Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 530–537
bir gece devam eden yolculuktan sonra oraya yaklaştıklarında (RIYH-I SAR-SAR) dedikleri korkunç bir rüzgâr esmeğe başladı. Bu rüzgâr, korkunç bir tayfun idi ve oralarda canlı cansız ne varsa hepsini hâk-i helâke serdi. Rıyh-1 sar-sar, kıyamette de esecek, dağları yerinden sökecek, kâ'inatta herşeyi dümdüz edecektir. Netekim, Şeddâd'ın kavmi de bu korkunç tayfunla mahv-u helâk olup gitmişlerdir. Şeddad ise, amansız bir hastalığa yakalanmış, bir lokma ekmek yiyememiş, bir yudum su içememiş, bütün servet ve saltanatına rağmen aç ve susuz helâk olup gitmiştir.
Görenedir, görene!.. Köre nedir, köre ne?
Aklı başında, vicdanı ve sağduyusu yerinde olanlara ne büyük bir ibret levhasl...
Ismail Dariri hazretleri, Şeddad'ın mezarının başucundaki taşta şunlar yazılıdır diyor:
(Ey Şeddad!.. Bin sene yaşadın, bir çok orduları darmadağın ettin, binlerce emirin saltanatlarına son verdin, bin kadınla evlendin, bin erkek evlâdın oldu, binlerce defineye ve bazineye malik idin. Aklınca cennet de inşa ettin ama, sonunda aç ve susuz olarak bu düya âleminden çekilip gittin...)
Hz. Muaviyet-ibni Ebu-Süfyan'ın saltanatı sırasında Ibn-i Kılâbe (Radıyallahu anh) Şeddad'ın yaptırdığı bu sahte cenneti tesadüfen gördüğünü söylüyor. Bu zattan başka hiç kimse bu sahte cenneti görememiştir. Ibn-i Kılâbe buyuruyor ki:
- Devemi kaybetmiştim, onu ararken Şeddâd'ın yaptırmış olduğu cennete tesadüf ettim. Oralarda dolaştım ve o yalancı cenneti gezip gördüm. Oradan bir hayli kıymetli eşya alarak yerime döndüm.
Haberin yayılması üzerine Hz. Muaviye kendisini çağırarak mes'eleyi öğrendikten sonra işi Kâ'ab-ül-Ahbâr radıyallahu anh hazretlerinden sordurdu. Hazret, kendisine şöyle haber gönderdi:
— Ibn-i Kılâbe'nin gördüğü, Şeddâd'ın yaptırmış olduğu IREM bağıdır. İrem bağına, ehl-i iymandan ancak bir kimse girecek olup, o zattan sonra hiç kimse oraya giremez. Zira, oraya memur olan melekler, onu halkın gözünden saklarlar...
8..
Elletiy lem yuhlak mislüha fil-bilad El-Fecr: 8 (Onun yaptırdığı binanın bir benzeri, dünyada bir daha bina edilmemiştir.)
Evet, Şeddâd'ın yaptırdığı o sahte cennetin bir benzeri, dünyada bir daha bina edilmedi ve edilmeyecektir. Bugünün ilim ve medeniyyeti henüz o seviyeye, o zirveye ulaşamamıştır.
Ey mal ve mülklerine, mevki ve rütbelerine güvenip mağ.
rur olarak Hak kelâmı dinlemeyen, Allah ve Resûlüne iyman ve itaat etmeyen, gafiller ve cahiller!.. Hiçbiriniz, Şeddâd'ın saltanat, servet ve medeniyetine malik değilsiniz. Onu, bu saltanat ve serveti nasıl ki, Hakkın gazap ve azabından kurtaramadıysa, bütün debdebe ve ihtişamına rağmen âhiret âleminde makarrı nâr ve kârı âh-ü zâr olduysa, küfür ve inkârınız sizleri de aynı âkibete sürüklemektedir. Cenab-ı Rabbil-âlemiyn, zaman içinde zaman ve mekân içinde mekân halk ve icat buyurduğundan, İREM bağının mekânı da, mekân içinde mekân olmuş ve insanlardan gizlenmiştir.
HÎKÂYE Birisi, Sultan-il-ârifiyn Bayezid-i Bestami kuddise sırrahus-sâmi hazretlerine sordu:
— Yâ Şeyh!.. Zât-il-imâd olan İrem bağını gördünüz mü?
O şehri gezip temaşa eylediniz ki, dünyada onun bir misli bina olunmamıştır buyuruyorsunuz, dedi.
Hazret, bu söze fena halde kızdı ve:
— Sus ey kişi, sus ve beni iyi dinle.. Ben, Allahu tâlâ'nin mülkünde, Rabbime ait bin şehre dahil oldum ki, senin İrem diye sözünü ettiğin, onların en aşağısından daha aşağıdır, buyurdu.
Allahu tâlâ'nın velileri ve basiret sahipleri, bu âlemde iken öyle nimet ve mazhariyetlere nail olurlar ki, bu ikram ve iltifat-ı ilâhiyye'yi ancak basiret sahipleri ikrar ve gaflette olanlar da bilemediklerinden inkâr ederler.
Binaenaleyh, Bayezid-i Bestami hazretlerinin, Irem bağından kendi gördüğü bin şehrin aşağısının en aşağısı olarak tavsif buyurmaları (LEM YUHLÂK MİSLÜHÂ FİL-BİLÂD) âyet-i kerimesine zâhirde muhalif görünürse de gerçek şudur: Hazretin vasıl olduğunu bildirdiği bin şehir, Allahu teâlâ'nın zâtina mahsus olup, dilediği velilerini kabul ve idhal buyurduğu şehirlerdendir ve gördüğümüz yeryüzünde değildir.
Ve Semad-elleziyne câb-us-sahra bil-vadi...
El-Fecr: 9 (Yâ vâdide kayaları oyan Semûd'a yaptıkları...)
Semûd kavmi de, kayaları yerlerinden sökerler, onları oyarak, etrafinı kesip biçerler, kendilerine ev yaparlardı. Taşçılık san'atının evc-i balâsına çıkmışlardı. Evet, Allahu teâlâ Habib-i edibine hitap buyurarak soruyor: (0 kayaları peynir gibi doğrayan, oyan, yontan Semûd kavmine yaptıklarımızı görüp duymadın mı?)
Semûd kavmi, Kura vadisinde 1700 şehir inşa etmişler ve ülkelerini mâ'mur bir belde haline getirmişlerdi Bu şehirlerin hepsi, kayalardan oyulmuştu. Bunlar, aynı zarnanda cesaret ve şecaat sahibi kimselerdi. Siyer kitaplarının yazdıklarına göre, bunlardan bir ailenin kazanlarında pişirip yediklerini ümmet-i Muhammed'den bir kavim yese doyar da artardı. O kadar iri cüsseli kimseler idiler ki, kedi ve köpekler, bunların yanında sinek kadar küçük ve cılız kalırlardı.
Ne var ki, Semûd kavmi de, kuvvet, san'at ve azametlerine mağrur oldular ve kendilerine gönderilen Salih peygamber aleyhisselâma:
— Yâ Salih!.. Bizi, Rabbinin azabıyla korkutma.. Eğer, senin bizi korkuttuğun azap doğruysa, bize teveccüh ettiği zaman biz onu def'etmeğe her zaman muktediriz, dediler ve onun öğütlerini ve irâdlarını dinlemediler, peygamberlerini inkâr ettiler ve ona iyman getirmeyerek yalanladılar.
Bu inkâr ve ısrarları üzerine sabr-ı ilâhî ve müsamahayı Rabbani tamamlandı ve bir gece sabaha karşı korkunç bir ses, onları helâk etmeğe kâfi geldi, o pek güvendikleri ve her türlü tehlikeden kendilerini koruyup kurtaracaklarını sandıkları taş evlerinin içinde birdenbire kömür kesiliverdiler. Ebedî âlemde nâr-ı hadide giriftâr olarak dünyadan silinip gittiler Iyman edenler ise, Salih aleyhisselâm ile birlikte kurtuldular, dünya ve âhirette saadet ve selâmeti buldular. Zira, âkibet müttekilerin, Allahu teâlâ dan korkanlarındır.
Her işin sonuna bakmalıdır. Allahu teâlâ, Rabbil-âlemiyn'dir. Fakat, âkibet müttekilerindir. Zâhirde küfrün, isyanın, günahın zevki var zannedilir. Oysa; ne küfür, ne isyan ve ne de günah sahibinin âkibetleri hayır üzere değildir, âkibet âh-ü zârdır:
Kimi vicdana dokundu, kimi cism-ü cana;
Zevk namıyla ne yaptımsa pişman oldum...
Yalnız mü'minlerin, sâlihlerin ve müttekilerin âkibetleri hayırdır.
.....
Ve Fir'avne zIl-evtadl...
El-Fecr: 10 (Ya o kazıklar sahibi Fira'una yaptıkları...)
Evet, Fira'un da veted (Kazık anlamına gelir, çoğulu Evtad' dır.) sahibidir. Zira, o kâfir de kızdığı kimseleri tahtalara çi viletir ve mıhla azabederdi. İsrail oğullarını sınıflara ayırmış, kimini çiftçi, kimini dülger, kimini dağdan taş söküp getirme-
ye memur eder, en ağır, yorucu ve yıpratıcı işleri onlara gördürürdü. Bir kısmını serbest bırakır ve kazançlarından vergi alırdı. Israil oğullarının elleri, yüzleri düzgün, yakışıklı delikanlı ları ile, en güzel kızlarını da şahsî hizmetlerinde ve ileri gelen devlet adamlarının evlerinde kullanırdı. Vergi ödemekle mükellef olanlar, bu vergilerini güneş batrnadan ödemeğe mecbur idiler. Vergi ödemeyenleri, çok ağır şekilde cezalandırırdı. Israil oğullarından birisi kendisine verilen işi savsaklar, gerive bırakır, emre karşı gelir veya vergi ödemezse, o kimsenin sağ elini boynuna kelepçeler, bir ay böylece ceza çektikten sonra ayrıca cezaya çarptırılırdı. Cezalar da, yapılan hareketin cinsine göre değişirdi. Bazılarını çarmıha çaktırır, bazılarını toprağa gömdürür ve bunların başlarının ucuna zehirli yılanlar saldırtarak imha ederdi. Aklınca, Israil oğullarına azabının tadını tattırırdı.
Aslında, Israil oğulları da bu ceza ve azaba müstehak idiler. Zira, haksız olarak kendilerine gönderilen peygamberleri katletmişler, Allahu tâlâ'nın emirlerini dinlememişler ve Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri de bu zâlim kavme, gerçekten müthiş bir zâlim olan Fira'unu musallât etmiş, Israil oğullarının peygamberlerine karşı yaptıkları zulmü bu suretle onlara da tattırmişti.
Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri AZİZÜN ZÜL-İNTÎ- KAM'dır. Zulme yeltenen zâlimlere, başka zâlimleri musallât eder ve mazlümların intikamını da böylece alır. Mazlûm âhı, zâlimin yanında kalmaz:
Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir, Elbette olur ev yıkanın hanesi viran...
Fira'un, tabiatiyle bilmeyerek Israil oğullarından haksız yere öldürdükleri peygamberlerinin intikamını alıyordu, ama bu zulümleri elbette onun da yanına kâr kalmayacaktı.
Herhangi bir pisliği süpürge ile temizledikten sonra, o süpürge nasıl ki ateşe atılarak yakılırsa, Israil oğulları etrafa yayılmış bir pislik ve Fira'un da süpürge gibiydiler. Allahu teâlâ,
Israil oğulları pisliğini, Fira'un süpürgesiyle temizledikten sonra, Fira'unu ateşe yani cehenneme atmıştır.
Şu var ki, Fira'un, Israil ouğllarına yaptığı bu zulümlerle, kendi kavminin ve milletinin rahatını sağlıyordu. İsrail oğulları en ağır işlerde çalışıyor, en ağır vergileri ödüyorlar ve Mısır'lılar rahat ve huzur içinde yaşıyorlardı. Sonradan gelen Fira'un taslaklanı; bu azap ve ıztırabı kendi kavimlerine ve kendi milletlerine revâ görmekten hayâ etmemişlerdir Bilindiği gibi Fira'un, bir özel ad olmayıp bir milletin reisine verilen unvandır. O zamanlar, Kıbıt kavminin reisine FI- RA'UN, Iran milletinin reisine KISRA, Rum milletinin reisine KAYSER, Türk milletinin başbuğuna HAKAN - HAN veya PA- ŞİDAH, Habeş milletinin reisine NECÂŞİ, Yemen halkının melikine TUBBA, Fransız ve Ingiliz milletlerinin reislerine KRAL veya IMPRATOR denilirdi.
Fira'un, aslen Isfahan'lı ve bir rivayete göre de Antalya'lı idi. Antalya'da attarlık ederken, halkı dolandırmış, aldığını vermemiş ve herkese gırtlağına kadar borçlanmıştı. Bu sebeple, Antalya'dan kaçarak Şam'a gitmiş ve orada da tutunamayarak Mısır'a yerleşmişti. Denilir ki, Mısır'da karpuzları dilimleyerek satar ve çekirdeklerini toplayarak saklarmış. Derken, Mısır'da büyük bir kıtlık olmuş ve Fira'un saklayıp biriktirdiği karpuz çekirdeklerini yüksek fiyatla halka satarak büyük bir servet sahibi olmuştur. (LA YUS'ELU AMMA YEF'AL) sırrı tecelli eylediğinden o ülkenin başina geçmiş, aczini unutmuş, mazisini kafacığından silip atmış, Allah'lık dâvasına kalkmış, ne idüğü belirsiz basit ve günahkâr bir yaratık iken, bir damla sudan halkolunduğunu, sonunun da çürümeğe ve kokuşmağa mahkûm bir leşten başka bir şey olmadığını hatırlayamamış ve (ENE RABBIKÜM-UL-Â'LÂ — Ben, sizin yüce Rabbinlzim..) safsatasıyla hâşâ Allah'lığını da ilân ederek kendisine iyman etmeyenlere türlü işkenceler yaptırmış, zâlim olan Israil oğullarına zulümlerinin tadını tattırmıştı.
Fakat, sonunda Hz. Musa aleyhisselâmın vurduğu bir asâ ile yarılıp açılan denizde ordusuyla birlikte batmış ve gitmişti.
Düşünebilenler için ne muhteşem bir ibret manzarası!..
Ey hakka talip olan ehl-i safa!..
Insanoğlu, tabiatı itibariyle mâ'nada inatçı olduğundan, Âd kavmi gibi fesat ve kötülüklerine inat ve israrla devam ettiğinden, kendilerine nasihat edenlerin sözlerini dinlememiş, bildiğinden şaşmamış ve caymamış, Semud kavmi gibi şehvet ve heveslerine mağlûp olmuş, sûri ve zâhiri kuvvet ve kudretine, muvakkat dünya servet ve saltanatına güvenip gurura kapılmış, hak ve hakikate ve hak rizasına rağbet etmemiş, yaratanına âsi olmuş, Fira'un gibi gazap ve ihtirasa kapılarak Allah'lık dâvasına bile kalkışmış ve sonunda ya bir şiddetli rüzgâr, veya bir semavî âfet, yahut Israil oğulları gibi başka bir zâlimin zulmüne giriftâr olmak ve nihayet Fira'un gibi, bir asâ darbesiyle denizde bozulmak suretiyle yeryüzünden silinip gitmiştir.
Suz 1 Ellezlyne tegav fil-biladl...
El-Fecr: 11 (Bunlar, kendi ülkelerinde tuğyân ve isyana kapılmışlar ve gururlanmışlardı...)
Evet, Yemen'de Ad kavmi, Şam'da Semûd kavmi ve bunlardan da önce Nuh kavmi, Allahu teâlâ ve gönderdigi peygamberlerine isyan ve tuğyân eylemişler, Hududullah'a tecavüz etmişler ve bu yüzden hepsi de kahr-u helâk olmuşlardır. Bunların âkibetlerinden ve helâk olmalarından ibret alamayan Nemrud'lar, Fira'unlar da elbette aynı ceza ve âkibete düçar olmuşlar, Hakkın kendilerine bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere rağmen inkârlarının cezasını ebediyyen cehennem ateşine müstehak olmak suretiyle görmüşlerdir.
Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri zulüm ve fesadı sevmez, zâlim ve fâsitlere de aslâ yardım etmez. Zâlim ve fâsitler için, rahmet kapıları ebediyyen kapalıdır. Hatta, fesat ehli mü'min
dahi olsa, Hakkın emir ve iradesi hilâfına fesatları ile halka zararlı olduklarından, iymanlarına rağmen azab-ı ilâhiyye'ye müstehak olur. Ümmet-i Muhammed'e kâfir elinde esir olmak ve zâlimlerin zulümlerine uğramak suretiyle ilâhî azap tattırılmiştir.
Tarihlerimizi dikkatle okuyunuz. Göreceksiniz ki, fesat ehlinin zulüm ve fesatları, islâm milletlerinin esaretiyle neticelen.
miş, bir çok zâlim müslümanlara musallât olarak kendileri de müslüman olduklarını iddia ettikleri halde dindaşlarına yapmadık zulüm bırakmamışlardır.
Diyeceksiniz ki, bu zulüm ve esareti bu ümmetin kötüleriyle birlikte sâlihlerinin de çekmesi garip değil midir? Oysa, bu sâlih kişiler kötülerle mücadele etmediklerinden ve üstelik iradelerini de kötülere kaptırdıklarından bu azaba ortak olmuşlardır. Kötülerle mücadele etmeyen ve her türlü kötülüğe göz yumanlar, bu azabı çekmeğe mahkûmdur.
Ancak, kötülerle elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar mücadele ettikleri halde başarı elde edemeyenler için, bu esaret ve zulüm derecelerinin yükselmesine vesile olur. Kötülerin çektikleri zulüm ve musibetler ise, zulmün bu âlem aynasında zuhuru mahiyetinde olup onlar bir nevi ektiklerini biçmiş olurlar. Salih kişilerin çektikleri zulüm ve musibetler, bir mâ'nada da kötüye ve kötülüğe göz yummalarının meydana getirdiği günahlarına kefaret olur.
Allah celle hazretleri mütteki ve muhsinlerle beraberdir, günah ve fesat ehlini hiç sevmez. Fesatçılar mü'min ve müslim dahi olsalar, azaba müstehak olurlar ve bundan aslâ kurtulamazlar. Kirlenen şeyler, yıkanarak temizlendiği gibi, günah ve fesat ehlinin günah kirleri de ancak ateşle temizlenir. Eğer, günah ve fesadına tövbe eder, gözyaşı dökerek kendisini bunlardan arındırmağa çalışırsa, dilerse şirkten gayri bütün günahları af ve mağfiret buyuracağını vâ'deden Allahu teâlâ umulur ki, bunları da rahmetine lâyık bulur.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri: