Ara
Menü

Sayfalar 166–172

1.732 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 166–172

Innallâh'ester& min-el-mü miniyne enfüsehüm ve emv&lehum bi-enne le hüm-ül-cenneh yukatilûne fi sebilillahi fe-yaktülüne ve yuktelûne vâ'den aleyhi hakkan fit-Tevrati vel-inciyli vel-Kur'an ve men evfâ bi-ahdihi min'- Allahi festebşirü bi-bey'i kümüllezi baye'tüm bih re zâlike hüvel-fevz-ül-aziym...

Et-Tovbe: 111 (Allahu tealâ, inü minlerden canlarını ve mallarını kendi yoluna vakfetmeleri karşılığında cenneti vermek üzere satı almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler. Onlara vâ'dolunan cennet haktır. Tevrât, Incil ve Kur'an ile sâbittir. Ailahu tealâ'dan ziyade ahdine vefa eden kim olabilir? Ey mü'minler!.. O halde, Allahu talâ'nın vâ'd-ü kerimiyle yapmış olduğunuz bu alış verişe sevininiz, zira en büyük fevz ve saadet budur.)

Dikkat buyurunuz aziz mü'minler!.. Saf sûre-i celilesindeki TICARET tâbirinden sonra Tövbe sûre-i celilesinin bu âyet-i kerimesinde SATINALMA deyimi kullanılmıştır. Demek oluyor ki, Allah celle celâlühu mü'minlere: (Cennet ve cemalimi, cennetin bahası olan canlarınız ve mallarınız ile kazanabilirsiniz) buyurmaktadır.

Allah yolunda, Allah için ölene ve öldürene cennet, cemal, riza ve rıdvân bahş ve ihsan buyurulacağını, semavi kitapların hepsinde yani Tevrat, Zebur, Incil ve diğer suhuflarda olduğu gibi, bütün semavi kitapların efdali ve sonuncusu olan Kur'an-ı aziyminde de beyan ve ilân buyurmakta ve ehl-i iymana Hak yolunda ve Hak rizası için mücahede edenlerin kıymet, ehemmiyet ve faziletini duyurmakta ve bizleri cennet ve cemaline dâvet eylemektedir.

Görülüyor ki, Allah yolunda cihad etmek mü'minler için kutsal bir vazifedir ve bu vazifeyi canlarıyla, mallarıyla, dilleriyle ve kalemleriyle yerine getirenler için büyük müjdeler, dünyevi ve uhrevi saadet ve selâmetler vardır. Bu emr-i ilâhiyyi yerine getiremeyen gafillere ise dünya hayatında esaret ve sefalet ve âhiret âleminde de çok acı azap ve ıkap vardır.

Hürriyet ve istiklâllerini kaybetmiş, kâfirlerin boyundu-

ruğu ve zâlimlerin yumruğu altında, her türlü hak ve menfaatlerinden mahrum bırakılmış milletlerin, yürekler acısı durumlarına ibretle, basiretle bakınız mü'minler!.. Esir milletlerin acıklı hallerini, neler çektiklerini, nelere katlandıklarını araştırınız, soruşturunuz ve mutlâka öğreniniz. Üzülerek ve içimiz ezilerek görürüz ki, bugün yeryüzünde kâfirlerin ve zâlimlerin pençe-i kahrında inim inim inleyen esir milletlerin çoğunluğu müslümanlardır. Neden mi- Kitlelerin cehaletinden faydalanan bazı menfaat düşkünleri, onlara Allahu talâ'nın bu emirlerini, Resûl-ü müctebâ'nın Hadis-i şeriflerini unutturmuşlar, materyalist safsatalarla hem gerçek hüviyetlerini ve hem de mâ'nevi ve kudsî mükellefiyyetlerini uyuşturmuşlar, iki günlük dünya hayatına tamah eden, üç kuruşluk dünya menfaatine göz diken şu'ursuz ve idraksiz bir toplum haline getirmişlerdir. Kişi, ne kazandığını, ne kaybettiğini bilemezse, kârını ve zararını hesap edemezse, sermayesi milyarlarla ifade olunsa dahi iflâsa mahkûmdur. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Kitab-ı keriminde onun için TICARET ve ALIM - SATIM tâbirlerini kullanmış ve gerçek kazancın ancak ve yalnız ilâhi emirlerine uymak ve Habib-i edibinin yolundan gitmekle mümkün olabileceğini iymâ buyurmuştur.

Daha önceki derslerimizde, dünya ve dünya hayatı ile dünya menfaati konusu üzerinde önemle durmuş ve bazı yorumlarda bulunmuştuk. Sözü, tekrar oraya getirmek istemiyorum. Ancak, biri yalnız dünya hayatı için yapılan ticaret var, bir de âhiret hayatı için yapılan ticaret var. Hiç şüphe yoktur ki, birincisi gelip geçici ve elden çıkıcıdır, ikincisinin kârı ve yararı ise bâki ve ebedidir. Üstelik, Allahu talâ'nin teklif ve emrettiği ticaret ve alış-veriş, hem dünya ve hem de âhiret hayatı için faydalı ve geçerlidir. Dinini, mâ'neviyyât ve mukaddesatını, ırz ve iffetini, vatan ve milletini Allahu zülcelâl vel-kemal hazretlerinin emrettiği şekilde canlarıyla, mallarıyla ve tekmil imkânlarıyla koruyamayan, savunamayan ve bu uğurda mücadele ve mücahedede bulunmayan toplumlar kâfirlere ve zâlimlere esir olmağa, köle gibi yaşamağa, tabii

ve insani bütün hak ve ihtiyaçlarından mahrum kalmağa mabkümdurlar.

Düşününüz aziz müslümanlar!.. Hürriyet ve istiklâlinden mahrum kalmış bir ülkede CUMA NAMAZI dahi kılınmaz. Bir çok ibadetler, tam bir serbesti içinde yapılamaz ve hatta HAC'ca bile gidilemez. Bugün, yeryüzünde ortalama 750 milyon müslüman yaşamaktadır. Bunun 550 milyonu hür ve müstakil islâm devletleri olmasına mukabil, 75 milyon müslüman yanı müstakil ve 125 milyon müslüman da değişik ülkelerde azınlıklar halinde, daha doğrusu boyunduruk altında esir gibi yaşamaktadırlar.

Hürriyet ve istiklâlini kaybeden, egemenlik ve özgürlüklerinden mahrum edilen milletlerin katlandıkları zillet ve sefaleti anlatabilmeğe imkân ve ihtimal yoktur. Balkan harbinde, müslümanlara revâ görülen zulüm ve vahşet, ak sakallı dedelere ve ak saçlı ninelere, mâ'sum genç kızlara ve hattâ kundak çocuklarına tatbik olunan rezalet ve denâ'at insanlık için yüz kızartıcı korkunç ve müthiş birer faciadır. Istiklâl harbinde, aynı vahşet, cinayet ve rezaletler, Türk ve müslüman olmaktan gayrı hiçbir suçu bulunmayan mâ'sum ve temiz Anadolu halkına uygulanmıştır. Kıbrıs'ta, yıllardanberi süregelen katl-i-âmlar, yediden yetmişe topyekûn bir köy halkını öldürüp buldozerlerle çukurlara atmalar, maddî ve mâ'nevî baskılar, Batı Trakya Türklerine yarım asırdır tatbik olunan kötülükler ve haksızlıklar hep bu müslüman - Türk düşmanlığının iğrenç ve tiksinti verici birer tezahürüdür.

Istiklâl harbinde, Istanbul'un hemen yanı başındaki Yalova'nın Çınarcık ve Ak köylerinde yediden yetmişe mescidlere doldurularak diri diri yakılan mâ'sum insanların, hazin âkibetlerini toprak eşelendikçe meydana çıkan üzerinde MA- ŞALLAH yazılı sarı pirinç nazarlıklar ve diğer maddî deliller, insanlığa haykırmaktadır.

Evet, bir (INSAN HAKLARI BEYANNAMESI) vardır. Fakat, esefle kaydetmek zorundayız ki, bu ve benzeri beyannameler ve beyanatlar, hakikatleri gizlemek için uydurulmuş

birer kâğıt parçasından başka bir şey değildir, belki müslüman - Türk milletine karşı kullanılan zehirli bir silâhtır. Müslüman - Türke her türlü zulüm ve baskı yapılır, eşikteki beşikteki mâ'sum Türk çocukları boğazlanır veya kurşunlanır.

Türklerin en tabiî hakları pervasızca çiğnenir, fakat medeniyet dünyası (?!) büyük bir kayıtsızlıkla bu facialar serisine seyirci kalır ve kılı bile kıpırdamaz. Fakat, Türk meşru müdafaaya geçti mi, canını, malını, ırzını korumak için yerinden doğruldu mu, aynı medeniyet dünyası ayağa kalkar ve yaygarayı basar.

1974 Kıbrıs harekâtında bunun en canlı örneklerini gördük. Yıllarca Türkün öz malı olan bu adada, nereden ve nasıl geldiği, niçin getirildiği ve orada ne aradığı belli olmayan palikaryalar, Türk cemaatine kan kusturdular. Derince bir nefes alabilmek için deniz kıyısına inmesine bile izin vermediler, haklarını ve menfaatlerini çignediler, Türke hayat hakkı tanımadılar. Yapılan anlaşmalara ve antlaşmalara rağmen, Türk toplumunu adadan çıkarabilmek için iğrenç ve korkunç cinayetler işlediler, çeteler, gerillalar kurdular, bütün adayı bir silâh ve cephane deposu haline getirdiler, en hâkim noktaları ellerine geçirerek tahkim ettiler. Eğer, bu cinayetlerden yalnız bir tanesini Türkler işlemiş olsalardı, bütün Hıristiyan dünyası ayağa kalkar ve tozu dumana katınağa başlardı. Oysa, aynı Hıristiyan dünyası Girne, Limasol, Baf ve diğer kasaba ve köylerde öyle hunhâr cinayetler işlemişler, zulüm ve vahşeti o kadar ileri götürmüşlerdir ki, canlarını kurtarabilmek umuduyla bir okula sığınan otuz dört kadın ve çocuğu boğazlamışlar, esir ettikleri Türk mücahitlerini kulaklarını ve burunlarını keserek ve akla, hayale gelmez işkenceler yaparak şehit etmişlerdir.

Buna mukabil, Barış harekâtında Mehmetçik tarafından esir alınan palikaryalar, konuldukları kamplarda kendilerini ziyarete koşan Birleşmiş Milletler ve Kızılhaç temsilcilerine kendi ülkelerinde bile bu kadar rahat yaşamadıklarını ve iyi muamele görmediklerini söylemişlerdir.

Medeni olduklarını iddia eden batı dünyası bütün bunlara kulaklarını tıkamış, görmezlikten gelmiştir. Limasol'da bir hipodroma doldurulan binlerce Türk aç ve susuz günlerce inim inim inletilmişlerdir. On üç yaşında bir Türk kızının, ana ve babasının gözleri önünde ırzına tecavüz edildikten sonra beşikte ağlayan minicik kardeşiyle birlikte katledilmelerine bile bigâne kalmışlardır. Yapılan kötülükler, haksızlıklar, cinayetler ve rezaletler, müslüman ve Türk olmaktan başka suçu olmayan insanların feryat ve figanları arş-ı ilâhiyyi inlet-' miş ve Kürsiyyi Rabbaniyyi titretmiştir.

Bu cinayetlerden yalnız birisini biz işlemiş olsaydık, batı dünyasında ne barbarlığımız kalırdı ne zalim ve câniliğimiz!..

Bırakın politikacısından gazetecisine kadar hıristiyan aleminin sözcülerini, bütün bu cinayet ve rezaletlerin baş sorumlusu bir papaz, bir din adamı olduğu halde katolik, ortodoks veya protestan herhangi bir hıristiyan kilise adamının kendisini tel'in etmekşöyle dursun takbih ettiğini duydunuz mu?

Tam tersine, yıllardır Kıbrıs Türküne kan kusturan o eli ve gözü kanlı papaz, hâlâ adanın meşrü lideri gibi görülmek ve gösterilmek isteniyor. Bir çok devlet ve hükûmet adamı, dünya barışından, hürriyetten ve insanlıktan dem vururken, o kanlı papazın kanlı elini öpüyor. Yazık onların insanlık ve hürriyet anlayışına, yazık haksızı haklı, zâlimi mazlûm gibi göstermek şaşılığından bir türlü kurtulamayan Hristiyan medeniyet inanışına!..

Kalmamıştır içlerinde ehl-i din, Lâ'netullahi aleyhim ecma'ıyn...

Ey benim canımdan aziz mü'min ve muvahhid karde.

şim!..

Kıbrıs olayları ve özellikle kahraman Türk askerinin Kıbrıs barış harekâtı, Cenab-ı Hakkın bir lûtuf ve keremi olarak biz müslüman Türk milletine bir gerçeği hatırlatmıştır. Birlik ve beraberliğimizi kuvvetlendirmek, birbirimizi sevmek, say-

- 171 -mak, tanımak ve tamamlamak, el ve gönül birliğiyle gecemizi gündüzümüze katarak çalışmak, dinimize, milletimize, ırz ve iffetimize yönelecek iç ve dış tehlikeleri samimi bir anlaşma ve kaynaşma içinde göğüslemek, düşmanlarımıza karşı hürriyet ve istiklâlimizi savunmak ve korumak, zaruret ve mecburiyet haline gelmiştir. Bunu sağlayabilmek için de, hazırlıklı ve uyanık bulunmak ve sırası gelince canımızla, malımızla, kalemimizle, dilimizle Allahu talâ'nın emrettiği ve Resûl-ü müctebâ'nın işaret ettiği şekilde mücahede etmek zorundayız. Zenginlerimiz keselerinin ve kasalarının ağzını açmalı, Türk Hava Kuvvetleri Vakfina, Türk Donanma Vakfina bol bol bağışlarda bulunmalıdır. Mühendislerimiz, teknisyenlerimiz, işçilerimiz, topumuzu, tüfeğimizi, uçağımızı, zırhlımızı imal edebilmek uğurunda candan ve yürekten işbirliği yapmalıdır. Milletçe bilgi ve teknik alanlarında seferber olmanıi zamanı gelmiştir. Atalarımız: (Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz) sözünü boşuna söylememişlerdir.

Sana, senden gelir her iş'de ancak dâd lâzımsa;

Ümidin kes zaferden, gayriden imdâd lâzımsa...

Kibâr-ı sahabeden Ebû-Zer-il-Gıfari radıyallahu anh-ül-Bari, iki cihan serverinden sordu:

— Yâ Resûlallah!.. Din-i mübiyn-i islâmda en efdal salih amel, en yararlı ve hayırlı iş nedir?

Sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyet efendimiz saadetle buyurdular:

— Yâ Eba-Zer!.. Amellerin en efdali ve hayırlısı, Allahu tealâ katında ecir ve sevap bakımından en yücesi ve değerlisi, herşeyden önce Hakkın varlığına ve birliğine, kudret ve azametine iyman etmek, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak ve Allah yolunda, dinini, milletini, ırz ve iffetini korumak uğurunda canını ve malını feda etmekten çekinmemektir.

Diğer bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

Lalsamel;

(Efdal-ül-â'mali el-cihâdû ve câhid-ül-müşrikiyne bi-emvalikûm ve enfüsiküm ve elsinetikûm.)

(Amellerin en hayırlısı ve efdali, Allahu tealâ'ya ortak koşan müşriklerle mallarınız, canlarınız ve dillerinizle cihad etmenizdir.)

Aziz mü min kardeşim:

Görülüyor ki, cihad yalnız din ve millet düşmanları ile harp cephesinde göğüs göğüse çarpışmak ve vuruşmak değildir. Ehl-i iyman, malıyla malı yoksa, diliyle ve kalemiyle, ilmiyle cihada iştirak edecektir. Hürriyet ve istiklâlinden mahrum kalmış bir ülkede, bir zenginin milyarlık serveti bulunsa kendisine ne hayrı olur? Vatanını işgal ve istilâ eden din ve millet düşmanları, ona bu muazzam serveti bırakırlar mı? Nasıl olsa, birgün elinden çıkacak bir serveti din ve devlet düşmanlarına kaptırmak mı daha hayırlıdır, yoksa o din ve devlet düşmanlarıyla mücahede uğurunda sarfetmek mi daha yararlıdır? Kaldı ki, Allah yolunda, din ve millet savunması uğurunda sarfolunacak her kuruş için âhiret âleminde büyük bir ecre nail olunacağı, yukarıdanberi açıklamağa çalıştığımız âyet-i kerimeler ve Hadis-i şerifler ile sabittir. Para ve servet, tekrar kazanılabilir. Fakat, Allah korusun bir millet hürriyet ve istiklâlini kaybetti mi, onu tekrar ele geçirmek hem daha pahalı ve hem de daha çetin olur ve üstelik mâ'neviyyat ve mukaddesatımız, ırz, iffet ve haysiyetimiz ayaklar altında kaur. Onun için, her müslüman elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar hazarda ve seferde vatanına, milletine, dinine mâ'nen ve maddeten yardımda bulunmalı ve son nefesine kadar bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalıdır.