Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 570–575
den yaratıldıklarını, asıl görevlerinin neler olduğunu fark ve temyiz edemeyenler, takvim yaprağı gibi birer birer koparıp attıkları günlerini isyanlarla, kötülükler.
le, günahlarla boşuna harcayanlar için gelip geçen, hergün elbette öldürücü bir zehri yudumla içmiş gibi olurlar. Bunun da panzehiri ve ilâcı; Allahu teâlâ'ya ve Re.
sûl-ü müctebâ'ya inanmak, gönül vermek ve iyman etmek, dünya hayatının gelip geçici olduğunu düşünerek her gününü kulluk ve ibadetle değerlendirmek, namaz:
larını vaktinde, erkân ve âdâbına uyarak tam ve eksik siz kılmak, oruç tutmak, zikrullah ile meşgul olarak işi ni görmek, özüyle, gözüyle, sözüyle doğru olmak, elinden ve dilinden hiç kimseye zarar vermemektir.)
Bu elem yurdu deni dünyanın, Derdine, mihnetine gayet yok;
Bir çürük diş gibi bence bu can, Çıkmadan sahibine rahat yok!..
Allah korkusu, Allah ve peygamber sevgisi ile, ölüm ve öte si, karanlık kabir, sual, mahşer, hesap, azap korkusu ile ağla mayan gözler; kişinin kalbinin taştan daha katı olmasındandır.
Kalbin katılığı da, günahların çokluğundan ileri gelir. Çok günah işlemek ise, ölümün unutulmasından olur. Olümü unut.
mak, tûl-ü emeldendir. Tûl-ü emel ise, dünyayı gereğinden faz.
la sevmekten, ona meyil ve aşırı muhabbet etmekten doğar.
Böylesine aşırı bir muhabbet bütün suçların ve hataların başı ve başlangıcıdır.
Evet, iddia ve israr ediyorum: Dünya muhabbeti, bütün kö tü ve çirkin ahlâkların başıdır. Hırs, tamah, hased, kibir, zulüm, isyan ve tuğyân aşırı dünya muhabbetinin mahsulleridir.
Bunlar, dünyayı sevenlere hoş gibi görünseler bile, aslında mih net, meşakkat, kaygu ve tasadan başka bir şey değildir. Dünyaya düşkün olanlar, hiçbir şeyden zevk almazlar, huzur bulmazlar, rahat etmezler. Günleri para saymak, ömürleri mal ve para biriktirmekle geçer. Bu uğurda bir çok rezaletlere, aşağılıkla-
ra, bayağılıklara katlanırlar. Ellerine fırsat geçerse, o mal ve paralarına güvenip dayanarak zulmetmekten çekinmezler, kötülük ve haksızlıklardan sakınmazlar, başta şeref ve haysiyetle ri olmak üzere gerekirse herşeylerini bu yolda feda etmekten kaçınmazlar. Fakat, gün gelir vâ'deleri dolar, ecel yakalarına yapışır, zillet ve mezelletle topladıkları o mal ve paraları yiyemeden, kısmet olursa sekiz arşın beze sarılırlar ve en yakınları tarafından götürülüp bir çukura atılırlar. Üzerlerine titredikleri malları, mülkleri, paraları ve servetleri başkalarına kalır, karılarını başkaları alır, oğulları ve kızları zevk ve sefahate dalar, mirasyedi hovardalığı ile etrafa dehşet salar, kendisi de âhirette ter döküp bocalar. Kazandığı helâl ise hesabı, haram ise azabı vardır, kabir denilen çukur gayet dardır ve o dünya düşkününün kıyamete kadar işi gücü âh-ü zârdır. Bu hal, kıyamete kadar böylece sürüp gider, ibret almaktan nasipleri olanlar da onların bu hallerini dikkat ve hayretle seyreder.
Granada'daki harp meclisinden sözü nerelere getirdik, bağışlayınız!.. Insan, bazı gafillerin hallerini anlatırken, çoğu zaman ne diyeceğini şaşırıyor. Fakat, Granada harp meclisinde konuşan Musa bin Gazzan, dünyaları için âhiretlerini, dinî vc milli haysiyetlerini feda eden o iki yüzlülere, kişisel çıkarları için Ispanya kralından aman dilemeğe kadar alçalan o hayâsız.
lara şöyle haykırıyordu:
— Ey kraldan aman dilemeği öneren gayretsizler!...
Haram olarak biriktirdiğiniz mallarınızı koruyabilmek için kraldan aman dilemekle selâmet bulacağınızı mı sanıyorsunuz?
Düşünmüyor musunuz ki, bu teklifiniz bunca Ümmet-i Muhammed'in helâk olmalarına razı olmak demektir. Allahu teâlâ bilir, ama bu re'yiniz gayet kötü bir re'ydir ve gayet kötü sonuçlar verir. Başka delile ne hacet? Bizden önce bu kralın hâkimiyyeti altında bulunan müslüman kardeşlerimizin halleri ve akibetleri kâfi değil midir? Ispanyolların, aleyhimizdeki düş.
malıkları, intikam duyguları Granada'yı almakla yatışır mı sanıyorsunuz? Onlar, bir kerre TEVHID'imizi bozarlar, birlik ve beraberliğimize son verirler ve bizi dağıtıp parçalarlarsa, bü-
tün yurdumuzu elimizden kolaylıkla ve rahatlıkla alacaklarını biliyorlar. O zaman görürsünüz başımıza ne ateşler yağdıracaklarını? Bugün, Granada hükûmetinde üç milyon müslüman varken, bu islâm hükûmetini mahvederek Ispanyollara teslim ol.
mak, onların esiri haline gelmek zilletine neden düşelim? Bizlere vâcibolan, son nefesimize, son damla kanımıza ve son eri.
mize kadar Allah ve peygamber rizasıyçün, vatan ve millet uğ.
runda çarpışmaktır. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, mazlûm kullarının her zaman ve her yerde yardımına yetişmiş, nusretini ve inayetini hiçbir zaman esirgememiştir. Namus ve haysiyetimizle şan ve şerefler içinde ölmek, namus ve haysiyetten mahrum, şerefsiz bir hayat sürmekten daha hayırlı ve üstündür. Sürünerek yaşamaktansa, ölmek evlâdır. Düşman kahrı ve çizmesi altında esir olmaktansa, hür ve müstakil yaşamak uğrunda bin canım olsa, hepsini feda etmekten aslâ çekinmem, diyordu.
Insanlığı pâmal eden alçaklığı yık, ez!..
Billâh yaşamak yerde sürüklenmeğe değmez...
Fakat, ne hazindir ki Ispanya kralının neşrettiği yalan vâ'adler ve özellikle halkın iyman zayıflığı ve hamiyyetsizligi ve dünya hayatına aşırı muhabbetlerinden ileri gelen vatan hainliği, Musa bin Gazzam'ın re'yi ve teklifi hilâfına onlara dünya ve âhirette düşecekleri zilleti unutturdu ve maalesef şehrin kral Ferdinand'a teslimine karar verdiler.
Granada teslim edildi ve Ferdinand her bakımdan muradına erdi. Şehrin teslimine karar verenler, düşmanlarından öylesine hakaret ve zulümler gördüler ki, bu esirliği tatmaktansa Musa bin Gazzam'ın söylediği gibi son damla kanlarını akıtıncaya kadar çarpışarak ölmediklerine pişman oldular ama neye yarar? Olan olmuş ve düşman başkentlerine girmişti. Esaretin, hakaretin, zulüm ve binbir felâketin tadını tadan halk, Granada'yı İspanyollara teslime razı olan ileri gelenleri alçaklık, korkaklık ve hainlikle suçluyordu. Ama, asıl hüner esir olmadan ölmesini bilmekti. Onlar dünya hayat ve menfaati için
ölümü göze alamamışlar ve elbette esirliğin, zulmün ve her türlü kötülüğün tadını gayet acı bir şekilde tatmışlardı, ömürleri boyunca da tatmak zorunda idiler.
Musa Bin Gazzam, bütün bu felâketlerden sonra, etrafinda toplanan, Allahu teâlâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya sözde inanip iyman etmiş, gönül vermiş, ölümü ve âhireti düşünen sözde hamiyyetli müslümanlara şöyle hitabediyordu:
— Ey gayretli müslümanlar!..
Allahu teâlâ'ya iyman eden ve Kitabullah'ı kendilerine rehber edinen aziz mü'minler! Ağlayıp sızlamak, yanıp yakınmak kadınlarla çocuklara yakışır. Ağlamayı bırakın, gözyaşı yerine son damlasına kadar kanlarımızı dökelim. Iymanımızın gerektirdigi mertligimizi, yigitligimizi gösterelim. Dinimiz, milletmiz ve vatanımız uğrunda canlarımızı feda ederek daha önce bize bu toprakları armağan eden kahraman atalarımızdan şehitlerin arasına, gazilerin sırasına girelim. Böyle şerefli bir ölüm, rahat döşeğinde çevresinde gözyaşı dökenler arasında can vermekten bin kat hayırlıdır. Düşmanın ahdinde ve vâ'dinde sadık kalacağını sananlar varsa, iyi bilsinler ki, aldanıyorlar.
Onların, bizim kanlarımızı dökmeğe nasıl susamış olduklarını, bugüne kadar olup bitenlerden sezinleyememek büyük bir hata ve gaflet olur. Böyle âciz ve zelil bekleşerek uğrayacağımız zulüm ve hakaretten ise, çoğumuzun korktuğumuz ölüm daha hafif kalır. Malları ve mülkleri ellerinden gitmemesi için, namus ve şereflerini feda edenler, dinlerini, iymanlarını ve Kur'anlarını terkedenler, iyi bilmelidirler ki, bu korkaklıklarının ve iymansızlıklarının cezasını çekmekte gecikmeyecekler, üzerlerine titredikleri malları ve mülkleri düşman tarafından yağma edilecek, gözlerinin önünde kadınlarının ve kızlarının ırz ve iffetlerine göz dikilecek, bu faciaları görmemek için ölmeği göze alamayanlar, karılarını ve kızlarını düşman askerlerinin kucağında onlara şarap kadehi sunarken görecekler ve çok pişman olacaklardır ama, korkarım o zaman iş işten geçmiş olacaktır.
Gelin ey müslüman kardeşlerim, Allahu teâlâ'dan nusret ve inayetini niyaz ederek Afrika'daki islâm meliklerinden yardım isteyelim. Yardım gelsin veya gelmesin, o zamana kadar el-
birliği, gönül birliği ederek gücümüz yettiği kadar vatanımızı ve mukaddesatımızı müdafaa edelim. Ben, şahsen bu alçaklıktan kendimi kurtarmanın yolunu bilirim. Fakat, ümmet-i Muhammed'e acırım, diyordu.
Musa bin Gazzam'ın bu hitabesine hiç kimse cevap verememişti. Bütün gayreti boşunaydı. Bu hamiyyetsiz insanların, düşman ayağı altında çiğnenmesi gerekiyordu. Hak yolunda ölmesini bilemeyenlerin, yaşamaya da hakları olamazdı. Netekim, öyle de oldu..
Göğüsü iyman ile dolu yiğit ve kahraman Musa bin Gazzam (Allah ona rahmet etsin) bu toplulukta da kendisine refik-i şefik bulamayınca tek başına bir bölük zırhlı Ispanyol askeriyle savaştı. Bir çok kâfirin canını cehenneme yolladı, sonra kendisi de yaralanarak atından düştü. Fakat düşmanlarının eline geçmemek, onların hakaret ve zulümlerine mâ'ruz kalmamak için dizleri üstünde sürünerek kendisini yüksek bir tepeden denize attı ve şehitlik rütbesine ulaştı. Rabbim, gerek ona ve gerekse onun gibi din, millet ve mukaddesatları uğrunda seve seve canlarını fedâ eden kahramanlara garka-i garik rahmet eylesin.
Şehir, tamamiyle düşmanların ellerine geçti ve o kahpeler hiçbir din ve mezhebe, hiçbir insanî ölçü ve meşrebe sığmayan kötülüklere başladılar, ahitlerini tamamen unuttular, anlaşmaları umursamayarak ne kadar mescit varsa ya yıktılar veya kiliseye çevirdiler. O muhteşem Elhamra sarayına haçlı bayrak çekildi. Yüzlerce müslüman kadın ve kızları, Avrupa krallarına hediye olarak gönderildi. Yüzbinlerce müslüman, zulüm ve hakaretlerle inim inim inletilerek öldürüldü, binlerce yuva söndürüldü. Yüzbinlerce mûtenâ ve mûteber islâm eserleri, emsalsiz kitaplar ve bu arada bin cilt ve beşyüz cilt olarak yazılmış tefsirler üzerlerine zift dökülerek tamamiyle yakıldı, edebiyata, musikiye ve güzel san'atlara ait en küçük bir örnek bırakılmaksızın islâm san'atına ait ne varsa, hepsi yok edildi.
Zulüm ve vahşet o kadar ileri götürüldü ki, Granada halkına abdest almasını unutturmak için el ve yüz yıkamaları bile yasaklandı. Müslümanların kıyafetleri ve yazıları değiştirildi.
Aralarında, can korkusuyla hristiyanlığı kabul edenler bile, vaftiz edildikten sonra: (Artık ruhun arınıp paklandı...) denilerek ateşte yakıldılar.
Granada'da müslüman halka revâ görülen zulümlerin aynı, bir önceki dersimizde açıkladığımız gibi Balkanlar'da müslüman Türk'lere de uygulanmış ve daha sonra Yunan'ların Anadolu'muzu işgale cür'etlerinde de bütün bu zulüm ve hakaretler tekrarlanmıştır. Kundaktaki mâ'sum Türk çocuklarının top gibi havaya fırlatılarak süngü ile karşılandıklarını, gebe kadınların karınlarının yarıldığını, yaşlıların cami-i şeriflere doldurularak diri diri yakıldıklarını çoğumuz gördük, görenlerden dinledik ve öğrendik.
Musa bin Gazzam, ölmüştü de mal ve mülklerini para ve servetlerini korumak ve kurtarmak için düşmanla anlaşmaya razı olanlar, esirlik zilletini kabul edenler hâlâ yaşıyorlar mı?
Elbette hayır!.. Her ikisi de öldüler ama, Musa bin Gazzam ve benzerleri şehitlik rütbesini alarak âhiretlerini mâ'mur ettiler.
O zilleti kabul edenlerse, kabul ettikleri zillet, mihnet ve felâket içinde yok olup gittiler.
Kral Ferdinand'ın orduları Granada'ya girerken, can kaygusuna düşen gayretsiz ve hamiyyetsiz emir Abdullah, kendisine emanet olan ümmet-i Muhammed'i sefil ve perişan düşmanlarına terketmiş, tâcını, tahtını, sarayını, hazinelerini, herşeyini geride bırakmış ve bir dağın tepesine tırmanmıştı. Son defa olarak Granada'ya bakarken, içi yanmış ve kirli ağzı ile AL- LAHU EKBER diyerek ağlamağa başlamıştı. Annesi A'işe, oğlunun bu halini görünce, rivayete göre ona şöyle demişti:
— Ağla namussuz ve hamiyyetsiz alçak, ağla!.. Vatanını, milletini, saltanatını erkekçe, yiğitçe müdafaa ve muhafaza edemedin, ibadullahı ayaklar altında bıraktın, ağla şimdi kadınlar gibi ağla!.. Senin gibi hayırsız, korkak ve alçak bir evlât doğuracağıma, taş doğursaydım.. Ağla utanmaz ağla.. Her taşı bir cevher, her zerresi bir cana bedel vatanın nasıl harap edildiğini, milletinin nasıl esir alındığını gör ve kana kana ağla!..
Sancağı şerif altında canlarını feda etmek üzere toplanan bahadırlara neden yardım etmedin? Neden o yiğitler arasında ve