Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 804–810
halkı irşâd görevini yüklenenler, herşeyden önce onların ıztıraplarını azaltacak tedbirleri alırlar ve sonra da esaslı tedavi çarelerine baş vururlar. Aksi halde, yanlış verilen ilâcın o hastalığı artırması tabi'i olduğundan, ters ve yanlış telkinler de mâ'nevi hastalıklarının tedavisinde müsbet sonuç vermezler.
Sözü uzatmak neye yarar? Özetleyecek olursak; imam, hatib ve vâ'izler, işgal ettikleri makamın kudsiyyetini müdrik bulunmalı, kendilerinin peygamberlerin mirasçısı olduklarını unutmamalı, cemaatinin hüsn-ü halini telkin ve tâ'limlerinin tesirinden ve dolayısiyle kendisinden bilmeyerek Allahu tealâ'dan olduğuna iyman etmeli, hidayetin de, dalâletin de Yedullah'ta bulunduğunun şu'ur ve idraki içinde yılmadan, usanmadan, ye'se düşmeden, hiç kimseden korkup çekinmeden bu kutsal vazifelerine devam etmeli, Hakkı söylemeli ve Hakkı tavsiye etmelidirler.
Allah rizası için vâ'z-ü nasihatte bulunmak, imamlık, hatiblik veya müezzinlik yapmak, sevapların en büyüğü ve en yücesidir. Onun için, imam, hatib, vâ'iz veya müftülerin dilleri tutulmadan, bunaklık alâmetleri belirmeden halkı irşad etmekten geri durmaları ve bir kenara çekilip oturmaları vebâl-i azimdir. Rabbim, kimseyi o hallere düşürmesin; bir insanın dili tutulabilir, gözleri görmeyebilir, inme inebilir ve buna benzer maraz ve illetlerden birisine müptelâ olarak vazifesine devam edemez. Fakat, gözleri görmese bile cami-i şeriflerde, mahalle mescidlerinde, insanların kalabalik ve toplu halde bulundukları her yerde halkı Hak yo 'luna çağırmaları bu zevat-ı zevil-ihtiramın dini, insani, islâmi ve kudsi vazifeleridir. Halk, kendilerini taşa tutsalar dahi onları Hakka davetten geri kalmamalıdırlar. Bazı müftü ve vâ'izlerin, emekliye ayrıldıkları bahanesiyle âdeta cemiyete ve cemaate küserek istirahate çekilmeleri gaflet ve hatadır, büyük bir vebâldir. Zira, onların rahat ve istirahatleri, halkı Hak yolunda görmek, kulları Allah rizasına eriştirmek, ibadet ve tâ'ate sevk ve teşvik etmek, varsa hata ve noksanlarını düzeltmekle hasıl olacak vicdan huzuru ve vazife şu'urudur.
Vâ'izin, halka vâ'iz-ü nasihatte bulunmadan, imamın cemaate namaz kıldırmadan, müezzinin cami-i şerifi temizleyip Ezan-1 Muhammedi okumadan alacakları maaş ve tahsisatın, domuz etinden daha beter haram olduğuna şüphe yoktur. Çünkü, domuz eti yiyen Hakkullah'a tecavüz etmiş sayılır. Oysa, bunların bu durumda aldıkları maaş hem hukuk-u ilâhiyye, hem de hukuk-u ibâda tecavüz demektir. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri GANI'dir, hakkından vazgeçebilir ama, kullar geçmezler.
Hemen ilâve edelim ki, bu kudsi vazife yalnız devletten ve vakıftan maaş alan imam, hatip, vâ'iz ve müezzinlere mahsus ve münhasır değildir, Ummet-i Muhammed'den olan her birimize düşen bir görevdir.
Ümmi'nin ümmi'ye imameti caiz olduğu gibi, bir fazla bilenin onu bilmeyene öğretmesi gerekir. Her mü'min, diğer mü'min kardeşini Allah yolunda irşâd ile memur ve mükelleftir.
En büyük keramet ve saadet, Hududullah'ı aşan bir kimseyi, hududullah'a davet etmek, dalâlet bataklığına saplanmış bir kimseyi hidayete iletmek, aklının erdiği ve gücünün yettiği kadar mâ'rufu emredip, münkeri nehyetmektir.
Bu kutsal vazifelerin ifasından mütevellid mükâfat ve bunu hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirenlerin ind-i ilâhide iktisap edecekleri derecat pek yakında görülecek ve bu mutlu ve kutlu kişiler o ebedi zevki çok yakında tadacaklardır. (VE
MİN'ALLAHİ TEVFİK...)
Sözlerimi bitirirken bir hususa daha dikkatinizi çekmek isterim:
Sık sık duyuyor ve üzülüyoruz, bir cami-i şerifin imamı ile müezzini şu kadar yıldır dargınmış, konuşmuyorlarmış veya aralarında bir anlaşmazlık çıkmış ve iş mahkemeye kadar intikal etmiş... Bu ve benzeri hareket ve davranışlar müftü, imam, hatib, vâ'iz, müezzin, kayyim gibi din adamlarına ve din görevlilerine aslâ yakışmayan çirkin ve kötü hallerdir.
Evet, hep insanız hatadan, isyandan, nisyandan kaçınamıyoruz.
Fakat, çoğu zaman pek basit menfaat çatışmalarından ileri ge-
len bu ve benzeri ihtilâflar halktan mutlâka gizlenmeli, araları bulunmalı, uzlaştırılmalı, barıştırılmalıdırlar. Birbirlerinin aleyhinde çirkin ve lâyık olmayan sözler sarfetmek, bu mesleğin vekar ve haysiyeti ile bağdaşamayacağı gibi şer'i şerife de aykırıdır.
HİKÂYE Vaktiyle, iki hoca efendi bir ramazan ayında halka vâ'z-ü nasihatte bulunmak ve namaz kıldırmak üzere yola çıkmaşlar. Fakat, nasıl olmuşsa olmuş, aralarında çıkan bir münakaşa sonunda birbirlerine gücenmişler ve geceyi geçirmek üzere bir köye misafir olmuşlar.
Gerçekte bir Hak mürşidi olan ev sahibi köylü, kendilerine samimi bir misafirperverlik göstermiş ve fakat hoca efendilerin küskün oldukları da gözünden kaçmamış. Bunları barıştırmak ve irşâd etmek için fırsat kollarken hoca efendilerden birisi abdest almak üzere dışarıya çıkınca, ev sahibi odada kalana sormuş:
— Hoca efendi! demiş sorumu bağışla... Sen mi daha âlimsin, yoksa abdest almağa çıkan arkadaşın mı? Bir müşkilim varda onu danışacağım.
Yol arkadaşına esasen kızgın ve küskün olan hoca efendi kükremiş:
— O eşek herif ilimden ne anlar, cahilin biridir. Sen, ne soracaksan bana sor, cevabını vereyim, demiş. Bu arada abdest alan içeri girmiş ve bu defa diğeri abdest alınağa çıkmış.
Ev sahibi köylü, aynı soruyu bu defa da ona tekrarlamış ve şu cevabı almış:
— O mu? Öküzün birisidir. Medresenin en tenbel talebelerindendir. Onun ilimle ilgi ve ilişkisi yoktur, sen ne soracaksan bana sor...
Ev sahibi köylü, boynunu bükerek:
- Efendi ben de biraz okudum, demiş.
— Nereye kadar okudun?
— Maksud'a kadar...
Tam bunlar konuşulurken abdest alan hoca efendi de odaya girmiş, biraz sonra ezan okunmuş, namazlarını kılmışlar ve sofraya oturmuşlar. Sofranın üstünde, kapakları kapalı üç sahan varmış, ev sahibi:
- Buyurun efendiler, diyerek onları sofraya davet etmiş, hepsi yerlerine yerleşmişler ve önlerindeki sahanların kapaklarını açmışlar ki ne görsünler!.. Hoca efendilerden birisinin sahanında arpa, diğerinin sahanında ise saman ve ev sahibinin sahanında da tereyağına kırılmış netis yumurta varmış. Ev sahibi:
— Buyurun buyurun, diyerek yumurtaya girişince, hocalardan birisi hiddetle bağırmış:
— Biz hayvan mıyız ki, bizim sahanlarımıza arpa ve saman koymuşsun? deyince, ev sahibi taşı gediğine koymuş:
— Ne kızıyorsun hoca efendi, demiş. Sen abdest almağa çıktığın zaman seni arkadaşından sordum: (O eşektir!) dedi.
Ben de senin önüne eşeklerin pek seveceğini bildiğim arpayı koydurdum. Sonra, sana arkadaşını sordum: (O öküzdür!) dedin, onun da sahanına saman koydurdum. Bana gelince, insan olduğumdan tereyağına kırılmış yumurtamı yiyorum, cevabıile her ikisini de susturduktan sonra, okuduklarını hazmedemeyen, daha doğrusu ilimleriyle âmil olmayan hoca efendileri irsâd etmiş:
— Evlâtlar!.. sizler din adamlarısınız. Eğer, okuduğunuz Kur'an-ı kerim ile amel etmezseniz, birbirinizle olur olmaz sebeplerle mücadele ve müşahebe ederseniz, birbiriniz aleyhinde lâyık olmayan sıfatlarla itham ederek çirkin isnadlarda bulunursanız, benim sizi ikaz etmek için yaptıklarımı halk size fazlası ile yapar, halk arasında haysiyet ve itibarınız kalmaz ve hemen haber vereyim ki, Kur'an-ı azime uymayan bu tutum ve davranışınızla iki cihanda da rezil ve perişan olursunuz, demiş ve bir çok âyet-i kerime ve Hadis-i şerifler okuyarak müdde'asıni isbat ettikten sonra, hoca efendileri barıştırmış, karınlarını
doyurmuş, i'zâz ve ikramda bulunmuş. Hocalardan birisi, utana sıkıla sormuş:
— Efendi, sen bu kadar âlim olduğun halde bana maksud'a kadar okudum demiştin... Oysa, görüyorum ki bu hususta bilginiz çok fazla, deyince ev sahibi köylü gülmüş:
- Evet oğlum! demiş. Maksud'a kadar okudum derken yalan söylemedim. Ama, senin anladığın mâ'nada ve sarf kitaplarındaki Maksud değil: (İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RÎ- ZAKE MATLÜBİ) deki Maksud'a kadar okudum.
Bu kıssadan hisse alabilirsek ne mutlu bize!..
Demek oluyor ki, halk arasında birbirimiz aleyhinde konuşacak, birbirimizle uğraşacak olursak, bu iki gafil mollanın durumuna düşeriz. Allahu tealâ sizleri ve bizleri rizayı ilâhisine varan Sırat-ı müstakiym'de sabit kadem eylesin (ÂMİN)
BAYRAM NAMAZI KILDIRACAK VE BÂYRÂM HUTBESİ OKUYACAK İMAM VE HATİBLERE TAVSİYELERİM:
Bayram namazını kıldıracak imam ve bayram hutbesini okuyacak hatib, bayram gecesi uyumamalıdır. Eğer, uykusuzluğa tahammülü yoksa, yatsı namazını kıldırdıktan sonra hemen yatıp uyumalı ve güneşin doğuşuna üç saat kala kalkma- Iı, hangi bayrama ait ise, ona ait mes'eleleri bir daha gözden geçirmeli, okuyacağı hutbeyi bir çok defalar tekrarlayarak ezberlemeli, ezberleyemiyorsa, tekrar tekrar okuyarak iyice belemelidir. Cemaatin karşısında hecelemesi ve kekelemesi, okunacak hutbenin zevkini bozar ki, böyle bir hale meydan verilmemelidir.
Bayram dolayısiyle cami-i şerife her mezhepten ve her meşrepten bir çok kimseler geleceğinden, kullandığı kelime ve cümlelere çok dikkat etmeli, kimsenin hatırını kırmamağa, gönlünü incitmemeğe özen göstermeli ve halkı cami-i şeriften ve cemaatten soğutmamağa, bil'akis o büyük kalabalığı cami ve cemaate ısındırmağa, kalplerini kazanmağa çalışmalıdır. Konuşmaları ile cami-i şerifleri, cemaati, Allahu tealâ ve Resûl-ü
ınüctebâyı ve din-i mübiyn-i islâmı sevdirmeğe ve muhabbet ettirmeğe elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar gayret ve himmet göstermelidir.
Maalesef, bir çok defalar görüp duyuyoruz. Haddini bilmeyen, işgal ettiği makamın yüceliğini idrak edemeyen bazı gafil vâ'iz ve hatiblerin:
— Ramazan-1 şerifte oruç tutmayanların, sair günlerde namaz kılmayanların, bayramla ne ilgileri var? Bayram sabahı bu gibilerin cami-i şeriflerde ne işleri var? Onların bayram nesine? gibi kırıcı ve hor görücü sözlerle, gerçekten kusurları ve noksanları olan din kardeşlerimize, bayramı da bayram namazını da zehir ettiklerini biliyor ve işitiyoruz. Oysa, SETTAR- EL-UYUB olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, herkesin ayıplarını ve günahlarını açıklayıp meydana koysa, acaba bu gafil vâ'iz kürsüye, o cahil hatib minbere çıkıp ağızlarını açabilirler mi? Hangimiz cemaate ve cemiyete sokulabiliriz? Kuluz, âciziz, günahkârız, elbette bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir çok günahlar işliyoruz. Günah ve mâ'siyyet illetinden beri olan beri gelsin!..
Her ne hal ise, böyle yapacak ve bu kadar sert ve acı konuşacak yerde, bayram namazını edâ vesilesiyle de olsa cami-i şerite gelen ve cemaate iştirak edenleri, orucun ve namazın fazilet ve ehemmiyetini, ecir ve sevabını, faydalarını tatlı ve veciz bir ifade ve üslûp ile anlatmak suretiyle ikna etsek, yapaınadıkları ibadetlerden ve diğer hayır ve hasenattan mahrum kalmalarının ne büyük bir zarar olduğuna inandırsak, kaçırdıkları fırsatları elde etmenin her zaman mümkün olduğunu, azimi ve sebat ederek ve Allahu tealâ'dan inayet ve hidayet dileyerek geçmiş bütün oruçlarının ve namazlarının kaza edilebileceğini, bunun için de tövbe ve istiğfar ederek Hak yoluna girmenin usul ve erkânını öğretsek fena mı olur? Üstelik kendimiz de onların hidayetleri için gıyaplarında dua ve niyazda bulunsak asıl vazifemizi yapmış olmaz mıyız? Zira, bayram günleri, duaların makbul ve müstecab olduğu da hepimizin malûmudur.
Kaç defadır tekrarlıyoruz:
Imam, hatib ve vâ'izler; Seyyid-ül-enâm aleyhi ve âlihi salâvatullahi ves-selâm efendimizin vekilleri olup, iki cihan serverini temsil ettiklerinden, Ümmet-i Muhammed'e karşı gayet merhametli ve şefkatli olmaları gerekir. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin de ümmetine karşı daima şefkat ve merhamet istediğini Kur'an-ı azim-ül-bürhanda Allah azze ve celle hazretleri bir çok âyet-i kerimelerle haber vermektedir. Bu sünnet-i azime ittibâ etmek, bütün mü'minlerin ve betahsis din adamlarımızın başlıca vazifeleri olmalıdır.
Aman gaflet olunmaya!..
Bayram günleri, diğer günlerde olduğu gibi imam, hatib ve vâ'iz efendiler temiz bir cübbe giyinmeli, başlarına gayet düzgün ve muntazam sarılmış bir sarık bulundurmalıdırlar. Vakur ve fakat etrafına nezaket ve nezahetle muamele ederek, hürmet telkin eyleyerek cami-i şerife girmeli, cemaati güler yüzle karşılamalı, o günün feyiz ve bereketinden hissedar ve haberdar ederek, halka Allah ve Resülullah muhabbetini tattırmalı, ibadet ve tâ'at gayretini arttırmalı, bu vesile-i hasene ile insanları birbirine sevdirmeli, varsa dargınları barıştırmalı, tanışmayanları tanıştırlmalı vel-hasıl insanları hayra, iyiliğe, doğruluğa alıştırmalıdır.
Bayramlar, mü'minlerin karşılıklı sevgi ve saygılarını izhar edebilmeleri için âdeta bir dönüm noktası olduğundan, hangi bayram ise ona ait hükümleri beliğ ve veciz bir ifade ile anlattıktan sonra, cemaati birlik ve beraberliğe çağırmalı, tevhid bayrağı altında toplamağa çalışmalıdır. Halk arasına mezhep ihtilâflarını sokarak nifaka düşürenlerin, dini ve milli birliği bozarak şahsi ve siyasi menfaatler devşirenlerin, vahdet-i islâma zarar eriştirenlerin dünya ve âhirette büyük cezalara çarpılacaklarını olanca vüzuhu ile açıklamalıdır.
Vâ'z-ü nasihatten sonra, yılda iki defa kılındığından ve ekseriya unutulduğundan, bayram namazının nasıl kılınacağıni tarif etmeli ve bunu yanılmamalarını sağlayacak derecede öğretmelidir. Cemaatin bayram namazı kılarken birbirlerine