Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 523–529
le cür'et ederler miydi? İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve Itilâf Partileri, birbirlerine düşecek yerde dış düşmanlarımızı kollayabilseydi, Rusların da boş durmadıklarını, Balkan devletlerini Türk topraklarını paylaşmaları için teşvik ve tahrik ettiklerini fark edemez miydi? Şimalden gelen Slav baskısı altında tirtir titreyen Yunan'lıların Sırbistan ve Karadağ ile anlaşmalarını önleyemez miydi? Rusların hazırladıkları plân ve program dahilinde Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasında bir anlaşma imza edildiği zaman olsun uyanamaz mıydı? Oluk gibi kan akıtarak aldığımız o mübarek toprakların göz göre göre Balkan devletleri arasında paylaşıldığını sezerek tedbir alamaz mıydı? Makedonya'nın Sırbistan'a yakın bölümünün Sırplara, Bulgaristan'a yakın bölümünün Bulgarlara, cenup tarafının da Yunanlılara peşkeş çekildiğini ve üstelik doğu ve batı Trakya'nın Bulgarlara, Selânik ve Girid'in Yunanlilara vâ dedildiğini ve Sıpların da Adriyatik kıyılarına dayanacaklarını öğrenemez miydi?
Hayır!.. Ittihat ve Terakki ile Hürriyet ve Itilâf Partileri birbirleriyle öylesine uğraşıyorlardı ki, Balkanlarda esen fırtınadan haberleri bile yoktu, hattâ Balkanlardan tehlike um.
mamak gibi anlaşılmaz bir gaflet içinde idiler. Bu yüzden, Rumeli'de yapılan büyük bir manevradan sonra orduyu terhis bile etmişlerdi.
Herkesin ve hepimizin bildiğimiz olayları tekrarlayarak işi uzatmayalım. Yalnız, şu kadarını söyleyelim ki, büyük bir yenilgiye uğrayıp geri çekilirken bile gerek ordu saflarında ve gerekse halk arasında hâlâ parti taraftarlığı ve hâlâ SEN - BEN kavga ve çekişmeleri sürüp gidiyordu. Neticede, altı yüz bine yakın kurban verdik, bir çok arazi kaybettik, facialar birbirini takibetti ve bugünlere kadar geldik.
Yol boyunca, bütün bunları düşünüyor ve içim sızlıyor, yüreğim kan ağlıyordu. Kulaklarımda, mâ'sum Anadolu kadınının ağıtları yankılanıyordu:
Tez gel ağam tez gel dayanamiyrem, Uyku, gaflet basmış uyanamiyrem, Ağam şehid olduğuna inanamiyrem..
Hangi şehit kadınının söylediğini bilemediğim bu ağıtta asıl uyanamayan o günün idarecileri, particileri idi? Onların gaflet ve uykusu bu aziz millete çok pahalıya mal olmuştu. Yoksa, Anadolu kadını gidenlerin neden gelmediklerini pek âlâ biliyordu:
Ano Yemen'dir, gülü tikendir;
Giden gelmiyor, acep nedendir?
O gidipte geri gelmeyenler, i'lâyı kelimetullah için canlarını veren vatan ve millet uğrunda, hak yolunda seve seve kanlarını döken Mehmet'çiklerdi. Yiğit ve kahraman Mehmetçik, Allah yolunda, vatan ve millet uğrunda can verir, kan dökerken, politika canbazları koltuk kavgası ile uğraşıyor, ne Balkanlarda zulüm ve vahşetle katledilen yüzbinlerce müslüman Türkün canı, ne cephelerde oluk gibi akan Mehmetçiğin kanı toprak dolası gözlerini doyurmuyor, hırs ve gafletten onları uyarmıyordu.
Yugoslavya'dan Avusturya sınırına girdiğimizde, pasaport kontrolu yapan memur asık bir suratla:
— Neden geldiniz? diye sorunca, kendi kendime söylendim:
— Merak etme memur efendi!.. Viyana'yı kuşatmağa ve işgal etmeğe gelmedik.. Ne Kanuni Sultan Süleyman'ım, ne Merzifon'lu Kara Mustafa Paşayım..
Turist olduğumuzu öğrenen memur, kafamdan geçenlerden habersiz soruyordu:
— Döviziniz var mı?
— Var, dedik ve devletimizin verdiği dövizi göstererek elinden kurtulduk.
Aziz kardeşim:
Bunları lâf olsun diye yazmıyorum. Hepimiz fırsat ve imkân bulunca gitmiş ve görmüşüzdür. Bütün' seyyahat intibala-
rımı yazmağa kalksam ayrıca bir kitap meydana gelirdi. Ancak, TEVHID yerine TEFRIKA'nın, BIRLIK ve BERABERLIK yerine SEN - BEN kavgalarının bize nelere maloldugunu hep birlikte hatırlayabilmemiz için, bu kadarcığını kaydetmekten kendimi alamadım. Rabbim, cümlemize inayet ve hidayet buyursun, bizleri kardeş kavgasından korusun, kalplerimizdeki nefret ve husumeti, karşılıklı sevgi, saygı ve anlaşmaya tebdil ve tahvil ederek, yeniden dağılıp parçalanmaktan kurtarsın. (Amin bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn..)
Bir vakta erdi ki, bizim günümüz;
Yiğit belli değil, mert belli değil;
Herkes yarasına derman arıyor, Devâ belli değil, dert belli değil..
Ey âşık-ı sadıklar:
Ibretsiz göz, insanın başında taşıdığı düşmanı olduğu gibi, ibretli göz de sahibinin en aziz dostudur. Bir kişinin yaptıklarına bak ve onun yaptıklarını kendin de yapmadığın için Allahu teâlâ'ya şükret.. Diğer birisine bak, kendi halini düşün ve fikret.. Allahu azim-üş-şân, bir çok kavimlerin nasıl helâk olduklarını, ibret alabilmemiz için Kur'anı aziyıninde açıklamıştır.
Ne var ki, biz insanlarda çoğu zaman ibret alacak göz bulunmadığı için, onların musibet ve felâketlerinden ibret alamıyoruz, aynı hata ve günahları tekrarlıyoruz ve sonunda aynı âkibete uğrayınca da şaşıp kalıyoruz.
Çevrenize ibret ve dikkatle bakınız, bizler geçmişten ve geçmişte yaşayan insanlardan hakkıyle ibret alabilseydik, bugün hâlâ SEN - BEN kavgasına düşer miydik? Gözlerimiz var, ibret alamıyoruz. Kulaklarımız var, hak kelâmını duyamıyoruz. Ağızlarımız var, hak kelâmını söyleyemiyoruz, âkibetimizi düşünemiyoruz, başımıza gelecekleri idrak edemiyoruz. Mezbahaya sürülen koyun sürüleri gibi, uydum kalabalığa gidiyoruz.
Allah'ımız var, kulluğumuz yok.. Yüce bir peygamberimiz var, ama bizler için o yüce peygamberin ümmeti demeğe yüz bin şahit gerek.. Kur'an-ı kerim gibi bir kitabımız var, o muh-
kem kitaba uygun amelimiz yok.. Kuvvetimiz var, çalışmamız yok.. Ne yaptığımız işlerin, ne sözlerimizin, ne özlerimizin dünyaya yararı olmadığı gibi, âhirete de hiçbir faydası yok..
Artık, bu gaflet uykusundan uyanmalıyız. Uyku zamanı değildir. Nasıl olsa, çok yakın bir gelecekte uzun, çok uzun bir uykuya yatacağız. Yatacağımız o yer karanlıktır, oraya ışık götürmek gerek. O karanlık yer yılan ve çıyan yuvasıdır, ilâç götürmek gerek... Fakat, bu hazırlıkları yaparken de, çoluk çocuğumuzun, ailemizin, milletimizin bekası için hürriyet ve istiklâl gerek. Yakınlarımız, tanıdıklarımız, sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz birer ikişer göçüp gidiyorlar, kendimizi hiç ölmeyecek sanıyor ve ibret alamıyoruz. Bunca milletler, yeryüzünden silinip gitmişler, hâlâ uyanamıyoruz. Balkanlarda, Ortadoğu'da, Anadolu'da, bunca şehit verdik, bunca arazi kaybettik, hâlâ ayılamıyoruz. Hâlâ, birbirimizle uğraşıyor ve düşmanlarımızın ne fırıldaklar çevirdiklerini, içeride ve dışarıda geceli gündüzlü bizi yıkmak, ezmek, bölmek ve parçalamak için nasıl milyarlar sarfettiklerini farkedemiyoruz. Evet, ölüm var, mahşer var, hesap var, mizan var, cennet ve cehennem var.. Bu gafletlerimizin hesabını birgün bizlerden sorarlar.. Allah korusun, bir daha dağılır ve parçalanırsak, bu dünyada ırzımız, iffetimiz, malımız ve canımız gittikten başka âhiret âleminde de hesap, azap ve ıkap var..
Kulaklarımızdan gaflet pamuğunu çıkaralım ve şu âyet-i kerimelerden dikkat ve ibretle dinleyip ezberleyerek ibret alalım. Ömür sermayesini boşuna, sayılı nefeslerimizi bedavaya harcamayalım, basiret sahibi olalım.
Elem tere keyfe fe'ale Rabbüke bi-Âd'in..
El-Fecr: 6 (Rabbin celle şânenin, Âd kavınine neler yaptığını görmedin mi?)
Allahu azim-üş-şân, Habib-i edibine hitap buyuruyor ve diyor ki:
(Habibim Ahmed, Resûlüm yâ Muhammed!.. Gözlerinle görür gibi ilmin taallûk etmedi mi? Duymadın, işitmedin mi? Rabbin, Ad kavmine küfür ve isyanları sebebiyle nasıl azabetti ve onları nasıl helâk eyledi?)
Bilindiği gibi, Ad kavmine peygamber olarak Hûd aleyhisselâm gönderilmişti. Fakat, onlar Hûd aleyhisselâma inanmadılar ve iyman etmediler. Küfürlerinde ısrar ve inat ettiler.
Allahu sübhanehu ve teâlâ, Kahhâr ism-i celilinin tecellisiyle bu kavmin üzerine sekiz gün ve yedi gece korkunç uğultularla kükreyen bir tayfun ve aynı zamanda dondurucu bir soğuk havale buyurarak onları tamamen mahv ve helâk etti. Kuyuların diplerine girenler ve çok yüksek yerlere çıkanlar dahi, canlarını kurtaramadılar. İhtiyar bir kadın, can korkusuyla bir kuyuya girip saklanmıştı, o korkunç tayfun bir ot koparır gibi onu da bulunduğu yerden söküp aldı ve helâk etti. İşte, bu ihtiyar kadının saklandığı yerden çıkarılıp helâk olmasıyla başlayan sekiz gün ve yedi gecelik zamana günümüzde de KOCAKARI SO- GUKLARI denilmektedir. Her yıl, bütün insanlık o korkunç azaptan artakalan bu soğuğu hâlâ görür ve tadarlar.
Hûd kavminin, vücutça kuvvet ve kudret bakımından, diğer insanlardan üstün oldukları söylenmektedir. Siyer kitaplarına göre, boyları yüzaltmış zırâ uzunluğunda idi. O kadar güçlü idiler ki, kızdıkları zaman bir kayayı yerinden söker, sırtına yüklenir ve kime kızmışlarsa onların üstlerine atarlardı. Bu kayanın altında kalanlar, tamamiyle helâk olup giderlerdi. Süngüleri, cami sütunları kadar uzun ve ağırdı. Bu kadar kuvvet ve bedeni kudrete malik iken Allahu azim-üş-şânın azabına tahammül edemediler ve üzerlerine gönderilen soğuk ve korkunç rüzgârlarla perişan ve mahvoldular. Ilâhî azaba tahammül edilemezdi elbette, Allahu tâlâ'nın kuvvet ve kudretine hangi kul dayanabilirdi?
Ad kavmi, Yemen taraflarında Ahkaf denilen bölgede yaşarlardı. Ahkaf Yemen'de ŞEMR denilen kumsal bir vâdidir.
Bu kavim (ÂD-İ ULÂ) ve (ÂD-İ ÂHİRE) diye iki devre ayrılır.
Bu kavmin kâfirleri helâk olmuşlar ve Hz. Hûd aleyhisselâma iyman edenler kurtulmuşlardır. O kâfirlerin üzerlerine esen tayfun, o koca cüsseli iri yarı insanların ayaklarını yerden kesmiş ve havada birbirlerine çarpa çarpa helâk etmiştir. Hûd aleyhisselâma iyman edip kurtulanlar (ÂD-İ ÂHİRE) adını almışlardır. Bu kavmin helâk olması, Hz. Adem aleyhisselâmın yeryüzüne indirilmesinden 3040 yıl sonra vukua gelmiş ve Hûd aleyhisselâm kendisine iyman edenlere yetmiş yıl kadar hak ve hidayet yollarını göstermiş ve 460 yaşında bir mihnet ve meşakkat diyarı olan bu fâni âlemden safa ve sürur evi olan ebedî âhiret âlemine intikal buyurmuştur.
Ireme zât-il imâd-i..
El-Fecr: 7 (Yüksek sütunlu binalar ve saraylarla misli görülmeyen Irem şehri halkının başlarına gelenler...)
IREM, kavmin ismidir. Ayet-i kerimede buyuruluyor ki, dünyada bugün bile inşası mümkün olmayacak sütunlar üstünde saraylar, konaklar bina ettiklerinden ZÂT-IL IMÂD olarak adlandırılan İrem halkının başlarına gelenleri de gördün mü?
Yüksek sütunlar üzerine yapılan bu saraylar, dağlar gibi uzaklardan görünürdü. Bu kavimden, bu ümmetten bugün herhangi birisi karşımıza çıkacak olsa, korkudan tiril tiril titrerdik. Bakışları o kadar ateşli ve tavırları o kadar şiddetli idi ki, görenlerin korkuya kapılmamaları mümkün değildi. Sütunlar üstüne inşa ettikleri saraylarının taştan yapılmış kapılarının bir kanadını, günümüzün en güçlü beşyüz kişisi bir araya gelseler, yerinden kımıldatamazlardı. Oysa, aynı kapıyı bu halktan herhangi birisi kolaylıkla açar ve kapatabilirdi. Bunlardan herhangi birisi, kızıp ayağını yere vuracak olsa, ayağının altındaki toprak kar yığını gibi ezilir ve çukurlaşırdı. Dokuz yüz seneden fazla yaşarlardı. Yüz yaşında ölenlere çocukken gitmiş gibi ba-
karlardı. Sözün kısası, ömürleri uzun, vücutları kuvvetli ve medeniyet bakımından çok ileri idiler. Hatta, Mısır medeniyetinin de bunlardan ilham aldığı söylenilebilir.
Rivayete göre, Âd'in iki oğlu vardı. Birisine ŞEDDÂD ve diğerine ŞEDID adını vermişti. Her ikisi de, gayet kuvvetli ve kudretli birer padişah olmuşlar, büyük ordular beslemişler, tam bir saltanat sürmüşlerdir. Fakat, ne kadar kudretli ve kuvvetli, ne kadar debdebe ve saltanatlı dahi olsalar, her fâni gibi önünde sonunda ecel şerbetini içmeğe mahkûm idiler. Netekim, bunlardan Şedid de ölüm acısını tadınca saltanat nöbeti Şeddad'a gelmiş ve kendisine râm olmayanları ezip kahreden Şeddad, dokuz yüz yıldan fazla bu âlemde saltanat sürmüştü.
Dünya âleminde, dört kimse böylesine saltanat sürmüştür ki, bunlardan ikisi mü min ve ikisi de kâfir idiler. Mü'min olanlar Hz. Süleyman aleyhisselâm ile Zül-Karneyn'dir. Kâfir olanlar ise Nemrud ile Şeddad'dır.
Günlerden birgün, Şeddad'ın huzurunda konuşulurken, Allahu teâlâya ve gönderdiği peygamberlere iyman edenlerin cennete gireceklerinin vâ'dedildiği söz konusu edildi, cennetin ni'metlerinden ve ziynetlerinden bahsedildi. Şeddad; hiç düşünmeden:
— Ben, sizin bahsettiğiniz bu cennetin benzerini yaptırırım, dedi ve Aden sahralarının havası güzel ve suyu bol en güzel bir yerinde üçyüz yıl çalışıp emek vererek aklınca bir cennet inşa ettirdi. Bu cennetin sarayları altundan ve gümüşten, direkleri zeberced ve yakuttan idi. Bu cennetin bahçelerinde benzeri görülmemiş nefis kokulu çiçekler, tadına doyum olmayan meyveler veren ağaçlar diktirilmiş, ortasindan irmaklar akıtılmış, ırmakların kenarlarını incilerle süslemişti. Bu görülmemiş zerafet ve letafetinden ötürü halk buraya (IREM BAGI)
adını vermişti.
Bu sahte cennetin inşası tamamlanınca halkını ve tebaasını görmeğe çağırdı. Hükümdarın bu emri üzerine halk akın akın bu sahte cenneti görmek üzere yollara döküldü ve bir gün Envar-ül-Kulob, cilt: 2 — F: 34