Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 591–598
Levlake levlak lema halaktül eflak...
(Senl yaratmayacak olsaydım, kâ'inatı yaratmazdım.)
Böyle olduğu halde, başta sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi efdal-üt tahiyyet efendimiz olmak üzere, onun ehl-i beytinin, evlâd ve ahfadının Allahu azim-üş-şândan nasıl korktuklarını, Allahu teâlâ'yı nasıl sevdiklerini ve bu ittika ve muhabbetleri sayesinde ne yüce derecelere yükseltildiklerini insaf ile düşünelim de, halimize gülmek mi ağlamak mı gerekeceğine sonra karar verelim.
Bir mes'ele daha var: Onların ittikaları, senin ve benim tekvamız gibi değildir. Onlar, bu ümmetin en kerimi olduklarindan:
Inne ekremeküm indallahi etkaküm...
El-Hucurât: 13 (Muhakkak ki Allahu teâlâ katında en şerefli ve üstün olanınız, en ziyade mütteki olanınızdır.)
âyet-i kerimesinin icabını yerine getirmek suretiyle tekvanın kıymet, ehemmiyet ve faziletini biz gafillere anlatmak istemişler ve Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri de onların kâ'inatta en üstün, en yüce ve en şerefli insanlar olduklarını yine bu âyet-i celile ile beyan buyurmuştur.
HİKÂYE Yahudi âlimlerinden Zeyd bin Sane, ilâhî hidayete mazhar olmuş ve ezeli iymanını izhar buyurmuştu. Kendisi, olayı şöyle anlatıyor:
(Huzur-u fâ'iz-in-nûru cenab-1 Fahr-i risalete girmek bahtiyarlığına nail olmuş ve vech-i saadetleri ile şeref bulmuştum.
Nübüvvet alâmetleri mübarek ve münevver yüzlerinde açıkça görülüyordu. Ancak, kuşkularımı tamamiyle gidermek için, aklımca iki hususu daha tecrübeye ihtiyacım vardı. Birincisi HILM sıfatı idi. Bildiğime göre, peygamberân-i izamda hilm, gazabından ziyade olmalıydı. İkincisi de, başkalarının cahilâne muameleleri, peygamberlerin ilminin artmasına sebebolur diye biliyordum. Bu iki müşkilimi mutlâka halletmeliydim. Ondan sonra, gönül rahatlığı ile iymanımı arz ve izhar edebilirdim. Bunun için de, kendileriyle münasebetlerimi sıklaştırmağa başladım.
Belirli bir süre sonra ödenmek üzere kendilerine veresiye hurma verdim. Fakat, aklım fikrim o iki tecrübede idi. Bunun için, borcun ödenmesine bir kaç gün kala, kendileri ile karşılaştım ve elbiselerinden tutarak sordum:
— Yâ Muhammed! Borcunu daha vermeyecek misin? Siz, Abdülmuttalip oğulları, borcunuzu uzatmayı seversiniz.
Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh bana çok kızdı ve bağırdı:
— Ey Allah'ın düşmanı, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya böyle muamelede bulunmağa nasıl cesaret edebiliyorsun? Vallahi, o zât-1 akdesin huzurunda edebe aykırı davranarak kendilerini incitmekten korkmasam, senin o murdar kafanı pis gövdenden ayırırdım, dedi.
Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mennân efendimiz, büyük bir sükûnetle tebessüm buyurarak dediler ki:
— Ya Ömer!.. Gerek ben ve gerekse alacaklım olan bu zat, senden daha başka muamele beklerdik. Gönül isterdi ki, ona böyle şiddetle bağırıp çağıracak ve tehditte bulunacak yerde, alacağını daha yumuşak bir dille ve tatlılıkla istemesini ihtar ve bana da derhal borcumu ödememi tavsiye edebilirdin ve böyle davranman daha uygun olurdu. Şimdi, senden rica ediyorum, git benim namıma bu zata borcumu öde ve kendisine karşı öfke ile konuştuğun ve tehdit ettiğin için ayrıca yirmi sağ ölçek de fazla ver, buyurdular.
Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh, bu emr-i peygamberiyyi derhal yerine getirdi ve benden de özür diledi. Kendisine:
- 593 -- — Yâ Ömer! dedim. Ben bu alacak mes'elesini kasden tertipledim. Resûl-ü zişânın mübarek yüzlerinde Nübüvvet alâmetlerini farketmiştim. Fakat, bazı hususları daha görmem gerekiyordu. Şimdi anladım ki, bütün kemal sıfatları kendilerinde mevcuttur, inandım ve iyman ettim ki o gerçekten Hak peygamberdir. Şahid ol yâ Ömer, iyman ve iykanım tamamlandı.
(EŞHEDU EN LA ILAHE ILLALLAH VE EŞHEDU ENNE MU- HAMMEDEN ABDÜHU VE RESULÜHU) diyerek şeref-i islâm ile müşerref oldum.)
Ol cihanm fahrinin sırrına kurban olayım, Hutbe-i Levlâk inen şânına kurban olayım, Kabe kavseyn-i ev ednâ'sma kurban olayun, Ben onun ilimine irfanına kurban olayım, Ben onun esrar-1 mi'râcına kurban olayım..
Ol Ebu-Bekr-ü Ömer, Osman, Ali dört yârıdır, Ol Risâlet bağının onlar gül-ü gülzârıdır, Cümle ashap hidayet râhının envârıdır, Ben onun âline, ashabina kurban olayım, Ben onun ashap ve ahbabına kurban olayım...
Ol Hasan hazretlerine zehir içirdi eşkiyâ, Hem Hüseyn oldu susuzlukla şehid-i Kerbelâ, Ikisidir asl-ı nesl-i cümle âl-i Mustafa, Ben onun âline, evlâdına kurban olayım, Ben onun evlâd-ü ensâbına kurban olayım...
Cünle ümınetten hayırlıdır o şahın ümmeti, Ümmetine cümleden artık eder Hak rahmeti, Enbiyâ onunla buldu bunca lûtf-u izzeti, Ben onun lûtfuna, ihsanına kurban olayım, Ben onun envâ'l eltâfına kurban olayım..
Her ne denlû Enbiyâ ve mürseliyn geldiler, Ümmeti olmaklığı Hak'tan temenni kıldılar, Evliyâ ona NIYAZİ kul-u kurban oldular, Beluna gidenlerin zine kurbah anl alayım,ı Envâr-ül-Kulob, cilt: 2 — F: 38
Aziz müslümanlar:
Işte, ahlâk-ı islâmiyye budur. Ahlâk-ı Muhammediyye budur. Allahu tâlâ'nın sevdiği ve övdüğü huy budur. Islâm ve iyman yolu budur. Kulu Hak rizasına erdirecek, cennete girdirecek, cemali gördürecek yol ve ahlâk budur. Işte, mü'min ve Muhammedi olduklarını iddia edenlere yakışan güzel ahlâk budur.
Böyle üstün bir ahlâk seviyyesine özenenler, daima yücelmişlerdir. Mak'ad-ı sıdk'a ermişler, matlûp ve maksuda erişmişlerdir. Kur'an-ı aziymi hakkıyle ve lâyıkıyle okuyanlar, ilm-i Nebiyye ve hilm-i Muhammediyye vâris ve sahip olurlar.
Hak velileri, hep bu yolu izlemişler ve her nefeslerinde Hak rizasını gözlemişlerdir. Bundan önceki dersimizde, Ibrahim Edhem ve Bayezid-i Bestami hazretlerinin, kendilerine vuran ve sövenlere nasıl muamele ettiklerini anlatmıştım. Unuttuysanız, rica ederim bir daha okuyunuz, anlayınız ve anlatınız.
Yoksa, yapılan hareket veya hakarete aynen mukabele etmek hüner değildir. Resûl-ü zişâna ümmet olduklarını ileri sürenler ve Hak veli'lerinin yolundan gitmek istediklerini söyleyenler, kendilerine yapılan haksızlık ve kötülükleri affederler, hatta affetmekle de kalmazlar, ona kin de beslemezler ve imkân olursa ihsan ve ikramda bulunurlar. Ne var ki, bu yazıldığı veya söylendiği kadar kolay bir mes'ele değildir.
Vâris-i Enbiyâ olanlar merhametli olurlar. Zira, tâbi oldukları Nebiyyi zişân gayet merhametli, ra'uf ve rahiymdir.
Bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve merhamet müslümanlığın şi'arıdır.
Teşbihte hata olmaz, kendisini merkep tepen birisinin, merkebe tekme vurması bir nevi merkepleşmek olmaz mı?
Kendisini ısıran köpeği ısırmağa kalkışanın o köpekten ne farkı kalır?
Peygamberler ve Hak velileri birer insan-ı kâmildirler.
Onların nurlu izlerinden gitmeyen insanlar ise, suretâ insan gibi görünseler bile aslında hayvan sıfatı ile sıfatlanmış olurlar. Birinciler, kendilerine yapılan haksızlık ve kötülüğü ba-
ğışladıkları halde ikinciler, ayniyle mukabele etmek isterler.
Aradaki fark bu kadar basit ve sadedir.
HİKÂYE Birisi, kibâr-ı meşayihten bir zât-1 şerife derviş olmuş ve uzun müddet o şeyh-i azize hizmet etmişti. Birgün konuşurlarken, Hazret-i şeyh, dervişinden bir isteği olup olmadığını sordu. Bundan cesaret alan derviş kendisine ism-i â'zamın talim buyurulmasını niyaz etti. Şeyh:
— Kendinde ism-i âzamı öğrenmeğe ehliyet görüyor musun? diye sorunca derviş hiç düşünmeden:
- Evet efendim, cevabını verdi. Şeyh, bunun üzerine ona:
— Filân yere git, hiç konuşmadan orada otur. Neler görürsen, dönüşünde bana anlat! emrini verdi.
Derviş, şeyhinin emrettiği yere gitti, bir müddet oturup çevresine bakındı. Nur yüzlü bir ihtiyarın merkebine odun yüklemiş olduğu halde geldigini gördü. Tam bu sırada başka bir adam meydana çıktı ve o nur yüzlü ihtiyarın sakalından tutarak dövmeğe başladı. Bu yetmiyormuş gibi zavallı ihtiyarın getirdigi odunları da aldı ve gitti.
Bizim derviş geri döndü ve gördüklerini olduğu gibi şeyhine anlattı. Şeyh hazretleri kendisinden sordu:
— Ism-i â'zamı bilseydin, o ihtiyarı döven ve odunlarını alıp giden adama ne yapardın?
Derviş, hemen cevap verdi:
— O zâlimi helâk etmek için okur ve zavallı ihtiyarın odunlarını kendisinden alarak sahibine iade ederdim, deyince şeyh gülümsedi:
— Senin gibi sabırsız ve merhametsiz birisine ism-i â'zamı talim etmek caiz değildir. Bir merkep ve bir yük odun için, adam öldürülmez. Ey oğul bilmiş ol ki, ben ism-i â'zamı senin dayak yediğini ve odunlarının elinden alındığını gördüğün zât-1 muhteremden talim edip öğrendim.
Evet, aziz müslümanlar:
Peygamberler ve onların vârisleri olan Hak veli'leri, sabırlı ve halimdirler. Kendilerine yapılan haksızlık veya kötülüklere hilmiyyetle muamele ederler. Hatta, günden güne hilmiyetlerini artırırlar. Bunun için, kendilerinde iymana, islâma ve gerçek mâ'nada insan ve müslüman olmağa kabiliyyet ve istidat bulunanlar, peygamberlerin ve Hak veli'lerinin gösterdikleri hilmiyyet karşısında hatalarını ve zaaflarını anlar, insafa gelir ve gerçekten insan ve islâm olurlar. Kendilerinde iyman ve islâm istidadı bulunmayanlar ise, yaptıkları kötülüklere karşı peygamberlerin ve Hak velilerinin yumuşak davranmalarını kendilerinden korktukları için böyle davranınağa mecbur kaldıkları şeklinde yorumlarlar, zulüm ve haksızlıklarını artırırlar.
Buna rağmen peygamberler ve veliler sabreder ve halim olurlar ama, Allahu azim-üş-şân adaletiyle tecelli buyurur ve o zâimlerden peygamberlerinin ve velilerinin intikamını alır. Zira, peygamberler ve veliler, Allahu tâlâ'nın himayesindedirler. Onlar, kendilerine yapılan haksızlık veya kötülüğü bağışlasalar ve buna razı olsalar bile, Mevlâyı müte'âl kendilerine zulmeden zâlimlerden onların öcünü alır. Unutmayalım, Rabbimiz AZIZUN ZÜL-İNTİKAM'dır.
HİKÂYE Süfyân-ı Sevri hazretleri, bir arkadaşı ile birlikte bir âlimden ders ve feyiz alıyorlardı. Bu âlim ve fazıl zat, hayli yaşlı olduğundan, evine yakın bir yerde ve komşulardan birisinin evinin önündeki ağacın gölgesinde derslere devam etmek uzere izin aldılar. O evin sahibi, anahtarını oralarda bir yere saklıyor ve evine girerken sakladığı yerden alıp açarak evine giriyordu. Dersleriyle meşgul olmalarına rağmen, onlar da bu hali uzaktan görüyorlardı.
Günlerden bir gün, kimsenin bulunmadığı bir zamanda birisi geldi, o ev sahibinin sakladığı yerden anahtarı aldı, kapıyı açıp içeriye girdi ve bazı kıymetli eşya alarak savuşup gitti. Ev sahibi, dönüşünde bu hırsızlık olayını farkedince, hemen o ders
okuyanlardan kuşkulandı ve ertesi sabah yine ağacın gölgesine gelip oturunca karşılarına dikildi ve Süfyân-ı Sevri hazretlerinin yakasına yapışarak:
— Evimin anahtarını sakladığım yeri sizlerden başka gören ve bilen yok. Bunun için, bu hırsızlığı sizlerden birisi yapmıştır, çıkarın bakalım çaldığınız eşyalarımı, diye tutturdu.
Her ne kadar:
— Ne anahtarını aldık ne de evine girdik, dedilerse de dinletemediler. Adam, işi azıttı, bağırıp çağırmağa başladı, halk başlarına toplandı, her kafadan bir ses çıkmağa başladı.
Sütyân-ı Sevri hazretleri mübârek ellerini açarak:
— Yâ Rab!.. Kur'an-ı keriminde:
Ve la ye'b-es-süheda'û lza ma dû'o....
El-Bakara: 282 (Şahitler, tanıklık etmek üzere çağırıldıkları vakit kaçınıp çekinmesinler…..)
buyurmaktasın. Benim, senden başka şahidim yok ilâhi!..
Şimdi, seni benim doğruluğuma ve bu zatın evine girmediğime, onun malını çalmadığıma şehadete çağırıyorum, bana tanıklık et yâ Rabbi!.. diye niyazda bulundu.
Tam bu sırada uzaktan birisinin seslendiği duyuldu:
— Süfyân'ı bırakınız, o eşyayı ben çaldım, aradıklarınız bendedir, diye acı acı feryat ederek bir adam bulundukları yere geldi. Çaldığı eşyayı sahibinin önüne koydu, boynunu büktü ve toplanan kalabalığa:
— Evet, bunları ben çaldım, cezam neyse razıyım, dedi.
Kendisinden sordular:
— Bunları senin çaldığını kimse bilmiyordu, hatta senden kuşkulanan bile yoktu. Yoksa, çaldığına pişman mı oldun? Neden, çaldıklarını elinle getirip teslim ettin ve kendini de ele verdin?
Hırsız, önüne bakarak itiraf etti:
— Çaldığım eşyayı hemen satayım mı, biraz saklayım mı diye düşünürken hâtıftan müthiş bir ses işittim: (Çabuk çaldıklarını götürüp sahibine teslim et.. Sevdiğim kullarımdan ve velilerimden Süfyân-ı Sevri çok müşkil durumda kalmıştır.
Git onu kurtar, yoksa seni helâk ederim. Gerçi, o takdirimize razıdır ama, ben onun Rabbiyim. Kendisine yapılan bu isnad ve iftiraya sabrım ve tahammülüm yoktur...) denildi ve ben bu ilâhî tehdidi duyunca hemen çaldıklarımı geri getirdim, dedi.
Ev sahibi haksız olarak bir mâ'sumu suçladığına, hırsız hırsızlık yaptığına pişman oldular, tövbe ettiler. Süfyân-ı Sevri hazretleri de her ikisinin özürlerini kabul ve kendilerini affettiğini müjdeledi ve ilâve etti:
— Ben buna da razı olurdum ama, Rabbim mâ'ruz kaldığım bu iftira ve haksızlığa razı olmadı, buyurdu.
Daha önce de muhtelif vesilelerle arzetmiştim. Peygamberlere, velilere ve bütün mü'minlere yapılan ihanet, Allahu teâlâ'ya ihanettir. Netekim, peygamberlere ve velilere itaat de, Allahu tâlâ'ya itaat gibidir. Bunun içindir ki, Allahu zül-celâl velkemal hazretleri peygamberlerinin ve velilerinin dileklerini aslâ reddetmez. Ancak, peygamberler ve veliler de Allahu teâlâ'nın rahmet sıfatının kâ'inatta zuhurudurlar. Kulların işledikleri kötülük, isyan ve günahlardan ötürü inecek azabı bu zevat rahmet kanatları ile karşılarlar. Istidad-ı ezelisi bulunanlardan dilediklerini irşâd ederler, onlara insanlıkta bulunan keramet tadını tattırırlar. Insanları, hüsran ve zulmet âleminden alır, Hak katında yüceltirler, onları ârif-i billâh ve vasıl-1 zât ederler.
İksir-i â'zamdır nutk-u Ehlullah, Bir nazarda hâki kimya ederler..
Nebi'lerin en büyük mû'cizeleri MU'CIZE-I VÜCUDIYYE-I MUHAMMEDIYYET'tir. Bu mû'cize-i vücudiyyeye vâris olan veliler KERAMET-İ VÜCUDIYYE'ye mâlik olurlar ki, bu da ISTİKAMET'tir. Müstakiym olana LİBAS-I KERAMET giydiri-