Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 509–515
Mâzilere in, mahşer-i edvârı bütün gez;
Kanun-u ilâhi göreceksin ki, değişmez...
Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı harabe, Saklar sayısız lâhd ile milyonla kitâbe...
Her hufre bir ünımet, şu yatanlar bütün akvam, Encâma bu ahengi veren aynı ser-encâm...
Ey zâ'ir-i âvare işittin ya demek ki, Birmiş bütün ümmetlerin esbab-ı helâki...
Lâkin, bilemem doğru mudur eylemek işhâd, Mâzileri, mâzideki milletleri? Heyhat!..
Boştur hele ibret diye â'makı tecessüs, Âyât-ı ilâhî dolu âfak ile enfüs...
Bunlarda tecelli eden âsara bakanlar, Ümmetler için ruh-u beka nerdedir, anlar!..
Bilmem, neye bel bağlayarak: hayır umuyorduk, Bizler ki, o âyâta bütün göz yumuyorduk...
Ey millet-i merhume güneş battı, uyansan!..
Hâlâ mı hükûmetleri, dünyaları sarsan, Seylâbelerin sesleri, âfakın enini, A'sara süren uykun için gelmede ninni..
Efradı hemen milyar olur bir sürü akvâm, Te'min-i beka namma eyler, durur ikdâm...
Bambaşka iken herbirinin ırkı, lisanı;
Ahlâkî telâkkileri, iklimi, cihanı, Yekpâre kesilmiş tutulan gaye içün de, Vahdetten eser yok bir avuç halkın içinde...
Post üstüne hem kavgaların hepsi nihayet, Hâlâ mı boğuşmak? Bu ne gaflet, ne rezalet!..
(Hürriyeti aldık) dediler, gaybe inandık;
Eyvah, bu bâziçede bizler yine yandık...
Cem'iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı;
Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı...
Turan ili namıyle bir efsâne edindik, Efsâne fakat gaye diyip az mı didindik...
Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda, Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda...
Evet, hep post kavgası ve kemik dâ'vası!.. Ne tarihten ib.
ret alabiliyoruz, ne helâk olmuş milletlerin âkibetleri bizi uyandırıyor, herkes aklınca, kafasınca bir yol tutturmuş, ILERICI, GERICİ, DEVRIMCI, TUTUCU, birbirleriyle kıyasıya, kırasıya vuruşuyorlar. Neye varır bunun sonu? Hiç düşünen yok, tek koltuğu ben kapayım, lokmayı ben yutayım, köşe başını ben tutayım hırsı, daha yarım asır önce millî ve dinî birlik ve beraberlik sayesinde, kendisinden kat kat üstün düşmanlarını ezmiş, kahretmiş, onların ölüm ve ateş saçan mermilerine çıplak göğsünü germiş bir milletin evlâtlarını kamplara, karşı saflara ayırdılar, birbirlerine düşman haline getirdiler. Peki, neye varacak sonu bu işlerin? Söylemeğe dilimiz varmıyor ama, bu düzenbazlıkların sonu ve sonucu dağılmak, parçalanmak, islâmın son kalesi olan aziz Anadolu'muzu kantonlara bölmektir. Din ve millet düşmanlarının arzuları budur, bunun için geceli gündüzlü çalışıyorlar, milyarlarca lira harcıyorlar, gençlerimizi silâhlandırıyorlar. Neden?.. Öz kardeşlerini, ağabeylerini, analarını, babalarını, amcalarını öldürmek için!..
Ayıptır, günahtır efendiler, beyler, paşalar!.. Bu dünyanın bir de âhireti var. Dünyasını, âhiretine tercih edenlerin sonları bellidir. Adlarımızı saygı ile minnetle andırmak da var, lânet ve nefretle hatırlatmak da var. SEN - BEN kavgası yüzünden bir çok yurda vedâ ettik, bundan sonra gidecek ve sığınacak yerimiz de yoktur, iyi bilelim. Anadolu yarımadasını da elimizden kaybedersek, bizi kimse kabul etmez, hiçbir ülkeye sığınamayız, rezil oluruz, perişan oluruz.
Kan kardeşiyiz, can kardeşiyiz, din kardeşiyiz. Ayrımız gayrımız yoktur ve olmamalıdır. Birimiz hepimiz ve hepimiz birimiz için ilkesinden sapıtırsak, birlik ve beraberliğimizi yabancı propagandalara kaptırırsak, halimiz haraptır. Dost görünüp yüzümüze gülenler bile, halimize acımaz, belki bir tekme de onlar vururlar. Birbirimizi sevmeğe, birbirimizi saymağa, birbirimizin eksiğini tamamlamağa mecburuz ve muhtacız. Bazı gafil kardeşlerimiz inansanlar da inanmasalar da, ölüm vardır, kabir vardır, mahşer vardır, hesap vardır, mizan vardır,
cennet ve cehennem vardır, hepsi de haktır ve gerçektir.. Yalnız dünyaya inanan ve güvenenler dünyalarını âhiretlerine tercih edenler, kıyameti, hesabı, kitabı, mizanı düşünmeyenler ve önemsemeyenler, önünde sonunda aldandıklarını anlayacaklardır. Fakat, korkulur ki bu idrakleri o zaman hiçbir işlerine yaramayacaktır. Üç günlük dünya mülk ve saltanatına tamah ederek kendi milletine ihanet edenler, kardeş kanı dökenler, dünya mahkemelerinden yakalarını kurtarsalar bile, ilâhî adaletin tecellisinden kurtulamayacaklarını bilmelidirler. Sağcı, solcu, ilerici, gerici geçinmek ve görünmek hüner değildir. Asıl hüner, milletine ve memleketine, dinine ve mukaddesatına hürmet ve hizmet etmek, gerektiğinde din ve millet düşmanlarına karşı kan dökmektir. Ölüme ve ölüm sonrasına, âhirete, ceza gününe inanmayanlar, şeklen insan gibi görünseler de, aslında insan postuna bürünmüş vahşi ve kuduz bir köpekten farkları yoktur. Dünya bir leştir ve bu leşe rağbet ve tamah edenler ise ancak köpektir.
Peygamberlerin zuhuru, insanlara canân yolunda canlarını feda etmelerini öğretmek içindir. Herkesi kötü görüp, kendilerini iyi bilenler, kör veya şaşı değillerse, mutlâka sapıktırlar.
Mâ'rifet, kendisini kötü ve herkesi iyi görebilmektedir. Isimlerini hürmet ve tâ'zimle andığımız Hak Veli'leri:
El arpa, biz saman;
El yahşi, biz yaman…..
diyebilmiş er kişilerdir. Bunu söyleyebilmek, bunu kabullenmek ve bununla hallenmek kolay mes'ele değildir. Yalnız, kendisini beğenen ve başkalarını beğenmemekle kalmayarak en sert ve haşin kelimelerle eleştiren, yeren ve kınayanın, aklından zoru yoksa şeytanın halifesidir. İnsanlıktan nasipleri ve istidatları olanlar, bu nasip ve istidatları kadar insanlıktan nasip alırlar, nasibi olmayanlar da açıkta kalırlar. Kendisini beğenen şeytan halifeleri, başlarında değirmen taşı kadar sarıkları bulunsa, er postuna otursa dahi insan sayılamazlar, sayılmayacaklardır. Kendisini bilen, aczini bilir, aczini bilen Rabbini bi-
lir, hiçliğini anlar, ömrünü olmayacak bâtıl dâ'valar uğrunda değil, şahsına, ailesine, milletine ve memleketine hayırlı ve faydalı olacak hizmetler yolunda tüketir, ölümünden sonra da adı saygı ile, minnet ve şükranla anılır. Aksine hareket edenler ise, dünya durdukça lânet ve nefretle yâd edilirler ve kendilerinden sonra gelecek zâlimlere de ibret olurlar.
Değil bir müslüman kardeşine, hattâ bir kâfirle dahi konuşurken:
— Bu kişiye son nefesinde iyman nasip olabileceği gibi, bana da son nefesimde küfürle çene kapamak cezası verilebilir.
O zaman, halim neye varır? diye düşünmelisin ve kimseyi hor görmemelisin.
Bir âsi ve günahkâr insanla da konuşurken:
— Bunun yaptığı hareketi gayet kötü görüyorum ama, vaktiyle buna benzer bir kötülüğü benim de yapmadığım ne malûm? Yapmamış olsam bile bundan sonra yapmayacağımı kim te'min edebilir? Ne var ki, bu bahtsızın kötülüğünü bütün çevresinde bulunanlar öğrenmişler. Benim kötülüğümü ise Allahu teâlâ'dan gayri hiç kimse bilmiyor, diye düşünmelisin.
Bir genç ile konuşurken:
— Bu zatın yaşı benden küçüktür. Benim kadar yaşamadığı için, günahı da elbet daha azdır, diye düşünmelisin.
Daha yaşlı birisiyle konuşurken de:
- Bu zat benden daha yaşlı olduğu için, elbette hakka benden fazla ibadet ve tâ'at etmiştir, Rabbil-âlemiyni benden çok zikretmiştir diye düşünmelisin.
Bu düşünceler, kişiyi yüceltir ve iki cihanda da aziz olmasını sağlar. Nice âbidler ve zâhidler, u'cub, riyâ, süm'a illetine düçar olmuşlar, gösteriş hevesiyle, desinler, söylesinler, sevsinler özentisiyle helâk olmuşlardır. Nice günahkârlar da, işledikleri kötülük ve günahlara pişman olmuşlar, gidişlerinin gidiş olmadığını anlamışlar, tövbe ile Hakka rücû etmişler ve ilâhî rahmet ve mağfirete mazhar olmuşlardır. Islâmda izzet-i nefs, izzet-i din ile kaim ve daimdir. Kul, ibadet ve t'atinin kendisinden olmadığını, hayırlı ve yararlı işlerinin kendi iyiliğinden ile-
ri gelmediğini, bütün bunların Rabbinin tevfiki ile gerçekleştiğini anlarsa, u'cub, riyâ ve süm'âya düşmez. Bu korkunç illetlere müptelâ olanlar, ibadet ve amellerini kendilerinden bilen gafiller ve cahillerdir:
Eynemâ tekinu yüdrikküm-ül-mevtû ve lev küntüm fl bürücin müşeyyedeh ve in tusibhüm hasenetün yekulû hazihi min indillah ve in tusibhüm seyyi'etün yekulû hazihi min ındik kul küllün min ındillah femâli hâ'ula'il-kavmi la yekadune yefkahune hadiysâ mâ esabeke min hasenetin fe-min'Allahi ve mâ esabeke min seyyi'etin fe-min nefsik ve erselnake lin-nâsi Resûlen ve kefa billahi şehiyda...
En-Nisâ: 78-79 (Nerede olursanız olun, yüksek ve sağlam burçlarda, kale ve köşklerde olsanız bile ölüm size erişir. Onlara, bir iyilik ve güzellik erdi mi, bu Allahu teâlâ'dandır derler. Bir musibet ve kötülük geldiği vakit bu sendendir, derler. De ki, iyilik ve güzellik de, musibet ve kötülük de hepsi Allahu teâlâ'dandır. Hal böyle iken o kavme ne oldu ki, Kur'anı kerimi anlamağa çalışmıyorlar. Sana eren bir ni'met ve iyilik, Allahu tâlâ'nın fazl-ü keremindendir. Her ne ki kötülük de erişirse, o da kendinden, işlediğin günahlardan ve yararsız işlerdendir. Biz, azim-üş-şân seni bütün insanlara peygamber gönderdik. Risalet ve istikametine Allahu azim-üş-şânın şahitliği kâfidir.)
Envar-ûl-Kul0b, cilt: 2 — F: 33
Bilmem, anlatabiliyor muyum aziz kardeşlerim: Bir çok günahkârların affı ilâhiyye ve mağfiret-i sübhaniyye'ye ermelerine ve Â'lâyı ılliyyine girmelerine, yaptıkları kötülükleri kendi nefislerinden bilmeleri sebep olmuştur. Gerçi, hayrın ve şerrin hâlıkı şüphesiz Allahu teâlâ'dır. Böyle olduğu halde, kulun hayrın taraf-ı ilâhiyye'den ve şerrin de kendi nefsinden olduğunu kabul etmesi, kulluğun şi'arıdır, Rabbine karşı terbiyesinin gereğidir. Bir kimseden bir kötülük zuhura gelince: (Acaba, Rabbime karşı nasıl bir isyanda bulundum ki, Mevlâyı müte'al bana bu şerri lâyık görerek onu benden zuhura getirdi?)
diye düşünmeli ve affını niyaz etmelidir. Eğer. kendisinden bir hayır zuhura gelmişse, o zaman da: (Rabbimin tevfiki eriştiği için benden bu hayır zuhura geldi) diye düşünmeli ve Rabbine şükür ve hamd-ü senâda bulunmalıdır. (MÂ ESAREKE MİN
HASENETİN FE-MİN'ALLAHI VE MA ESABEKE MIN SEY- Yİ'ETİN FE-MİN NEFSİK) âyet-i celilesi, bizlere bu gerçeği kesinlikle açıklamaktadır.
Ey âşık-ı sadık:
Din ve millet düşmanları, her asırda olduğu gibi günümüzde de pusuya yatmış ve fırsat kollamaktadırlar. Gizli veya açık düşmanlarımız, dün nasıl ki islâm kitleleri arasına ektikleri fesad ve fitne tohumlarının meyvelerini dermişler, bizi bölmüşler, parçalamışlar, birbirimizden koparıp ayırmışlarsa, bugün de aynı sinsi ve gizli faaliyetler sürüp gitmektedir. Feraset sahibi mü'minler, bunun farkına varmışlar ve iyman cephesinde şu'ulanmışlardır. Ne yazık ki, ferasetten yoksun olanlar ise, düşman hilelerine aldanmış, bâtıla inanmış, can düşmanını dost sanmış ve öz kardeşine amansız düşman kesilmiştir. Dün, nasıl alimler, şeyhlere, şeyhler din görevlilerine, din görevlileri cemaate, cemaat birbirine düşürülmüşse, bugün de millet fertleri aynı kandan, aynı dinden oluşan, aynı dili konuşan Türk gençleri aynen öyle birbirlerine düşmüştür. Tevhia bozulmuş, ittihad kalmamış, milli birlik ve beraberliğin yerini demokrasi namı altında bir takım safsatalarla süslenmiş politika düzenleri almıştır.
Ancak, dün olduğu gibi bugün de olup bitenleri büyük bir üzüntü ve ıztırap ile takip eden, olaylar karşısında eriyip biten kâmil insanlar ve mütekâmil müslümanlar elbette vardır. Dünden bahsederken, ilimleriyle âmil olan âlimleri ve geniş halk kitlelerini hak yoluna, hidayet yoluna iletmek uğrunda bir çok fedakârlıklara katlanan mürşitleri tenzih ederiz. Zira, bu kabil zevat Rahmeten lil-âlemiyn ve şefi-ul-müznibiyn olan iki cihan serverinin sünnet-i seniyyelerine ve siyret-i Nebeviyyelerine vâris olan kutlu ve mutlu kişilerdir ve bizim kasdettiklerimiz bu muhterem zevat değildir.
Bizim şikâyet ettiklerimiz, zâhirde âlim veya şeyh gibi görünen ve aslında cidden ve hakikaten cahil ve zâliın olanlardır ki, bunların da Vâris-i Muhammedi. olabilmeleri esasen mümkün ve mutasavver değildir. Bunlar, dünya hırs ve menfaatlerine kapılan ve açıkça dünyalarını âhirete tercih eden nâdanlardır. Oysa, kendisine söz geçiremeyenin, başkalarına söz geçiremeyeceği, kendi nefsine vâ'az-ü nasihat edemeyenlerin, cemaate vâ'az-ü nasihatte bulunamayacakları, nefislerini islâm edemeyenlerin başkalarına islâmiyyeti telkin edemeyecekleri tabiidir. Onun içindir ki, âlim kılığında kürsüye çıkan, şeyh kisvesiyle posta oturan bu câhil ve zâlimler, ellerinde bulundurdukları dünya menfaatlerini kaybetmemek bahasına mileti bölmüşler, parçalamışlar, birbirlerine düşman etmişler ve din ve devlet düşmanlarının kirli ve gizli emellerini gerçekleştirmişlerdir.
Tevhidi yalnız dilleriyle söyleyen ve fakat bunlar gibi menfaat uğrunda tevhid-i islâmı bozan ve dağıtan zâlimler, elbette gerçek mü'min değillerdir. Bunlar, MÜNAFIK'lardır, fesatçılardır, bozgunculardır. Bu gibilerin makarrını da Allahu teâlâ Kur'an-1 keriminde açıklamış ve bu gibilerin cehennemin en alt tabakasında çok elim ve vahim azaplara uğrayacaklarını da beyan ve ilân buyurmuştur.
Bunlar, yarın huzur-u izzette Resûl-ü müctebâ'nın mübarek yüzüne nasıl bakacaklar ve ondan nasıl şefaat dileneceklerdir? Zira, iki cihan serverinin hiç sevmediği ve ikrah ettiği şey.
müslümanların Israil oğulları gibi dağılıp parçalanmasıdır. Bu