Ara
Menü

Sayfalar 599–606

1.771 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 599–606

lir. Müstakiym olmayan kişilerden zuhura gelen harikulâde haller keramet değil İSTİDRÂC'tır. Bu görüşümüzü, Hadis-i şerif ile isbat edebiliriz. Habib-i edib-i Kibriyâ efendimiz:

ste site Şeyyobetniy sore-i Ho....

(Had sûre-i celilesi, beni yıprattı)

buyurdukları zaman, ashab-ı bâ-safa sordular:

— Yâ Resûlallah! Hûd peygamber aleyhisselâmın başına gelenlerden ötürü mü, bu sûre-i celile beni yıprattı, kocalttı buyuruyorsunuz?

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz saadetle şöyle buyurdular:

— Hayır! Hûd sûre-i celilesindeki iki kelimelik bir âyet-i kerime bana bu tesiri yapmıştır:

10 )

..:

Festekım kera ümirte-_ (Emrolunduğunuz gibi, istikamette bulunun...)

Dünya hayatında, ilâhî emirlerin en büyüğü, en önemlisi ISTIKAMET'tir. Müstakiym olanlar keramete lâyık olurlar.

Fakat, akıllı olan keramete değil, istikamete talip olmalıdırlar.

Peygamberlere ve Hak velilerine emrolunân istikamet, sana ve bana emrolunan istikamet değildir. Kendimizi o kutlu ve mutlu kişilerle kıyaslarsak, bâtıl bir mukayese yapmış ve yanılmıs oluruz.

HİKÂYE Sultan Mahmud-u Gaznevi, Ebul-Hasan-il Harakani hazretlerine sordu:

— Bayezid-i Bestami nasıl bir veli idi?

— Onu gören, Allahu teâlâ'ya iyman ederdi, cevabını alınca kızar gibi oldu ve:

— Ey Sofi! dedi. Bu nasıl söz? Iki cihan serverini gören Ebu-Cehil ve avanesi, neden iyman etmediler ve islâma girmediler?

Hazret hiç düşünmeden cevap verdi:

— Ebu-Cehil ve avanesi, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize baktılar ama, Resûl-ü zişânı göremediler. Allah resûlünü, karşılarında Ebu-Tâlib'in yetimi gibi gördüler ve kendileriyle kıyas ederek küfür ve dalâlette kaldılar. Eger, o zât-ı akdesi Hak nebi olarak görebilmek bahtiyarlığına erişebilselerdi, şimdi â'lâyı ıllıyin'de bulunmaları gerekirdi.

Evet, müslümanlar kaçtır tekrarlayıp duruyorum: Iş, bakmakta değil, görmekte, görebilmektedir.

Peygamberler ve Hak velileri, Allahu tâlâ'nın yeryüzündeki halifeleridir. El ele ve el Hakka yettiğinden, onlara bi'at Allahu teâlâ'ya b'attır. Onun için de, ezelde iyman nasibi olan bir şaki, gerçek bir hak velisinin dileğiyle önce hidayete ve daha sonra da velâyete erişebilir. Allahu tâlâ'nın sevgili ve has kulları olan velileri sev ki, Rabbin de seni sevsin!..

HİKÂYE Meşâhir-i Evliyâ'ullahtan Fudeyl hazretlerinin Mekke-i mükerreme'deki kabr-i şerifleri, bir zamanlar ziyaretgâh idi. Fakat, Hicaz kıt'asının idaresini ellerine aldıktan sonra Vehhabi kardeşlerimiz, bütün islâm kabirlerini yıktırmışlar, bir çok islâm eserlerini ortadan kaldırmışlardır. Bu arada, bu zât-ı akdesin türbesi de kaybolmuştur.

Rivayet olunur ki, Fudeyl gençliğinde yol kesen, dediği dedik, astığı astık korkunç bir eşkiya imiş.. Fakat, bir âdeti varmış, soyduğu kimselerin adlarını ve adreslerini yazarmış. Bir gece, yoldaşları bir geçitte pusu kurup bekleşirlerken, o da başını kölesinin dizine koymuş dinleniyormuş. Bir kafile, bulundukları yere yaklaşmış ve bunların pusularına düşmüş, önce

direnmek istemişler ama Fudeyl'in de orada bulunduğunu öğ renince büsbütün telâşlanmışlar ve ne yapacaklarını şaşırmışlar. Meğer, bu kafilenin arasında zamanın âlimlerinden, ehl-i Kur'andan velâyet derecesini ihraz etmiş üç zât-1 şerif varmış.

Bunlar, yol arkadaşlarına şöyle demişler:

— Şimdi, biz Fudeyl'e üç ok atacağız. Vurabilirsek ne â'lâ, vuramazsak kaderinize razı olun.

Bu üç zattan birincisi, dağları taşları titreten bir sesle şu âyet-i kerimeyi okumuş:

Elem ye'ni lilleziyne âmen0 en tahşea kulobühum li-zikrillahi ve mâ nezele min-el-hakkı ve la yekünu kelleziyne ü'tül-kitabe min kablü fe-tale aleyhimül-emedû fekaset kulübühüm ve kesiyrün minhüm fâsikan...

El-Hadid: 16 (İyman edenlerin kalplerine, Allahu tâlâ'nın zikri ve Hak ile indirilen Kur'anı okuyarak korku ve saygı ile yunuşaklık gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verildiği halde, sonradan peygamberleri ile aralarında uzun zaman geçmiş olması yüzünden kalpleri katılaşmış, günahlara ve kötülüklere dalmış bulunanlar gibi olmasınlar...)

Bu âyet-i kerime, Fudeyl'in kulağına varınca, yattığı yerden doğrulmuş ve:

- Eyvah, bana bir ok geldi ve yaralandım, diye haykırmIŞ.

Kölesi, efendisini yaralayan oku aramış ama bulamamış.

Evet, ok yokmuş ama, Fudeyl gerçekten yaralanmış imiş. Ayet-i kerimenin tesiriyle inim inim inliyormuş, ağlıyormuş, saçını başını yoluyormuş. Şaşkın şaşkın hâlâ ok arayan kölesine:

— Boşuna beni yaralayan oku arama! demiş. Zira, o Allahu teâlâ tarafindan geldi.

Yolcu kafilesinde bulunan Ehlullah'tan ikinci zat da, yine yüksek sesle şu âyet-i kerimeyi okumuş:

Fo-firro Ilallah innly löküm minhü nezlyrün müblyn-.

Ez-Zarlyat: 50 (O halde, hemen Allahu teâlâ'ya kaçın, küfrü ve dalâleti bırakıp iyman ve tevhide gelin, Hakkın azabından rahmetine firar edin. Şüphe yok ki, ben size onun tarafından gönderilmiş bir korkutucuyum..)

Fudeyl, bu âyet-i kerime üzerine bir daha haykırmış:

— Bana ikinci bir ok daha saplandı!.. demeğe kalmadan Ehlullah'tan üçüncü zat, en katı yürekleri bile ürperten bir sesle şu âyet-i kerimeyi okumuş:

,3' Spa 2 Ve eniybo ila Rabbiküm ve eslimo leho min kabll en ye'tiyeküm-ül-azabû sümme la tunsarunm Ez-Zümer: 54 (Size azap gelmeden önce, Rabbinize tövbe ve rücû edin, ona teslim olun, sonra yardım olunmazsınız...)

Fudeyl, bir sayha vurarak bütün arkadaşlarını yanına çağırmış ve onlara:

— Haydi, savulun gidin başımdan... Ben, yaptıklarıma pişman olarak tövbe ettim, kalbime Allah korkusu sindi, demiş ve evvelce li-hikmetin tesbit ettiği adresleri dolaşarak bütün hak sahiplerine haklarını ödemiş, Mekke-i mükerreme'ye gelmiş ve ömrünün bakiyyesini orada ibadet ve tâ'atle geçirmiş.

Harun-er-Reşid, ziyaret maksadıyle Mekke-i mükerreme'ye gidince ona uğramış ve demiş ki:

— Yâ Fudeyl!.. Rü'yâmda bana, Fudey. Rabbinden korktu ve hâlıkının hizmetini ihtiyar etti, dediler deyince Fudeyl;

kendisini hizmetine kabul buyuran, tevfikini refik eden ve kendisini af ve mağfiret eyleyen ve tekvâ libasını giydirerek velileri arasına alan Allahu teâlâ'ya hamd-ü senâda bulundu.

Sensin bana can-ü cihan, Sensin bana genc-ü nihân, Sendendürür zarar, ziyan;

Ne iş gelir benden bana...

Insan, ne kadar günahkâr olsa da, rahmet-i sübhaniyyeden ümidini kesmemelidir. Allahu teâlâ'ya iyman edenleri, Allah ve Resûlünü sevenleri, Allah yolunda fedayı can edenleri sevmelidir. Bu kutlu ve mutlu kişilere sevgi ve saygı. kişiyi muhakkak Hakka ulaştırır.

Şunu iyi bilmelidir ki, gönül şehri etrafı açık bir ova gibidir. Gönül şehrine her yönden rüzgâr esebilir. Herkesin kötü gördüğü ve adam olmaz dediği, gün olur Fudeyl gibi Hak velilerinin attıkları mâ'nevî oklarla deva bulur ve rahmete ererler. Bütün ümid kapılarının kapandığı zaman bile, Allahu teâlâ'nın yüzbinlerce rahmet kapısını birden açıvereceği aslâ unutulmamalıdır. Onun için, mahlûkat-ı ilâhiyye'yi aslâ hor görmemelidir. Nice virâneler vardır ki, bağrında defineler gizlidir.

Bütün yaratılmışlar uyuduğu zaman, hiç uyumayan, kendisine gaflet ve dalgınlık da ârız olmayan Hayyü Kayyûm'u düşünmeli, onu zikretmeli ve ondan rahmetini, mağfiretini, feyiz ve selâmetini niyaz etmelidir. Allahu teâlâ, kapısına geleni boş çevirmez, Allah diyen kulunu reddetmez, hiç bir mahlükunu mahrum bırakmaz.

Dahası da var: Kullar, kendilerinden bir şey istenince kızarlar. Allahu teâlâ ise, kendisinden istemeyene kızar. Onun için, kuldan ümidini kesmeli ve gerçek dost olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine bağlanmalı ve ona teslim olmalı, on-

dan yana kaçmalıdır. Kişinin günahları dağlar kadar büyük, kumlar kadar çok, sular kadar engin bile olsa, Rabbimizin rahmet ve mağfireti hepsinden ziyadedir. Allahu teâlâ, kulundan aslâ vazgeçmez. Kendisine döneni, yaptığına pişman olanı, tövbe ve istiğfar edeni affu mağfiret eder. O Gaffâr'dır, o Settâr'dır, o Rahman'dır, o Rahim'dir.

HİKÂYE Basra şehrinde sâlihattan bir hanım, Hasan-ül-Basri hazretlerinin meclis-i irşâdına devam ederdi. Bu kadıncağızın çapkın ve haşarı bir oğlu vardı. Oğluna, Hasan-ül-Basri hazretlerinden duyup öğrendiklerini anlatmağa çalışırdı ama ne fayda?

Delikanlının bir kulağından girer, diğerinden çıkardı Günlerden bir gün, bu genç adam hastalandı ve hastalığı oldukça ağırlaştı. Annesine, Hasan-ül-Basri hazretlerini çağırmasını, onun huzurunda tövbe etmek istediğini söyledi. Fakat, Hazret-i imam:

— Ben, o azgın haylazın yanına gitmem! dedi.

Kadıncağız mahzun ve mükedder evine dönerek durumu oğluna bildirdi. Hasta delikanlı:

— Sahib-i mürüvvet olarak bildiğimiz bu zât-1 akdes acaba neden bana tövbe ettirmek üzere gelmedi? diye sorunca, annesi:

— Ay oğlum, dedi. Senin işlemediğin günah, yapmadığın kötülük mü var? O mübarek zat nasıl gelir?

Delikanlı ağlamağa başladı:

— Anneciğim, dedi. Sana vasiyyetim olsun, ben öleceğimi biliyorum. Emr-i Hak vâki olunca, beni sakın mezarlıga gömdürme, evimizin bahçesine bir mezar kazdır ve orada defnettir.

Ayaklarıma da bir ip bağla ve beni sürükleye sürükleye o çukura kadar götür. Sağlık ve âfiyette herkes benden kötülük görmüş ve incinmişti, ölümümden sonra hiç kimseyi rahatsız etmek istemem. Düşün, ben ne kadar kötü bir insanım ki, Hasan-ül Basri hazretleri gibi merhamet ve mürüvvet sahibi dahi gelmedi...

Gerçekten, o genç adam öldü. Kadıncağız, ağlayarak oğlunun vasiyyetini yerine getirmeğe çalışırken kapı çalındı ve Hasan-ül-Basri hazretleri eve girdi. Kadına durumu şöyle anlattı:

— Rü'yâmda bana: (Ey Hasan!.. Hakkın kullarına, Hakkın rahmetini esirgeme, onların rahmet-i ilâhiyyeden ümitlerini kesmelerine sebep olma. Tövbe etmek için seni çağıran o kulum, nefsini günahkâr bilerek pişman olduğundan tövbesini kabul ve kendisini af ve mağtiret eyledim, git o kulumun bağrı yanık anasına haber ver, teçhiz ve tekfini ile bizzat meşgul ol, namazını sen kıldır ve şehir kabristanına götürerek ellerinle defnet!..) buyuruldu. İşte, bu vazifeyi yerine getirmek üzere geldim, dedi ve o gencin hazırlıklarını yaptı, namazını kıldırdı ve defnettirdi. Bu haberi öğrenen bütün şehir halkı cenazesinde hazır bulundular ve bir cem'i gafir ile o genci ebedî istirahatgâhına uğurladılar.

Unutma ölümü her dem düşün de fikreyle, Unutma ni'met-i iymanı durma şükreyle...

Ey âşık-ı sadık!..

Dünyanın son durağı kabirdir. Onun için, âhiretin ilk durağı da yine kabirdir. Iymanlı, iymansız, dinli, dinsiz, denli, densiz herkes dünyanın bu son menzilinden, âhiretin ilk menziline girerler. Ne var ki, iyman sahibi mü'minleri kabirleri, gurbetten gelen evlâdını bağrına basan ana gibi hasretle, şefkatle kucaklar. İymansız kâfirleri de kucaklar ama öyle bir sıkar ki, kemikleri birbirine geçer ve üzerine kaya parçası atılmış bir yumurta gibi ezer. Bu sıkma sonucu kâfir öyle bir korkunç nâ'ra atar ki, onun bu sesini insanlardan ve cinilerden başka bütün yaratılmışlar duyarlar. Eğer, insanlar bu sayhayı duysalar, bir daha hiç gülemezler, iki taşı üst üste koyamazlar, dünyayı böylesine mâ'mur edemezler.

Evet, bu âleme gelen mutlâka ölüm pınarından içer, eynine sekiz arşın bir kefen biçer, cansız ata biner ve etrafına dehşet salarak geçer, kabir kapısından içeri girdimiydi, artık ne olursa orada olur. Her kul lâyık olduğu menzili bulur. Iyman

edip iyi ve yararlı işler işleyenler hakettikleri mükâfatı, iyınan etmeyen, kötülük ve günahlarla ömürlerini tüketenler de yine hakettikleri mücâzatı bulurlar.

Sağlık ve sıhhat içinde bulundukları zaman Kur'an-ı aziymi okuyanlar Kitabullah'ın şefaatine nail ve mazhar olurlar.

Okudukları Kur'an, karanlık kabirlerine nur olur aydınlatır, iyi ve yararlı işleri yoldaş olur ferahlatır, ibadet ve t'atleri reh.

ber olur cennet ni'metlerini hatırlatır. Evet, Kur'an-ı kerimi okuyup hükümleriyle âmil olanlar, ebedî âlemde sultan olurlar.

Amil olmayanlar ise, âhiret âleminde çok pişman olurlar ama, iş işten geçer. Kur'an-ı hakiyme sırt çevirenler, mahşerde kör olarak haşrolunurlar. Kur'an-ı kerimi hiç okuyamayan ve anlayamayanlar ise, binbir felâkete düçar olurlar. Kulun, Rabbine karşı tâ'zimini, tekrimini ifade eden, dinin direği olan namazlarını kılmayanlar, yahut kıldıkları halde kıymetini bilmeyenler, edep ve erkânına riayet etmeyenler, yasak savar gibi namaz kılanlar ne büyük kayıplara ve zararlara uğradıklarını anlarlar.

Bilmiş ol, mü'minin mi'râcı namaz, Beş vakit edâ et, Hakka kıl niyaz, Cilvegâh-ı Hazret-i Hak'tur namaz, Terkeden mü'min değildir, EL-IYÂZ!..

Namazını kıl kardeşim, bir vakti bile kaçırma, tenbellik etme, Rabbine âsi olma!.. Bazı densizlerin ve dinsizlerin söyle.

dikleri gibi:

— Namaz da neymiş? Ne var namazda? deme..

Namaz, bir hısn-ı ilâhidir. Allahu tâlâ'nın sağlam ve metin bir kalesidir. Namaza devam edenleri, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri bütün âfetlerden korur ve kurtarır, kötülükleri ve Allahu teâlâ'nın sevmediği, Resûl-ü zişânın daima yerdiği çirkin alışkanlıkları giderir ve önler. Namazı, hakkıyle ve lâyıkiyle kılanlar için en yüce ve şerefli bir ibadettir. Namaz kılar gibi göründükleri halde, kıymetini bilmeyenler, hakkını vermeyenler ise namaz göstermiş olurlar. Bunu anlayabilmek için çok basit bir yol vardır. Eğer, kıldığın namazlar seni kötülük-

Sayfalar 599–606 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org