Ara
Menü

Sayfalar 563–569

1.814 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 563–569

Fakat, ne yazık ki kendisini takiben tahta çıkan halefleri zamanında karışıklıklar ve kargaşalıklar başgöstermiş, Müvellidiyn denilen Ispanyol dönmeleri ile Berberiler ve Araplar arasındaki iktidar mücadelesi Ispanya'nın kuzey ve kuzey batısındaki Hristiyanların fırsatı ganimet bilerek ayaklanmaları ülkede rahat ve huzur bırakmamıştır. Bundan sonra isyanlar isyanları, fesatlar fesatları takibetmiş ve neticede o koca medeniyet yeryüzünden silinip gitmiştir.

Bu olayları masal gibi, efsane gibi dinlemeyelim. Onların başlarına gelenler, bizim de başımıza gelmez zannetmeyelim.

Eğer; dinimize, dilimize, gelenek ve göreneklerimize sahip olmazsak, eğer TEVHID'i bozarsak, milli birlik ve beraberliği yıkarsak, korkulur ki bizim de başımıza aynı âkibet gelecektir.

Tarihi okumalı ve ondan ibret almalıdır. Mazisini bilmeyen, halini değerlendiremez ve istikbalini güvenlik altına alamaz. Onun için tarihe bakmalı ve istikbali tayin etmelidir. Son pişmanlık, hiç kimseye yarar sağlayamamıştır. Çalışmalı, hem de çok çalışmalıyız. Ilim ve irfan sahibi olmalı, dinimize, milletimize ve yurdumuza hayırlı ve faydalı hizmetlerde bulunmak için birbirimizle yarışmalıyız. Böyle yapmaz ve birbirimizle uğraşırsak, birbirimizin kuyusunu kazınağa çalışırsak, dinimize.

milletimize ve yurdumuza ihanet etmiş oluruz. Vatana ve millete ihanet ise, bu dünyada işlenebilecek suçların en rezili, en bayağısı ve en zelilidir.

Çocuklarımızı okutalım, yüksek tahsil yaptıralım, birer meslek ve san'at sahibi olmalarına yardım edelim. Fakat, herşeyden önce onlara Allah ve peygamber sevgi ve saygısını, din sevgisini, millet sevgisini ögretelim. Küçük yaşlardan itibaren körpe dimağlarına fitne ve fesat tohumları ekmeyelim. Dinsiz insan olmaz, dinsiz cemiyet yaşamaz, dinsiz millet pâyidar olamaz. Islâmiyyet ilmi, fazileti, üstün yüksek ahlâkı, bütün yaatılanlara sevgi ve şefkati, çalışmayı, ilerlemeyi emreder. Körü körüne din düşmanlığı, şeri'at aleyhtarlığı bize hiçbir şey kazandırmamış, üstelik pek çok şeyler kaybettirmiştir. Aklımızı başımıza devşirelim, adam olalım, kâmil insan olalım, müte-

kâmil müslüman olalım. Allahu teâlâ, bize cennet gibi bir vatan bahş ve ihsan etmiştir. Aşağılık duygularımızdan kurtulalım, birbirimize sarılalım, birbirimizi tanıyalım ve tamamlayalım.

Topumuzu, tüfeğimizi, silâhımızı, uçağımızı, zırhlımızı, fabrikamızı, motörümüzü, ağır sanayiimizi kendimiz yapalım. Merde, nâmerde muhtaç olmayalım. Düşmanlarımıza el açmayalım.

Bundan önceki derslerimizden birisinde belirtmiştik, milletlerin kıyametleri hürriyet ve istiklâllerinden mahrum kalmaları, düşman çizmesi ve düşman kırbacı altında inim inim inlemesidir. Bir yere misafir gidiyoruz da, en lüks otellerde bir kaç gün içinde tedirgin olmaya başlıyoruz ve kendi yuvamızı hasretle arıyoruz. Allah korusun, eğer yok edilmez isek, bu aziz yurttan kovulmak ve ayrılmak zorunda kalırsak, nerelere gider ve kimlerin yanına sığınırız? Sığınabilsek bile rahat edebilir miyiz?

Yerinden ve yurdundan ayrı düşmek, en büyük musibet ve en korkunç zillettir. Iyi bilelim ki, şeklen ve zâhiren dost gibi görünenler de dahil olmak üzere yabancıların gözleri bu cennet vatandadır. Altmış yıl önce, Batı'lı devletlerin sevgili Anadolu'muzu aralarında nasıl bölüştüklerini gözlerimizle gördük. Müslüman Türk halkına karşı işledikleri vahşet ve cinayetlere şahit olduk.

Hemen söylemeliyim ki, fakiri pür-taksirin hiç kimse ile bir alacağı vereceği yoktur. Kendimden gayrı hiç kimsenin aleyhinde bulunmaktan korkar ve çekinirim. Binaenaleyh, maksadım siyaset değil, hakikattir. Biz, yarım asır önce başımıza gelenleri, kahraman babalarımızın ve ağabeylerimizin nelere katandıklarını, kendilerinden kat kat üstün, en modern silâh ve teçhizatla donatılmış işgalcileri yurdun harim-i ismetinden kovmak uğrunda ne büyük fedakârlıklar yaptıklarını tamamiyle unutmuş görünüyoruz. Çektiğimiz sıkıntıları, meşakkat ve musibetleri mübarek ağızlarından dinleyebileceğimiz kahraman gazilerden —Lehül-hamd— yaşayanlar vardır. Onun için, bu çekişmelerden, bu tenbellikten, bu gaflet ve cehaletten silkinip kurtulalım, diyoruz. Mâ'azallah, bu uyuşukluğumuzdan faydalanarak dost veya düşman hüviyetinde yurdumuzu istilâya hazırlananları, bizi bölüp parçalamağa çalışanları, tekrar sürüp

çıkarabilir miyiz? Bilmem ama, çıkarsak bile çok kan döker ve çok şeyler kaybederiz. Ne ırz kalır, ne iffet!.. Ne mal kalır ve can!.. Ne koltuk kalır, ne iktidar!.. Ne namus kalır, ne mukaddesat...

Gidişimiz gidiş değildir. Bilerek veya bilmeyerek vatana ihanet, hiç şüphe yok ki dine ve o dinin sahibi olan Allah ve Resülüne ihanettir. Allah ve Resülüne ihanet edenler ise, bugüne kadar yeryüzünde tutunamamış ve yok olup gitmiştir. Bir takım Allah'sızların ve dinsizlerin yeryüzünde söz sahibi olmalarına aldanmayınız. Eğer, bizler Hakka hakkıyle kul olur, kulluk görevlerimizi tam ve eksiksiz yerine getirirsek, Kur'an-ı aziymin yalnız Hafız efendilerin ağzından dinlemek için değil, amel etmek için gönderildiğini fark ve temyiz edersek, o Allah'sızlar, o dinsizler yeryüzünde barınamazlar, kısa zamanda kahrolur ve giderler. Bundan önceki dersimizde Fira'unun Israil oğullarına yaptığı zulüm ve kötülüklerden bahsederken, Israil oğullarının da Allahu teâlâ'ya âsi olmak, gönderdiği peygamberleri yalanlamakla kalmayarak katletmek cür'etinde bulundukları için bu cezaya müstehak olduklarını belirtmeğe. çalış.

mıştım. Biz de Allahu teâlâ'ya hakkıyle kul ve Resûlüne lâyık bir ümmet olursak, Mevlâ o zâlimlerin zulümlerinden bizi de bütün dünyayı da kısa zamanda halâs edecektir.

Bunun da, biricik şartı ve çaresi Kitabullah'a sıkı sıkı sarılmak, Kur'an ahlâkıyle ahlâklanmak, onun YAP dediklerini seve seve ve cana minnet bilerek yapmak, YAPMA dediklerinden de salgın hastalıktan, canavardan kaçar gibi kaçmak ve sakınmaktır.

Doğrudan doğruya Kur'andan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz islâmı!..

Başka yol yoktur, bu hastalığın başka ilâcı mevcut değildir. Sekiz asra yakın müslümanların elinde bulunan Ispanya, altı asra yakın Osmanlı devletinin hâkimiyyetinde bulunan topraklar, on üç asra yakın müslümanların idaresi altında bulunan

Kudüs şehri ve Kur'an-ı aziymde adı geçen üç mescitten birisi olan Mescid-i Aksâ, bugün müslüman cemaatlerinin esir muamelesi gördükleri diğer ülkeler hep bu yüzden kaybedilmiş;

Kur'ana, islâma, dine, iymana sırt çevirmek yüzünden hemen bütün islâm ülkeleri geri kalmış, müslümanlar kâfirlerin ve AIlah'sızların zebunu olmuşlardır. Çünkü, Allah'ın kitabını okumamışız, okusak bile anlamamışız, anlasak bile âmil olmamışız. Okumadığımız, anlamadığımız ve âmil olmadığımız için de, dünya hırsına kapılmış, küçücük menfaatler karşılığında yalnız islâma değil, topyekûn müslüman toplumuna, kendi dindaşlarımıza ihanet gibi ağır suç ve vebâl altına girmişiz, ırzımız, iffetimiz, malımız, canımız kâfirlerin elinde oyuncak olmuş, mâ'neviyyat ve mukaddesatımız çiğnenmiş, benliğimiz ve kimliğimiz unutturulmuş, gayret ve hamiyyet duygularımız uyuşturulmuş, yabancılara avuç açmaktan utanmaz, başkalarından yardım dilenmekten hayâ etmez, tenbel, miskin, âtıl ve bâtıl kalmışız. Sömürgeciler ve sömürücüler bir kuru dilim ekmek atacak diye kuyruğa girerken, o zâlimler tabii servetlerimizi, millî kaynaklarımızı kendi çıkarları istikametinde rahat rahat kullanmışlar, sırtımızdan para kazanıp refaha kavuşmuşlardır.

Insanın söylemeğe dili varmıyor ama, bunun sebebi nedir bilir misiniz? Bir çok islâm ülkelerini idare edenler, Allahu teâlâ'ya kul olmayı unutmuşlar, falânca krala, filânca başkana kul olmuşlar, hasis menfaatler karşılığında yabancı şirketlerle ortaklıklar kurmuşlar ve sonunda hem kendileri sefil ve rezil düşmüşler, hem de milletlerini berbat ve perişan hallere düşürmüşlerdir. Düşünememişler, kendilerinden önce gelip geçen kavimlerden ve milletlerden ibret alamamışlardır. Hristiyan âlemi. ac kurtlar gibi müslüman Afrika'ya saldırmış, Ingiliz, Fransız, İtalyan, Ispanyol, Portekiz, Hollanda, Belçika ve daha adlarını sayamayacağımız bir çok müstevli devletler musallât olmuşlâr, ellerinde birer haç bulunan misyoner papazların öncülüğünde o verimli kıt'anın tabii servetlerini aralarında bölüşmüşler, saf ve mâ'sum Afrika halkının sülük gibi kanını emdikten başka, inim inim inletmişlerdir,

Medeniyet ve kültürü Avrupa kıt'asına götürenler ise müsümanlardır. Avrupa'lilar, kendilerine müslümanlardan kalan bu medeniyet ve kültür mirasını kendilerine göre temessül etmişler ve karşılık olarak müslüman Afrika'ya vahşet, cinayet ve sefalet götürmüşlerdir. Aradaki fark budur. Islâmın Avrupa'ya yayılmasından ve yaygınlaşmasından telâş ve helecana kapılan kilisenin önderliğinde kurulan ve yürütülen gizli faaliyetler, ne yazık ki meyvelerini vermiş, İspanya'da kurulan Endülüs - Müslüman medeniyetini, kurucuları ile birlikte mahvetmişlerdir.

Ibret verici bir misal olduğu için belirtmek isterim:

Müslümanların İspanya'daki son başkentleri Granada şehriydi. Kral Ferdinand, kiliseden ve diğer Avrupa ülkelerinden aldığı maddî ve mâ'nevî destekle Granada'yı şiddetle tazyik ediyordu. Kuşatma uzamış ve daha da şiddetlenmişti. Bu sırada Granada emiri Ebu-Abdullah Sagir'in emriyle toplanan harp meclisinde, Allah'ın kitabına sırt çevirmiş, din ve millet düşmanı hainler de bulunuyordu. Haramla biriktirdikleri servetlerinin ellerinden çıkmasından gayrı hiçbir kayguları bulunmayan bu zâlimler, düşmanla anlaşmayı ve ülkeyi terketmeyi öneriyorlardı. Bu vicdan ve ahlâk yoksulları, kendi dindaşlarına ihanetten zerre kadar çekinmeyen bu alçaklar ve yabancı uşaklar1, âhiret ve kıyamete inanmadıkları için, o toprakları fethetmek için Allah yolunda seve seve canlarını veren şehitlerin, güle güle kanlarını döken gazilerin yüzlerine mahşerde ne cesaretle bakabileceklerini düşünmüyorlar, ancak kendi çıkarlarını korumak, nefislerinin arzusunu yerine getirmekten başka bir şey yapmıyorlardı. Onların kor dolası karınlarına bir şeyler girsin, zevk ve şehvetleri yerine gelsin de ne olursa olsundu..

Evet, Allah'tan korkmayandan, Peygambere iyman etme.

yenden, Kur'ana uymayandan, din ve milletine sadakat göstermeyenden başka ne beklenebilirdi? Bunlar, üstelik dindar gibi görünüyorlar ve işledikleri bütün fuhşiyyatı, kötülükleri din namına yapıyor tavrını takınıyorlardı. Zira, menfaatleri böyle gerektiriyordu.

Bu harp meclisinde bulunan hamiyyetli kumandanlardan Musa bin Gazzam bu hainlere, bu din ve devlet düşmanlarına, gayet mü'essir ve veciz bir hitabede bulunmuştu. Ne var ki, bu kabil konuşmalarda âyet ve hadis okumanın tesiri, ancak iymana istidadı olanlar içindir. Oysa, gözlerini dünya hırs ve menfaatleri karartmış kimseler için ne söylenilse, ne kadar âyet-i kerime ve Hadis-i şerif okunsa, aslâ kâr etmez ve onlar hak ve hakikate yönelemezler. Hatta, bu âyet-i kerimeleri iki cihan serveri, ins-ü cin peygamberi dahi okusa, bu gibilere hiçbir tesiri olmaz ve onlar doğru yola gelemezler.

Derslerimizde sık sık tekrarlıyoruz: Bir kimseye, hırs ve tamah ârız olunca onda ibret ve hayâ kalmaz. Bir insanda ya akıl vardır veya kibir, ya hayâ vardır veya hased ve tamah...

Akıl ve hayâ bulunan başlarda mutlâka iyman vardır, iymanlı başın kalbinde merhamet bulunur. Merhametsiz kalpler hased ve tamah yuvası, şeytan evi haline gelir ve artık ondan her tür lü kötülük beklenir. Bu gibiler için Allah, peygamber, din, iyman, insan sevgisi söz konusu bile değildir. O yalnız. üç günlük hayatını dilediği gibi tüketmeyi ve bunu sağlamak için de şahsî menfaatlerini koruyup kollamayı düşünür, ölümü, âhireti, kıyameti, mahşeri, hesabı, azabı aklına bile getirmez. Böylelerini cennetle müjdelesen de ne çıkar? Cehennem ile korkutsan ne anlar? Merhamet duyguları körleşmiş, hamiyyet hissi sağırlaşmış, bütün insanî hasletleri törpülenmiştir. Kişisel çıkarları uğrunda gerekirse, bütün insanlığı dahi feda etmekten çekinmez. Vatan elden gitmiş, millet esir ve perişan olmuş, onun umurunda bile değildir. Ne giderse gitsin, kim ölürse ölsün, tek onun menfaatlerine dokunulmasın...

Ehl-i irfan, insanı helâk eden beş zehir vardır, demişlerdir.

Bu beş zehir, yalnız dünyada zehirlemekle kalmaz, âhiret hayatında da elim bir azaba sürükler. Bu beş zehirle helâk olanların sayıları pek çoktur. Çevrenize, dikkat ve ibretle bakarsanız, kimlerin bunlarla zehirlenmiş olduklarını hemen farkedersiniz. Şimdi, bu beş korkunç zehirin neler olduklarını birer birer sayayım ve aklım erdiği kadar bunların ilâçlarını da salık vereyim:

1) DÜNYA SEVGİSI'dir. (Panzehiri KANAAT'tir. Dünya sevgisi zehiriyle zehirlenenler, kanaat ilâcını kullanır larsa iyileşir ve sağlıklarına kavuşurlar. Aksi halde, debelene debelene geberip gitmeleri muhakkak ve mukad.

derdir.)

2) MAL SEVGISI'dir. (Panzehiri TEVEKKUL ve TESLI- MİYYET'tir. Mal sevgisiyle zehirlenenler, tevekkül va teslimiyyet ilâcını kullanırlarsa, malın gerçek sahibinin Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri olduğunu anlarlar, o mala gönül vermez ve bel bağlamazlar, ellerindeki malı gerekli yerlerde kullanırlar, zekâtlarını ve sadaka.

larını verirler, muhtaçlara yardım ederler. Aksi halde, dünya sevgisiyle zehirlenenler gibi geberir giderler, malları helâl ise hesabını verirler, haram ise azabını görürler.)

3) DÜNYA KELAMI'dır. (Panzehiri, boş ve faydasız, değersiz ve anlamsız sözleri terketmek, dilini tutmak ve lisanını zikrullah ile, daima doğru ve gerçek söylemekle, hakkı ve sabrı tavsiye ve talim etmekle, Allah ve Resülüne, Hak yoluna çağırınakla elde edilir.)

4) ÖMÜR'dür. (Ömürlerini zevk ve sefahatle, günah, isyan ve kötülüklerle geçirenler, bu korkunç zehirle dünya hayatında zarar ve ziyanla, âhirette de ebedî hüsranla karşılaşmaktan kurtulamazlar. Bunun da panzehiri ve ilâcı, kulluğunu bilmek, kulluk makamında daim ve kaim olmak, ömrünü ibadet ve tâ'atle, hayır ve hasenâtla, şahsına, ailesine, milletine yararlı hizmetlerde bulunmakla geçirmek ve gençliğinden itibaren Hakka kullukla kocalmaktır.)

5) DÜNYA GÜNLERI'dir. (Günlerini, hiçbir işe yaramayan boş, faydasız ve anlamsız işlerle ve eğlencelerle geçirenler, ömür sermayelerini havaya verenler, âhiretin tarlası mahiyetinde olan dünyada hayır ve iyilik tohumları ekerek sonradan bol mahsuller alacaklarını düşünmeyenler, nereden gelip nereye gittiklerini, ne-

Sayfalar 563–569 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org