Ara
Menü

Sayfalar 516–522

1.686 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 516–522

görüşü, bir çok Hadis-i şerifler ile ispatlamak mümkündür. Fakat, en önemlerinden birisini arzedeyim:

Sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyet efendimiz, birgün saadetle şöyle buyurmuşlardı:

— Benden sonra ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunun yetmiş iki fırkası ehl-i nâr olup, aucak bir fırkası kurtulacaktır.

Ashab-ı kirâm (Rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecma'ıyn) sormuşlardı:

— Yâ Resûlallah! Kurtulacağını tebşir buyurduğunuz fırka hangisidir?

Iki cihan serveri, saadetle cevap vermişlerdi:

— Benim sünnet ve ıtretim ve siz asabımın yollarından gidenler kurtulacaklardır...

Ilâhi! Dilerim senden, beni benden haberdar et, Bana fazlınla nefsim bildirip agâh-i esrar et, Günahkârım gerçi, estağfirullah tövbeler olsun, Şefi'im ol Muhammed, Hâmid, Mahinud u Muhtâr et..

Bu hadis-i şerifteki (EHL-İ-NÂR) olacakların yalnız âhirette ve cehennem ateşinde azap göreceklerini sanmak ahmaklıktır. O ateş kadar hatta bir bakıma ondan dahıa yakıcı ve azap verici olan esaret, düşman yumruğu, düşman zulmü de dünya cehenneminin ateşi değil de nedir?

Netekim, bu Hadis-i şerifin sırrı zuhura gelmiş, müslümanlar arasındaki tevhid parçalanmış ve kendi kıt ve kısır menfaatlerini din ve millet düşmanlarının menfaatleriyle birleştirmek zilletinden kaçınmayan sahte âlimler ve şeyhler, bunun tadını dünyada tattıkları gibi yarın âhirette ve kıyamette de tadacaklardır ve bunların oradaki azap ve ıztırapları, diğerlerinden daha fazla ve daha acı olacaktır.

Tevhidi bozan kişi, Fitnedir daim işi, Yarın mahşer gününde, Müşkildir gayet işi..

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, yine bir gün:

— Gayr-i müslimler, islâm ülkelerini tirit yer gibi yiyecekler ve birbirlerini de bu yemeğe dâvet edeceklerdir, buyurduğunda ashab-ı kirâm:

— Yâ Resûlallah! U zaman duryada hiç musluman kalmayacak mı? diye sorunca, efendimiz saadetle şöyle buyurdular:

— Kumlar sayısınca çok olacaklar ama, dünya hayatına muhabbet edip ölümden korktukları için, bu zillete düşeceklerdir.

Evet, aziz mü'minler: Hak için ölmesini bilmeyenlerin, yaşamaya da hakları yoktur. Dünya bir leştir ve o leşe talip olanlar da ancak köpeklerdir. Bunun için, dünya menfaati uğrunda tevhidi bozanlar, tıpkı leşe dadanan kuduz bir köpek gibidir.

Kim olursa olsun, hakkındaki hüküm budur.

Resûl-ü zişânın en büyük kaygusu elbette buydu. Netekim, bir Hadis-i şeriflerinde de:

(Benden sonra, Israil oğulları gibi bölük, bölük, fırka fırka olmanızdan korkarım..) buyurmuşlardır.

Bir milletin yeryüzünden ve haritâ-i âlemden silinip gitmemesi için üç şeyi koruyup kollaması ve üç şeye de hakkıyle dikkat ve riayet etmesi lâzımdır:

1) Dilini 2) Dinini 3) Gelenek ve göreneklerini koruyup kollamayan milletler, önünde sonunda dünya haritasından silinir ve giderler. Bu üç kutsal emanet, millet fertlerini sevgi ve saygı ile birbirlerine bağlar, karşılıklı hak ve menfaatlerine riayeti sağlar. Onun için, diline, dinine, gelenek ve göreneklerine sadakat ve samimiyetle bağlanmalı ve bunları elden kaçırmamak için çok dikkatli ve ihtiyatlı bulunmalıdır. Yoksa, aynı dilden konuştuğu, aynı dine ve aynı gelenek ve göreneklere sahip bulunduğu halde, dünya çıkarları için düşmanlarına yardım edenleri bu zümreden saymak caiz değildir. Bu münafıkların ve zâlimlerin dilleri, din-

leri, gelenek ve görenekleri ancak şahsî menfaatleri, dünya hırs ve hevesleri, hayvanî zevk ve şehvetleridir. Bu gibilerle ilgi ve ilişkimiz olmadığı için, bunlar konumuzun da dışında kalırlar.

Dinine sahip olan kimse, insana ve insan haklarına hürmet ve riayet eder. Insana sevgi ve saygıları olmayan, gördüğü bir yardım ve iyilikten dolayı hemcinslerine teşekkür bilmeyen bir kimsenin, Allahu teâlâ'ya da sevgi, saygı göstermesine ve şükretmesine imkân yoktur. Bir Hadis-i şerifte: (BİRBİRİNIZÎ

SEVMEDİKÇE İYMAN ETMIŞ OLMAZSINIZ. BENİ, HER-

ŞEYİNİZDEN FAZLA SEVMEDİKÇE DE İYMANINIZ KEMA- LE ERMEZ..) buyurulmuştur. Resûl-ü zişân efendimiz daima birbirimize sevgi ve saygı göstermemiz gerektiğini, her vesile ile izhar ve beyan buyurmuşlardır.

Ey âşık-ı sadık:

Bilmiş ol ki, mü'min kardeşine karşı göstereceğin sevgi Allah Resûlüne sevgidir. Allah Resûlüne sevgi ise, hiç şüphesiz Allahu teâlâ'ya sevgidir. Bunun zıddı olarak, mü'mine ihanet Allah Resûlüne ihanettir. Allah Resûlüne ihanet ise kuşkusuz Allahu teâlâ'ya ihanettir.

Insan sevgisi olmayanlarda, hiçbir zaman gerçek ve kâmil bir iyman olamaz. Mü'mine ihsan etmek, Allahu teâlâ'ya ihsandır. Zira, âlemlerin Rabbinin mübarek isimlerinden birisi de MÜ'MİN'dir.

Kıyamette, Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, bir kuluna şöyle buyuracaktır:

— Ey kulum!.. Ben, hasta idim, neden beni ziyarete gelmedin?

— Yâ Rab! Zât-ı ülûhiyyetini noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hastalık ve sağlık, ancak kulların halleridir.

— Ey kulum! Komşun olan din kardeşin hasta idi. Onu ziyarete gitseydin, beni orada bulacaktın..

Allah celle celâlühu, bir başka kuluna da şöyle hitap buyuracaktır:

— Ey kulum! Ben açtım, neden beni doyurmadın?

— Yâ Rab!.. Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ye.

mek ve içmek kulların halleridir.

— Komşun olan din kardeşin açtı, onu doyursa idin, beni doyurmuş olacaktın..

Bu Hadis-i Kudsi, insanın kıymet, ehemmiyet ve faziletini ve ind-i ilâhideki değerini ispat etmektedir. Rabbim. bizlere bu gerçekleri anlamak ve geregince amel etmek hususunda tevtikini retik eylesin ve bizleri lûtut ve keremiyle ârifler zümresine ilhak buyursun.

Demek oluyor ki, milletlerin ve cemaatlerin başlarında bulunan zevata büyük sorumluluklar düşmektedir. Mürşit olduğunu iddia ederek ortaya çıkan ve fakat islâmın bu emrini yerine getirmeyen, vazifesi tevhidi telkin etmek olduğu halde tefriki telkin eden, insana sevgi ve saygı bilmeyen, insana değer vermeyen gerçek mürşit değildir. Bir toplumun başında bulunan kişinin, herşeyden önce insanları sevmesi ve insanlara sevgiyi telkin etmesi şarttır. Kendisine hakaret edeni hoş görmesi, kendisini mahrum edene vermesi, kendisine zulmedeni affetmesi, kendisini terkedeni terketmemesi de bu çok önemli görevin gerektirdiği zorunluluklardır.

Hepiniz bilirsiniz, Yunus Emre hazretleri dervişliği halka talim ve telkin edebilmek için ne güzel buyurmuştur:

Dövene elsiz gerek, Sövene dilsiz gerek, Derviş gönülsüz gerek, Sen derviş olamazsın!..

Insaf ediniz, derviş olmadan da mürşit olmak mümkün müdür? Şu halde, şeyh ve âlim diye birbirleriyle uğraşanların.

didişenlerin de gerçekten şeyh veya âlim olmadıkları anlaşılmaz mı? Tevhidi bozan, birliği ikiliğe, ayrılığa çeviren kişiye mü'min ve müslim değil, hatta insan denilebilir mi? Tevhid ve birlik, milletleri dünya saadetine ve âhiret selâmetine iletir ve eriştirir. Tevhid ve birlik, kulu Hak rizasına ulaştırır. Birbirlerini seven, birbirlerini sayan, karşılıklı hak ve menfaatlerine saygılı olan milletler, dünyada üstün bir refah seviyesine nail oldukları gibi, ebedî âlemde de vâsıl-i didâr olurlar.

Kaybettiklerimizi işte böyle kaybettik, tevhidi bırakıp tefrikaya düştük. Yunanistan üzerinden Yugoslavya'ya geçişimizde ve Üsküp'teki konaklayışımızda bunları düşünerek ürperdim ve Merhum Mehmed Akif'e bir kerre daha hak verdim:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez..

Oysa, islâm âleminde ve özellikle yurdumuzda tefrika sürüp gidiyordu. Fatih Sultan Mehmed Han aleyh-ir-rahmeti velgufran Istanbul'u fethettiği zaman, Batı'lılar MUKADDES IT TIFAK namı altında bir birleşme yapmışlardı. Maksatları, müslüman Türkleri Avrupa'dan Asya'ya atmak ve orada esir gibi tutmaktı. Gerçi, artık EHL-I SALÎB orduları, omuzlarına haçlı pelerinler, başlarına miğfer ve ellerine kargılar alarak islâm dünyasına saldırmıyorlardı ama, müslüman Türkleri imha etmek için içten ve dıştan, siyasî ve iktisadî baskılarla, çeşitli hiyle ve desiselerle, sinsi propaganda faaliyetleri ile ve hepsinden feci olarak maddî menfaatler karşılığında avladıkları ve kendi kirli emelleri lehinde kullandıkları yerli hain ve gafiller le (ÖNCE PARÇALA, SONRA YUT!) düsturunu hâlâ kullanıyorlardı.

Yunan hududuna girişimizden itibaren Usküp'e varıncaya kadar geçtiğimiz Türklerin en çok bulundukları Dedeağaç, Iskeçe, Kavala, Vodina, Selânik ve diğer Türk ve islâm kasaba ve şehirlerinde Balkan harbinde müslümanlara yapılan zulümlerin, katl-i âmların iniltileri ve belirtileri hâlâ duyuluyor ve görülüyor gibiydi.

ilâhi!.. Altıyüz bin müslüman birden boğazlandı, Yanan can, yırtılan ismet, akan seller hep kandı..

Ne bikes hânümanlar işte yangın verdiler yandı, Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candl..

Ezanlar sustu, çanlar inletip durmakta âfakı, Yazık, şarkın semasında hilâlin geçti işrâkı.

Ocakları sönen, iffet ve ismetleri kirletilen altun saçlı Ru.

meli kızlarının hıçkırıkları kulaklarından gitmiyordu. Nur gi-

bi beyaz sakallarından kızıl kanlar damlayan ak yüzlü dedeler, evlâtlarının ve torunlarının feci âkibetleri karşısında saçlarını başlarını yolan yaşlı nineler, düşman süngülerine geçirilmiş mâ'sum küçücük bebeler gözlerimin önünde tekrar canlanıyordu. Allahu teâlâ'ya rükû ve secde edilen cami-i şerifler, aşk mey danı olan ve âşıklara vahdet meyi sunulan, zikrullah ile ser-mest olunan tekkeler tamamiyle kaybolup gitmişler, bazılarının virane halindeki bakiyyeleri boynu bükük yetimler gibi sessiz inliyordu. Evvelce tevhit, tehlil ve tekbirlerle çınlayan bu kubberin altında şimdi kâfirler hora tepiyorlardı, bazıları ahır veya samanlık haline getirilmişti. Yol kenarlarında, susturulmuş bi.

rer şahit gibi duran namazgâhlarda kıbleyi gösteren taşlar, mü.

tevekkil bir edâ ile boyunlarını bükmüşler, (Gelip geçenlerden bir namaz kılan olur mu?) diye bekliyorlardı. Oysa, gelen geçen çok ama, namaz kılan yok!..

Öylesine duygulanmış ve öylesine bunalmıştım ki, bağrım dan kopup gelen bir feryatla Allahu teâlâ'ya münâcatta bulundum:

(Yâ Rab!.. Hâşâ, zulümden beri'sin, zâlimleri sevmediğini de Kur'an-ı keriminde açıkça beyan buyurmuşsun. Bu yerleri, müslüman Türklerin ellerinden alarak bu kâfirlere verdin. Her ne kadar âsi ve mücrim dahi olsak, seni daima tevhid eder, senden rahmet ve mağfiretini dilerdik. Yüzbinlerce şehit kanına mal olmuş bu mülkü kendilerine verdiğin de kulların ama onlar zât-ı ahadiyyetini inkâr ve sana ortak koşmak cür'etinde bulunan kâfirlerdir. Bizler ise, günahkâr dahi olsak aslâ ve hâşâ müşrik olmadık. Ilâhî! Bunun sırrı nedir? Bu topraklardan neden mü'minleri çıkardın da sana ortak koşanları bu yerlere vâris kıldın?)

Hıçkırıklar boğazımda düğümlenirken, içimden sessiz ve harfsiz bir kelâm beni irşâd edip uyandırdı:

".r..

La yüs'elü amma yef'alü ve hüm yüs'el0n...

El-Enbiya: 23

(Allahu teâlâ, yaptığından sorumlu olmaz. Kullar ise sorumlu olurlar.)

Bu âyet-i celile ile susturuldum. Kâfir, adaletle pâyidar olur. Mü'min, zulümle pâyidar olmaz, yıkılır. Bir çok galipler, yaptıkları zulümle mağlûp olmuşlardır.

Evet, gezdiğim ve gördüğüm bu ülkelerde, müslüman Türk milletine ait ne kadar hâtıra varsa yıkılıp yok edilıneğe çalışılırıştı ama, Türklük ve müslümanlık o mübarek topraklara öylesine sinmişti ki, her yıkıntı (Ben Türk'üm!..) diye haykırıyor ve islâma ait her kalıntı (Ben müslümanım!) diye sesleniyordu.

Dikkat ve ibretle bakmasını bilenler, zorla kâfir elbisesi giydirilmiş çok yaşlı bir müslüman Türk'le karşılaşmışcasına irkilip ürperiyorlardı.

Istanbul'da da ne zaman tarihî Ayasofya camii şerifinin önünden geçsem, günümüzde müze olarak kullanılan bu ulu mâ'bedi, minareleri ve çevresindeki türbeleriyle müslüman olmuş ve Türk elbiseleri giymiş bir papaz gibi görürüm.

Istanbul şehrinin umumî görünüşü de bana, müslüman olmuş ve Türkleştirilmiş cilveli ve işveli bir rum dilberini hatırlatır. Hayırsever atalarımızın yaptırdıkları iki minareli cami-i şerifler de bana, ellerini açmış, dua eden bir mü'minin halini andırır. Altı muhteşem minaresiyle Sultanahmet cami-i şerifi ve dört minareli Süleymaniye cami-i şerifi de, tolgaları başlarında, süngüleri omuzlarında Allah yolunda cihada hazırlanmış müslüman - Türk gazilerini anımsatır. Emsalsiz kahramanlıklar, şanlar ve şereflerle dolu tarihimizin bağrından kopup gelen her hâtıra, beni sanki o günlere götürür ve bu hallere nasıl düştüğümüzü derin derin düşündürür. Aynı meclis binasının çatısı altında, aynı vatanın ve aynı milletin evlâtları olduklarını unutarak, iktidar - muhalefet dengesini kuracak ve yürütecek yerde, düşmancasına birbirine saldıran Ittihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve Itilâf Partisinin bu hırs ve gafletleri, basiret, itidal ve karşılıklı anlayışa dönebilseydi, siyaset ordu saflarına kadar sokulmasaydı, 1911 yılında Italyan'lar Trablusgarb'a hücum edebilir ve hemen arkasından on iki adayı işga-