Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 502–508
-- 502 iyman ve ihlâs ile ibadet edilseydi, hak ve adalet güdülseydi, bu kasaba böyle metruk kalmaz, bu mescit böylesine harap olmaz, bu toprakları kimse onların elinden almazdı. Yani, mücrimlerin âkibetleri, mü'minlere ibret olması gerekirken, mü'minlerin âkibetleri mücrimlere ibret olmuştu. Bir ülke, küfrile pâyidar olabilir ve fakat zulmile aslâ pâyidar olamazdı. Onun içindir ki, Hakka kıyam, rükû ve secde edilen bu mihrap bakiyyesi, işte âlemlerin Rabbinin ism-i celilini Habib-i edibinin ism-i şerifiyle tevhid ederek mü'minlerin namaza ve felâha çağırıldıkları minare kalıntısı bunu ispatlıyordu.
Iyi ama, mü'minler nasıl olmuştu da mücrimlere ve hattâ bütün kâ'inata ibret olmuşlardı? Islâmiyyet, her alanda yükselmeyi, ilerlemeyi, tekâmül etmeyi emreden bir din olduğu halde, müslümanlar neden her sahada geri kalmışlar, sefil ve perişan olmuşlar, yoksul ve muhtaç hale gelmişler, başkalarının yardımı ile yaşamağa, yabancılara el uzatmağa katlanmışlardı?
Akla ilk gelen cevap şu olabilirdi: Demek ki, Allahu teâlâ'ya âsi olmuşlar, Hak ve hakikat yolundan ayrılmışlar, iymandan sıyrılmışlar ve gazab- ilâhiyye uğramışlardı. Başka türlü olabilir miydi? On dört asırdanberi Kur'andan ve islâmdan kuvvet ve feyiz alarak kurulan bütün islâm medeniyetleri başka nasil yıkılabilirdi? Müslümanlar, nasıl olur da yabana ve yabancıya muhtaç olabilirdi? İslâm toplulukları, medeniyyet dünyasında nasıl olur da (GERİ KALMIŞ ULKELER) tâbir ve tavsifi ile anılabilirdi?
Fakat, Allah celle celâlühu, Kur'an-i azim-ül-bürhanında ve Âl-i-Imran sûre-i celilesinin 139. âyet-i kerimesinde hükmünü koymuştur: VE ENTÜM-ÜL Â'LEVNE İN KÜNTÜM MÜ.
MINİYN — Eğer, siz Allahu teâlâ'nın vâ'd ve yardımına inanıyorsanız, onlardan üstünsünüz. Yani, hakkıyle iyman ederseniz, sizi bütün kâ'inatta yüceltir, üstünleştirir ve aziz kılarım, buyurulmuştur.
Şart buydu ve bu şartın behemehal yerine getirilmesi gerekirdi ki, Allahu zül-celâ.. vel-cemal hazretleri de mü minleri
üstün kılsın. Netekim dedelerimiz Hakka hakkıyle iyman ederek aziz olmuşlardır. Sonradan gelenler ise, iymanın lâfzı ile yetinmişler ve dolayısiyle iymandan nasiplerini kesmişler, Hakkın istediği ve emrettiği gibi bir iymana sahip olamadıklarından zillete ve perişanlığa düşmüşlerdir. Adaleti bırakıp zulme meyedenlerin, Hakkın emirlerini dinlemeyenlerin, gazabından korkmayanların, celâlinden yılmayanların, aczine ve çelimsizliğine bakmadan isyana devam edenlerin, ibadet ve amellerinde ihlâstan ayrılarak riyâya ve gösterişe kapılanların âkibetleri de elbette bu olurdu. Bu gibiler aziz olamazlar, zelil olurlardı, zillet içinde kalır ve yaşarlardı.
Yaşlı bir rahip, bana:
— Hoca efendi!.. Sizler dünyaya talip olarak ibadet ve tâ'ati terkettiniz, sefahat ve rezalete düştünüz. Bizim en edepsizlerimizin hal ve davranışlarından örnek aldınız. Biz de, sizin dedeleriniz gibi âhireti seçtik, bakalım hangimiz kârlı çıkacağız? demiş ve fakiri günlerce ağlatmıştı.
Evet, biz medeniyyet namına, modern olmak bahasına batının en kötü, en çirkin ve en berbat örneklerini aldık. Batılı nasıl çalışır, nasıl kazanır, nasıl yaşar, ailesine, içinde yaşadığı topluma ve milletine nasıl muamele eder, bunları araştırmadık. Nasıl kafayı çeker, nasıl danseder, koç katımına nasıl katılır, favorisi nasıldır, perçemi alnının neresine düşer, eteklerinin hangi yanı yırtmaçlıdır, pantalonu dar mı yoksa bol mudur, eteklikler maksi midir, mini midir, hep bunları inceledik, bunları soruşturduk, bunları izledik ve işte âkibetimiz!.. Çoğumuz yavrularımızın yalnız cesetleriyle ve sıhhatleriyle ilgiliyiz. Aman vitamin verelim, aman balık yağı içirelim, üşümesin, sırtına bir yün gömlek daha giydirelim, bademcikleri şişmesin, boğazına atkı saralım, velhasılı yalnız bedenlerini gözettik, semirttik, haram - helâl ne bulduksa yedirdik, ruhlarını ve mâ'na âlemlerini aklımıza bile getirmedik, onların bir de inanç sahibi olmaları gerektiğini düşünmedik ve sonunda işte besleyip büyüttüğümüz çocuklardan korkar hale geldik. Neden? Çünkü, tertemiz boş bir kap düşününüz. Eğer, siz bu kabınıza iyi, temiz ve güzel şeyler koymaz, yalnız dışının tozunu almakla ve kırılmamasına
dikkat ve itina etmekle yetinirseniz, eloğlu gelir o kabın içine her türlü pisliği doldurur. Bizler de, tertemiz birer kap misali olan yavrularımıza iyman ve islâmı telkin edemediğimiz, kulluk görevlerini öğretmediğimiz için, boş kaplarını yabanın uydurmaca düzenleriyle doldurdular, din ve devlet düşmanlarının emellerine âlet oldular, kendi millet ve memleketlerine ihanete kadar varan davranışlardan sakınmıyorlar.
Bizde yok başka bir sermaye riyâ'dan başka, Elimizden ne gellr Hakka duadan başka?
Düşmüşüz öyle bir çukura ki kurtulmak için, Bilmeyiz başka şey Hakka ricadan başka...
Evet kardeşlerim:
Bu helakimizin ve zilletimizin biricik sebebi, Kur'ana, islâma ve Resûl-ü zişâna sırt çevirmek, Kitabullah'ı bir kenara bırakmak, her türlü kötülük ve haksızlığa göz yummak ve hatta bunları mübah saymaktır. Tâ-Hâ sûre-i celilesinin 124. âyet-i kerimesinde, Rabbimiz bakın nasıl buyuruyor:
VE MEN ÂRADA AN ZİKRIY FE-ÎNNE LEHU MA'ÎYSE- TEN DANKEN VE NAHŞÜRÜHU YEVM-EL-KIYAMETİ A'MÂ..
— Kim, biziı zikrimiz olan kitabımızdan ve Resülümüzden yüz çevirirse, onun geçimini daraltır ve kıyamet günü de kendisini gözü ve kalbi kör olarak haşrederiz. Evet, her kim Kur'an-ı azim-üş-şândan ve Resûl-ü zişândan yüz çevirir, Allahu teâlâ'nın emirlerine ve nehiylerine uymaz, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye tâbi olmazsa Kur'an'ın ve Resûl-ü müctebâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmazsa, o kimseyi dünyada geçim darlığı ve zilletle kıvrandırır, âhirette de gözlerini kör ederek haşreder ve elim bir ceza ile cezalandırırız, buyurulmaktadır.
HİKÂYE Mevla, garka-i garik rahmet eylesin, hocalarımdan Hacı Şakir Efendi Balkan harbinde, hristiyanların müslümanlara reva gördükleri zulümleri anlatırken, başta Serez katl-i ammı olmak
üzere bir çok kasaba ve köylerde işlenen vahşet ve cinayetleri, arkadaşlarımdan Haydar beye şöyle hikâye ediyor:
— Bunlar anlatmakla, saymakla tükenir gibi değildir ya, bazılarını nakledeyim. Düşman, bulunduğumuz şehre girerken, rahmetli anacığım bizi evin bodrumuna saklamıştı. Şehre giren her düşman askerinin süngüsünün ucunda, kundakta bir Türk çocuğunun saplanmış olduğunu bizzat gördügünü gözyaşları ile ve yemin ederek söylerdi. Gebe kadınların karınlarının deşildiğini, mini mini çocukların insafsızca süngülendiğini, annelerinin gözleri önünde genç kızların ırzına geçildiğini, fırınlarda odun yerine müslümanların yakıldığını, vahşi hayvanları ve hatta canavarları bile tiksindirecek sayısız cinayetlerin işlendiğini o acı çağları yaşayanların unutabilmelerine imkân ve ihtimal yoktur.
Birgün, nasılsa karşılaştığımız bir papaza bütün bunları sayıp döktükten sonra sordum:
— Ey rahip efendi, Hz. Isa aleyhisselâma nâzil olan Incil-i şerifte bu cinayet ve vahşetlere ruhsat veren bir hüküm var mıdır? İsa aleyhisselâm: (Sağ yanağınıza bir tokat vurulunca, sol yanağınızı çeviriniz) buyurmamış mıdır?
Papaz, tasdik etti:
— Evet doğrudur, dedi. Bizim dinimizde bu gibi vahşet ve cinayetlere cevaz yoktur.
— Şu halde, dindaşlarınızın işledikleri bu kanlı cinayetleri, katl-i âmları, barbarlıkları nasıl yorumlarsınız?
— Bak hoca efendi! Ben sana işin içyüzünü anlatayım. O zulmü, o vahşet ve cinayeti size revâ görenler aslında bizden değillerdir. Onlar, müslüman erkeklerin bizim kadınlarımız ve kızlarımızla zinâ etmelerinden doğan sizin çocuklarınızdır.
Kurt köpeği, kurda çok zarar verdiği gibi sizin gayri meşrû çocuklarınız da siz müslümanlara bu zulümleri ve cinayetleri revâ görmüşlerdir, dedi.
Merhum hocama Fatihâ-i şerifeler ithaf ederek düşünürüm de, papazın söylediklerinde gerçek payı bulunduğunu kabul ederim. Bazı sefih ırkdaşlarımızın ve dindaşlarımızın, hristiyan
kadın ve kızları ile zinâ ettikleri, şarap içtikleri, kutsal dinimizin kesinlikle yasakladığı menhiyyâtı işledikleri doğruydu. Zinâ mahsulü evlâtlarından da elbette kendilerine rahmet okumaları beklenemezdi. Bil'akis, analarının telkin ve teşvikleriyle bütün müslüman Türklere düşman kesilmeleri ve ellerine fırsat geçince intikam almağa kalkmaları tabii ve akla da uygundu. Kur'an-ı kerimin sarih hükümlerine rağmen sefahat ve fuhşiyyâta meyledenlerin dünyada böyle rezil ve zelil olmakla kalmayarak, âhirette de elim bir azaba uğrayacakları muhakkaktır. Binaenaleyh, bir kötülük işleyen hemen tövbe etmeli ve Allahu teâlâ'ya dönmelidir ki, af ve mağfirete mazhar olabilsin.
Kendini mizana çeksin Hak'tan ihsan isteyen, Tövbekâr olsun günaha, afvü gufran isteyen..
Allahu tâlâ'nın affetmeyeceği günah yoktur. Dilerse, şirkten gayrı bütün günahları bağışlayabilir. Cenab-ı Hakkın yasakladığı hususlardan kaçınmayan, münkir olmadıkça kâfir olmaz ama, o kötü ve çirkin hareketi de hiçbir zaman yanına kâr kalmaz.
Yunanistan'dan Yugoslavya'ya geçerken, sınır kapısında bizi karşılayan sert tavırlı ve asık suratlı memurlar arasındaki yaşlıca birisi, yanımıza kadar sokularak kulağımıza:
— Türk müsünüz? diye fısıldadı.
— Evet, deyince gözleri yaşararak.
— Bizi ne zaman kurtaracaksınız? diye sordu.
Bu ve buna benzer karşılaşmalarımız, bu gezimizin bence en dikkate değer özellikleriydi. Trende, kendisinden iki kâse sütlâç aldığımız bir diğer dindaşımızın da, Türk olduğumuzu öğrenince para almak istememesini ve:
- Helâl.. Helâl be!.. diyerek hakkını helâl etmesini hatırlarım.
Üsküp'e doğru yol alırken geçtiğimiz Köprülü'de cami-i şerifler ile minarelerinin bize âdeta: (Hey nereye gidiyorsunuz?
Biz de islâmız!..) diye seslendiklerini duyar gibi oldum.
Nihayet Üsküp'e vardık. Şehri dolaşırken girdiğimiz müslüman mahallelerinde yollar bozuk, sokaklar çamurlu ve kirliydi. Bir fesçi dükkânının vitrinine bakarken, sonradan adının Abbas olduğunu öğrendiğimiz bir zat seslendi:
— Hoş gelmişsiniz! Türkiye'den mi gelirsiniz? Buyurun çay içelim.
Hiç tanımadığımız bu misafirsever dindaşımız ve ırkdaşımız, bizi civardaki bir kahveharıeye götürdü, çay ve kahve ikram etti, başka bir arkadaşına da haber saldı ve o da gelerek bizimle sohbet etti. Kendilerinden, bize Usküp'ü gezdirecek paralı bir mihmandar bulmalarını rica ettik, Hüdâyi efendi namında bir zatı bize rehber olarak verdiler. Üsküp'te yetişmiş bazı büyük zevatın ve bu arada şair Yahya Kemal Beyatlı'nın yetiştiği Rüfa'i dergâhına götürdü, dergâhın şeyhi olup aynı zamanda öğretmenlik de yapan Şeyh Haydar efendi ile tanıştık.
Bu zat, islâm, Türk ve tekke görgüsüyle bize karşı büyük bir ilgi ve konukseverlik gösterdi, evinde yemek pişirterek ikramda bulundu ve Üsküp'ten ayrılana kadar hizmetimizde bulundu.
Evet, islâmiyyet muhakkak ki çok yüce, çok ulvî bir din-i mübiyndir. Fakat, müslüman Türklerin bu kutsal dine hizmet yolundaki himmet ve gayretlerini ne dille anlatmağa ne de kalemle yazmağa bence hiç kimsenin gücü yetmez.
Eski Usküp, tam mâ'nasıyla bir Türk - Islâm şehriydi. Bana, Bursa'yı andırıyor gibi geldi. Üzülerek ilâve etmek zorundayım ki, ölü bir Türk ve müslüman cesedine, ruhsuz bir bedene de benziyordu. Gerçi, her tarafı cami, mescit, tekke, türbe, han, hamam ve benzeri islâmı eserleriyle süslü idi ama, bu arada yıkılan ve tamamiyle kaybolan eserler de pek çoktu. Şehre, uzaktan şöyle bir bakılınca şanlı mazisi içinde uzanıp yatan bir şehit gibi, sessiz ve vakur yatıyordu gibime geldi.
Bu şehrin sâkinleri olan Türklerin çoğunluğu Türkiye'ye ve İstanbul'a hicret etmişlerdi. Bu bakımdan, cemaati hayli azalan cami-i şerifler, düşman ordusunda askerlik yapan ihtiyar bir Türk gibi başlarını dik tutmağa çalışsalar bile, hüzünlerini gizleyemiyorlardı. Son zelzele esnasında yıkılan ve onarılmayan belki de bir daha da onarılmayacak olan cami-i şerifler,
minareler ve şadırvanlar, ıssız bir dağ başında ölüme terkedilmiş bir müslüman yaralısı gibi, kaderlerine razı olmuş, mütevekkilâne bekleşiyorlardı.
Usküp'te Türk ve müslüman azdı ama, Türklük diğer milletlerde de kendisini gösteriyor ve âdeta onlarla yaşıyor gibiydi. Meselâ, bir tekke'de tek kelime Türkçe bilmeyen Arnavut dervişlerin Yunus Emre'den, Seza'den, Kuddusi'den ilâhiler okuduklarına şahit olduk.
Altıyüz yıl idaremiz ve hâkimiyetimiz altında yaşamış, taşı, toprağı, ağacı ve yaprağı ve her şeyi ile Türk olan, şehit kanlarıyla yuğurulan, gazi terleriyle sulanan bu mübarek yerler nasıl olmuştu da gerçek benliklerini kaybetmişler, asıl sahiplerinden koparılıp alınmışlar ve bu feci âkibete düşmüşlerdi?
Hemen cevap verelim: TEVHÎD'den ayrılmamız, SEN - BEN çekişmeleri içine düşmemiz, birlik ve beraberliğimizi koruyamamamız ve saflarımıza yabancıların ve yabancı emellerin sızmalarına ve yerleşmelerine fırsat ve imkân hazırlamamız, bu korkunç sonucu doğurmuştur.
Üsküp âlimleri ve şeyhleri, her şehir ve kasabamızda olduğu gibi, halkı TEVHİD yerine TEFRİKA'ya düşürmüşler, birbirleriyle uğraşmağa, birbirlerinin kuyularını kazmağa, birbirlerinin ayıplarını meydana çıkarmağa başlamışlar, bunlara tâbi olanlar da elbette taraf tutmuşlar, biri diğerini gözden düşürmek, alt etmek için akla hayale sığmaz yalanlar, iftiralar, tezvirler, entrikalar çevirmişler, hatta yabancı emellere casusluk etmişler, bir çok müslüman haksız olarak tutuklanmış, kin ve intikam duyguları yaygınlaşmış, âdileşmişler, bayağılaşmışlar, birbirlerine pusu kurmuşlar, karşılıklı tuzaklar hazırlamışlar ve elbette din ve millet düşmanları da bundan faydalanmış, bu anlaşmazlığı körükleyip hızlandırmış ve neticede olan olmuş, bulan bulmuş ves-selâm..
Aziz ruhuna fâtihalar ithaf ederek Merhum Mehmed Akif'in şi'irini teberrüken ibretinize sunuyorum:
SEN - BEN desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;
Milletler için işte kıyamet o zamandır...