Ara
Menü

Sayfalar 576–582

1.830 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 576–582

hatta onların başlarında bulunmadın? Düşmanlarma galip gelemesen bile, bir kılıç çekmeden, savaşmadan, çarpışmadan neden kaçtın? Vatanını ve mukaddesatını din ve mıllet düşmanlarına karşı neden savunmadın? Bu savaşın bir zaterle neticelemese bile, tarihler senin şanlı müdafaanı yazacaklar, adını bürmet ve minnetle anacaklardı. Sen, saraylarını ve saltanatını, dinine, mukaddesatına, vatan ve milletine tercih ederdin ama, bak o sarayların şimdi can düşmanlarına kaldı. Sana ise, ancak zillet ve meskenet payı düştü. Rahat ve huzurunu, zevk ve sürurunu herşeyin üstünde tutar, asıl görevin olan vatan ve milletin için çalışmazdın. Bağ ve bahçelerde nefsinin arzularına hizmet eder, kendinden gayrı hiç kimseyi düşünmezdin. Işte, netsinin bu arzu ve hevesleri uğruna bunca şan ve şerefi ayaklar altına aldın. Bir kerrecik olsun, geleceğini, bugünlerini düşünmedin. Şimdi ağla, ağlayabildiğin kadar... Granada'yı, Elhamra'yı, Elbeydâ'yı kimlere teslim ettin? Hazinelerini kimlere bıraktın? Mülk ve saltanatın ne oldu? Yiğitlikleri, cesaret ve şecaatleri, heybet ve mehabetleriyle düşmanları daima perişan eden kahramanları, hangi din ve millet düşmanlarına karşı kullandın? Hani küheylân atların, hani sana atalarından yadigâr kalan şanlı kılıçlar? Şu geniş sahralara, şu münbit ovalara, şu büyük şehirlere, o koca koca saraylara, paha biçiemeyecek ilim hazineleriyle dolu kütüphanelere, her yanı bir şehit kanıyla sulanmış şu mübarek topraklara bak!.. Granada, Elhamra alevler içinde yanıyor... Senin alçaklığın yüzünden kül yığını haline gelecek, koskoca bir islâm başkenti, senin gayretsizliğin ve hamiyyetsizliğin yüzünden harap olup gidecek, İsmullâh'ı ilân eden minarelere çanlar takılacak, saf ve muhlis mü'minlerin Hakka secde ettikleri cami-i şerifler ve mescitler, ya yıkılacak veya kilise haline getirilecek... Bir avuç islâm mücahidiyle bu topraklara kanlarını akıtarak sana armağan eden atalarının, ırzları, canları ve malları sana emanet edilmiş olan tebaanın, din kardeşlerinin, bütün müslümanların yüzlerine nasıl bakacaksın? Ağla, doya doya, yana yana ağla... Sana, ancak ağlamak yaraşır.. Bundan sonra Afrika çöllerinde haşerat gibi yaşayacaksın, kaçacak, sığınacak delik arayacaksın.. Kaç, ayak-

larında henüz kuvvet varken kaç, bakalım nerelere kadar kaçacaksın? Nereye gitsen, nerede otursan artık seni zillet ve meskenet bekliyor. Tarih ve insanlık seni lânetle ve nefretle yâdedecek, mezarında bile rahat edemeyeceksin.. Mezarının önünden geçenler: (Burada Endülüs gibi muazzam bir islâm medeniyyetini, islâm milletini korkaklığı ve alçaklığı yüzünden mahveden adam yatıyor, ülkesini kendi elleriyle din ve millet düşmanlarına teslim eden Ebu-Abdullah'ın leşi burada azap görüyor..) diyecekler ve kıyamete kadar adını iğrenerek, tiksinerek anacaklar... Tarih, seni ve senin gibi vatanını ve milletini şahsî hırs ve menfaatleri uğruna satanları, dinine ve milletine ihanette bulunanları daima böyle anmıştır ve böyle anmağa devam edecektir... Sen ki, kanları ile tevhidi yazan atalarının torunusun.. Sen ki, islâm meş'alesini kutsal bir emanet olarak bu topraklara şanlar ve şerefler içinde getiren babaların oğlusun..

Dinin, milletin, vatanın, mukaddesatın için onlar gibi kanını seve seve akıtmaktan, Tâyı kelimetullah için güle güle ölüme koşmaktan ve bu uğurda şehit düşmekten nasıl korkar ve kaçarsın? Bahtsız kafanı taşlara vura vura ağla!.. dedi.

Kudret ettikte tâ'allûk fıtratın ahkâmına, Kahr-ı Hak bir dev yaratınış esaret namina, Alemnin çökıüş o siklet sine-i arâmına, Dehşetinden inliyor her zerre hâlâ dinleyin!..

Endülüs müslümanlarının başlarına gelenden, yalnız bizler değil bütün insanlık ibret almalıdır. Bizler ki, el-hamdü lillâh müslümanız, iymanımız var, Kur'an'ımız var….. Kur'an-ı aziymi okuyalım, hükümleriyle âmil olalım, tevhide gelelim, tevhidde olalım, ayrılığı, gayrılığı kaldıralım. Din kardeşiyiz, kan kardeşiyiz, can kardeşiyiz, din ve millet, vatan ve mukaddesat yolunda silâh arkadaşıyız. Elbirliğiyle, gönül birliğiyle, samimi işbirliğiyle aşamayacağımız engel, yenemeyeceğimiz müşkil yoktur. Kitabımız, Allah kelâmıdır ve Allahu teâlâ bu kelâm-ı Envâr-ül-Kul0b, cllt: 2 — F: 37

kadiminde bize bunları emir ve irade buyurmaktadır. Endülüs'lüler de Kuran okuyorlardı ama, hükümleriyle amel etmiyorlardı. Dünya hayatına meyletmiş, mala, mülke, servete aldanmış, hepsi birer emanet olan o mal ve servet kıyamete kadar ellerinde kalacak sanmış, tevhidden ayrılmış ve tefrikaya düşmüşlerdi. Kitabullah'ı okudukları i halde ona uymayanların, onun hükümlerini dinlemeyenlerin âkibetleri de elbette böyle olacaktı.

Birbirimizi sevip saymaya, birbirimizi tanıyıp tamamlamaya, saflarımızı sıklaştırmaya, aramıza bozguncuların, münafıkların ve hainlerin sızmalarına engel olmaya, sevinçlerimizi de, kederlerimizi de paylaşmaya, birbirimize destek olmaya mecburuz ve muhtacız. Vatanımız, milletimiz, dinimiz ve mukaddesatımız için gerekirse canımızı vermeğe, kanımızı akıtmağa hazır olmalıyız. Musa bin Gazzam rahmetullahi aleyh ve benzerleri görevlerini yaptılar, ömürlerini şerefle tamamladılar ve ebediyet âleminde hakettikleri yerleri aldılar. Onlardan geri kalamayız, dünyada olup bitenlere bigâne olamayız, adam bana ne diyemeyiz. Din bizimdir, vatan bizimdir, millet bizimdir. Ölüm, her fâni için muhakkak ve mukadderdir ve ondan kurtuluş yoktur. Fakat, cephede din ve millet düşmanlarıyla savaşırken şehit olmakla, evinde rahat döşeğinde ölmek arasında büyük farklar vardır. Olümü göze alamazsak, yaşamağa hakkımız olmaz.

Hem, din ve millet uğrunda çarpışanlarla yerlerin ve göklerin sahibi Allahu teâlâ beraberdir, Resûl-ü müctebâ'nın himem-i ruhaniyyeti üzerlerindedir. Daima uyanık, şu'urlu ve tetik bulunmalıyız, elimizden Allah kitabı, dilimizden Allah adı eksik olmamalıdır. Yarım asır önce, dünyanın belli başlı büyük devletlerinin üstün silâh ve teçhizatlarına rağmen onları aziz yurdumuzdan kovup çıkaran babalarımızın, ağabeylerimizin, bize bugün hür ve müstakil bir yurt bırakmak için seve seve canlarını veren aziz şehitlerimizin yollarından gitmeli, üç buçuk bozguncuya yenilmemeli ve ezilmemeliyiz.

Ey âşık-1 sadık!..

Kur'an-ı kerimi okumak, zikirdir. Hatta, okumadan Kuran-ı aziymin sahifelerine bakmakla da ziyaret sevabı alınır. Na-

mazlarında okuduğun Kur'an âyetlerinin her harfine yüz, abdestli olarak okuduğun âyetlerin her harfine elli, Kur'anı eline almaksızın ezberinden abdestsiz olarak okuduğun her âyetin her harfine on sevap verilir. Cünüp iken Kur'an okumak, kat'iyyen caiz değildir. Dua yerine Fâtiha-i celileyi (El-Hamdü lillâhi Rabbil-âlemiyn ve ilh...) Besmele-i şerifeyi okumak ve salâvat-ı şerife getirmek caizdir. Hemen ilâve etmeliyiz ki, mü'mine lâyık olan aslâ cünüp gezmemektir. Cünüplük, evli olanların eşleriyle birleşmelerinden ve diğerlerinin rü'yâlarında kirlenmelerinden sonraki ve yıkanmadan önceki haldir. Avam için, cünüplüğün tarifi budur. Havas için ise, fuhşiyyâtı düşünmek ve harama şehvetle bakmak dahi cünüplüğü gerektirir. Havassul-havas içinse, Allahu teâlâ'yı bir lâhza için unutmak dahi cünüplük gibi sayılır. Hak velilerinden birisine sordular:

— Cünüplük ne demektir?

— Sizin için helâlinizle birleşme veya rü'yâ görme neticesi hasıl olan kirliliktir, ki böyle bir hal sezince derhal gusül abdesti almanız gerekir, buyurdu. Tekrar sordular:

— Sizin için keyfiyet başka mıdır ki, bizi ayırdınız?

— Evet, bizler Allahu teâlâ'dan bir ân için gafil olur, Rab.

bimizi bir lâhza unutursak gusletmemiz icabeder, buyurdu.

Din-i mübiyn-i islâmda, üstün ve yüksek dereceli kutlu ve mutlu kişiler vardır ki, onlar Allahu teâlâ'ya tekarrüp eden kimselerdir. Bizler gibi avâmdan olanlara helâl olan, onlar için haram, bizim için sevab olanlar onlar için günah sayılır. HA- SENÂT-UL-EBRAR SEYYI'AT-İL-MUKARREBİYN'dir, buyurulmuştur.

Evet, Kur'an-ı aziymi okumak zikrullah'tır ama, iş bu kadarıyla da bitmez. Müslüman, okuduğu Kur'an'ın emirlerini ve nehiylerini bilmek ve bu sayede nefsini islâh etmek zorundadır. Hırsızlık, adam öldürme, gasıp ve saire gibi bir suçla adalet huzuruna çıkarılan bir kimsenin:

— Ben, Türk Ceza Kanununu okudum, işlediğim gerçekten bir suçtur, demesi kendisini cezadan kurtaramayacağı gibi, Kur'an-ı kerimi okuduğu halde kendisini kötülüklerden alıko-

yamayanların, Hakkın emirlerine uymayanların, okudukları âyetlerin sahife ve yapraklarına saygı göstermelerins rağmen hükümlerine tâbi olmayanların da bu okumaları kendilerini cehennem azabından kurtaramaz. Hatta, Kur'anı okumakla yetinenlerin azaptan kurtulamayacakları gibi, okudukları ile ihlâssız amel edenler de helâk olmaktan kurtulamazlar. Onun için, Kur'an-ı kerimin emirlerine ve nehiylerine tam bir ihlâs ile uymak şarttır. Allah celle, mublislerle beraberdir.

Tarif ettiğimiz şekilde Kur'an-ı aziymi okuyanlar kurtulurlar ve iki cihanda da safa ve sürura ererler. Kur'an ile âmi olanlar ve bu amellerinde ihlâs sahibi bulunanlar gerçek muhislerdir. Kur'an, Allahu tâlâ'nın emirlerini, nehiylerini kıssa, dua ve ibadetleri açık açık beyan buyurmuştur. Binaenaleyh, kitabımızın yapılmasını emir ve ferman buyurduğu şeyleri cana minnet bilerek seve seve yapmalı, yasakladığı bususlardan da son derece kaçınmalıdır. Kula, kulluk gerektir. Kul, Rabbini kırmaktan, incitmekten ne kadar korkar ve çekinirse, emirlerine canla başla sarılır, yasaklarından kaçınırsa, dünya ve âhirette saadet ve selâmete erişir. Okuduklarından ibret, kıssalarından hisse alır, her işini Kitabullah'a uydurur, onu kendisine rehber edinirse, sureti insan olduğu gibi siyreti de insan olur, Kur'an ahlâkı ile ahlâklanır, Allah boyası ile boyanır, kalbi ve kalıbı nurlanır. Yoksa, Kur'an okuduğu halde emirlerine uymayan, nehiylerinden kaçınmayan, kıssalarından ibret ve hisse almayan, Rabbine dua ve ibadet etmeyen, kulluk görevlerinden hiçbirisini yerine getirmeyen, kötülüklerden, günahlardan, isyan ve nisanlardan kendisini alıkoyamayan, Kur'an-ı aziymi hiç okumamış gibidir. Böyle Kur'an okuyanlara Kitabullah şefaat edemez, bil'akis kıyamette o kimseden dâvacı olur ve hatta ona lâ'net eder. Bir Hadis-i şerifte:

libat!

io} Rubbe talin yel'anüh-ül-Kur'an...

buyurulmuş, gafillere de âriflere de gerçek böylece duyurulmuştur.

Müslümanlar, dörtyüz yıldır Kur'an-ı kerim yazmışlar, basmışlar ve hâfızlar yetiştirmişlerdir. Fakat, ezilip üzülerek kabul ve itiraf etmek zorundayız ki, Kitabullah'ın yalnız cildine, sahifelerine, tezhibine itinâ ve ihtimam gösterilmiş, âyet-i kerimelerin hükümleriyle amel edilmemiş, emirlerine ve nehiylerine uyulmamış, Kur'an ahlâkından nasip alınamamış, Allahu tâlâ'nın istediği gibi kul ve Resûl-ü müctebâ'nın arzuladığı gibi ümmet olunamamış ve bunun tabii ve zarurî bir neticesi olarak da islâm ülkeleri kâfirlerin, zâlimlerin tasallûtlarından kurtulamamış, zebun ve hakir, hatta bir çokları esir haline gelmiş, bunca ibret ve tecrübeye rağmen bir türlü derlenip toparanamamıştır. Bu korkunç zehirlenmeye karşı panzehir kullanmayı dahi akıl edemediklerinden, ilk zehirlenme olayından sonra daha öldürücü ve kahredici olanlarını seçmişler, yabancı ideallerin ve ideolojilerin kurbanı olmuşlar, kısacası izzet yerine zillete, gayret yerine atalete ve meskenete, uhuvvet yerine husumete, muhabbet yerine nefrete, saadet yerine felâkete mahkûm olmuşlardır.

Almanya ziyaretimde, bir Alman profesörü ile ilmî konularda görüşüyorduk. Profesör bana şöyle dedi:

— Mademki, Kur'an Hak kelâmıdır. O halde, nasıl olur da o kitap ile amel eden sizler böylesine geri kalmış, sefil ve zelil düşmüşsünüz? Incil, tahrif edilmiştir diyorsunuz ama, görüyorsunuz ki biz hristiyanlar ilim, teknik ve medeniyyet bakımından siz müslümanlardan ileri ve üstün seviyyede bulunuyoruz.

Fakir, kendisine şöyle cevap verdim:

— Herşeyden önce, iyi bilmelisiniz ki sizi yükselten ve yücelten bugün Incil diye elinizde bulundurduğunuz dört kitaptan biri olmadığı gibi, bizim geri kalmışlığımıza, fakirliğimize ve cahilliğimize de sebep Kur'an ve islâm değildir. Siz, Hristiyanlar gerçekten tahrif edilmiş bulunan Incil'i geri attınız ve ilerlediniz. Biz ise, Kur'an-ı aziym gibi muhkem bir kitabı terkettik, hakikat-i islâmiyyeden ve hakikat-i Muhammediyye'den yüz çevirdik ve bundan dolayı geri kaldık ve fakir düştük. Yani, sizler hiçbir aslı ve esası bulunmayan hristiyanlığı bıraka-

rak ilerlediniz ve bizler de Allah dini olan islâmı ve Kur'anı bırakarak geriledik.

Aynı zamanda bir rahip olan Alman profesörü, ya gerçekten anlamadı veya anlamamış görünerek tekrar sordu:

— Bu görüşünüzü delillerle isbat edebilir misiniz? dedi.

— Hay hay!.. cevabını verdim. Meselâ, islâmiyette günde en az on kerre el yıkamak, beş kerre de ellerle birlikte yüzü ve ayakları yıkamak emrolunmuştur. Oysa, günümüzün müslümanı sağlığın en önemli şartı olan yıkanmak şöyle dursun, sudan ve beden temizliğinden ateşten kaçar gibi kaçıyor. Oysa, siz hristiyanlarda yıkanmak yasak olduğu halde, her birinizin günde en az iki defa duş yaparak baştan aşağı yıkandığınızı görüyorum. Biz, bu pisliğimizle müslümanlıktan çıktığımızın farkında olmadığımız gibi, sizler de hristiyanlıktan çıktığınızın farkında değilsiniz.

Alman profesörü elimi sıkarak beni tasdik ve tebrik etti.

Evet, gafil veya cahil müslüman kardeşlerimiz farkında olmadan islâmiyetten çıkmakta, her türlü kötülük ve günahı rahatlıkla işleyebilmekte, neler kaybettiğini idrak edememektedir. Buna mukabil, hristiyanlar da müslümanlığın gereği olan bütün iyi ve güzel şeyleri âdet haline getirmiş bulunmakta ve onlar da böylece hristiyanlıktan çıktıklarının farkında olamamaktadırlar. Avrupa ülkelerini gezip dolaşanlar, bu sözlerimde ne büyük bir gerçek payı bulunduğunu kabul ve tasdik edeceklerdir.

Kimseyi kırmak, incitmek ve hele suçlamak istemiyorum.

Fakat, müşahedelerimi söylemeği de bir vazife ve borç biliyorum. Almanya'da, işten kaçmak için namaz kılanları, çalıştıkları müesseselerden yaptıkları hırsızlığı ibadetleriyle örtmeğe çalışan gafil müslümanları gördüm. Müslüman olduklarını iddia edenlerin çoğunun işleri yalan - dolan, ihanet, sahtekârlık, adam kandırmak, aldatmak, çalıp çırpmak, vurmak, kesmek, biçmek, sözünde durmamak, emanete hıyanet etmektir. Vicdan ve insafinıza güvenerek soruyorum:

— Müslümanlık bu mudur? Islâmın gerekleri bunlar mıdır?

Sayfalar 576–582 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org