ ÇABUCAK YERIME ULAŞTIRIN...) diye cemaatine yalvarmaktadır. Varacağı yeri, konacağı ve karar edeceği makamı bilmekte, Rabbinin lûtuf ve ihsanlarına bir ân önce kavuşabilmek için acele etmektedir.
Ehl-i iyman için ölüm, ömürleri boyunca SIRAT-I MÜSTA- KIYM'den ayrılmamalarının, Hakka hakkıyle kul olmalarının mükâfatını görecekleri, iyman, ibadet ve ihlâslarının ecrini Allahu tealâ'dan alacakları günün başlangıcıdır. Doğru yoldan ve doğruluktan ayrılmayanlar, âşıklar, sadıklar, sâlihler, onun için kabre varmakta içtezliği ederler. Ruhlarının, bedenlerinden sıyrılması ile ga'ib âlemine, âhiret âlemine girerler ve orada mazhar olacakları ni'metleri müşahede ederler. Gerçi, daha bu âlemde iken de kendilerine âhiret ni'metleri müşahede ettirilen kutlu ve mutlu kişiler vardır. Ancak, bu müşahede her hak dostuna, her veliye mahsus değildir. Bu sırrı kaldıracaklarıı bildiği velilerine, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri bu
- 19 -sırları açıklar ve onlara berzah âlemini, cennet ve cehennemi, âhiret ni'met ve devletlerini bu dünyada iken seyrettirir.
Ruh, (İRCI'IY!) emrini telâkki edince, topraktan halkedilmiş bulunan bedeninin ölümü ta ması için onu terkeder. Bu emr-i ilâhinin zevk ve hazzı ile vücudu terkedince, aslında var olup kendisince ga'ib bulunan o ebedi âlemi görür, kendisine bahş ve ihsan buyurulan mükâfata bir ân önce vasıl olabilmek için (KADDIMUNI... KADDIMUNI...) diye cemaatine yalvarır, çabuk olun, oyalanmayın, ben: tezelden yerime götürün ricasında bulunur, yani cesedini mümkün olabildiği kadar kabrine iletmelerini yakınlarından ve sevdiklerinden niyaz eder.
Buna mukabil; âsiler, kâfirler, zâlimler de: (YÂ VEYLE- NA!.. EYNE TEZHEBUNE BIHA...) diye feryat ederler. Yani:
— Vay bana, yazık bana!.. Beni nerelere götürüyorsunuz?
diyerek sızlanırlar, mezara gitmek ve girmek istemezler. Çünkü, onlar da gidecekleri yeri, tadacakları azabı görmüşler ve bilmişlerdir. O zamana kadar yalanladıkları, inkâr ve reddettikleri âlem zâhir olmuş, varıp karar edecekleri azap yeri kendilerine gösterilmiştir.
Onun için, yukarıda kendinize kabir hazırlamayın, kendinizi kabre hazırlayın demiştik. Şimdi düşününüz, yüzbinlerce lira harcanarak, somaki mermerden işlenmiş, dantelâ gibi oyulup süslenmiş, yaldızlanmış muhteşem görünüşlü bir kabrin içinde ve toprak altında yatana azap ve ikap olunuyorsa, ıztırabı hergün yenileniyorsa, toprak üstündeki o ihtişamın o bahtsıza ne hayrı, ne faydası olur? Önünden gelip geçenler, onun nakışlarına, yaldızlarına hayran kalırlar, o mezarı yapan ustanın san'atını takdir ederler, taş nda yazılı şiir gibi yazıları okurlar, fakat içinde yatana bir Fatihâ okumayı bile akıllarına getirmezler. O mezarın dışındaki süsler, onlara içinde yatanın acıklı halini unutturur, onları dış görünüş avutur. Oysa, insanlara yaptırılan o muhteşeın mermer mezarlar, içerilerinde yatanlara yarar sağlayabilseydi, Fira'unlar için büyük emek ve masraflarla bina olunan ehramların, o zâlimleri cehennem azabından koruyup, kurtarması gerekirdi.
Gerek o mezarı yaptıranlar ve gerekse o muhteşem mezarı ziyaret edenler, bir mermer ustasının san'atına hayran kaldıkları halde, o san'atkârı halkeden, ona o taşları oyma ve yontma kudret ve hünerini bahşeden, yalnız o mermer ustasını değil bütün kâ'inatı güneşi, ayı, yıldızları, insanları, hayvanları, dağları, tepeleri, ormanları, engin denizleri, kara topraktan fışkıran renk renk, çeşit çeşit, şekilleri ve tadları başka başka meyveleri ve çiçekleri yaratanın kudret ve azametini takdir edemezler. Böylelerine, baktıkları halde görmeyen BAKAR KÖR ve işittikleri halde duymayan DUYAR SAGIR demek haksızlık mıdır?
Bu âlemde Hakkı göremeyenler, zikr-i ilâhiden yüz çevirenler, baş gözleri gördüğü halde, kalp gözleri görmeyenler, kabirlerinden kalktıkları zaman baş gözlerinin de kalp gözlerinin de KÖR olduklarını farkedeceklerdir. Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, Kur'an-ı aziyıninde Tâ-Hâ sûre-i celilesinin 124-125-126-127. nci âyet-i kerimelerinde, bunu açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır. Ne var ki, Allahu talâ'nın celâl ve azabından ancak müttakiyler korkarlar. Allahu tealâ'ya ve âhiret gününe iyman edenler, o büyük azaptan çekinirler.
Çünkü, Rabbimiz katında en yüce ve üstün olanlar, Allahu tealâ'dan korkan ve onu incitmekten çekinenlerdir. Akibet, elbet ve elbet müttakiylerindir ve müttakiyler dünyada da, âhirette de ebedi saadet ve selâmete ererler, azap ve ikaptan kurtulurlar. Müttakiylerin makamları cennettir.
Cennet deyip geçmeyiniz aziz mü'minler!.. Allahu talâ'nın fazl-ü keremiyle cennete girenlere öyle makamlar, öyle dereceler ve öyle ni'metler bahş ve ihsan buyurulur ki, onları tarif ve tavsife diller ve kalemler muktedir olamazlar. Bunları tarif ve tavsif edebilmek için, ancak bu ni'metleri görmek ve tadmak gerekir. Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Hâlık efendimiz dahi cenneti bizzat gördükleri halde ancak şöyle tarif buyurmuşlardır: