Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 495–501
açıklıkla bildirilmiş ve Allah celle celâlühu bizlerin, daha önce gelip geçen ve işledikleri suç ve mâ'siyyetler yüzünden helâk edilen kavimlerin ve milletlerin âkibetlerine şahit olacağımızı beyan buyurmuş ve sevgili Peygamberimiz: (Biz, seni ancak şahit, müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik..) hitab-ı izzetiyle taltif olunmuştur.
Nebiyyi muntazırrı âhir zaman sensin, Mu'ahhar ise zuhurun, şehâ mukaddemsin;
Kitabe-i lâkabın gerçi ümmidir amma, Emin-i levh-ü kalem, Enbiyâ dan â'lemsin...
Nuh aleyhisselâmın kavminin, inkârlarından ve peygamberlerine revâ gördükleri ezâ ve cefadan başlarına gelenler o kitapta açıklanmıştır.
Hûd aleyhisselâmın kavminden peygamberlerine iyman edenlerin nail oldukları saadet ve inanmayanların mâ'ruz kaldıkları felâket o kitapta beyan olunmuştur.
Lût ve Şu'ayıb aleyhimüsselâmın kavimlerine indirilen ilâhî azap yine o kitapta bildirilmiştir.
Musa aleyhisselâmın kavminin başlarına gelenler o kitapta tafsilât ve teferruatı ile belirtilmiştir. Nemrud'un, Fira'unun, Yunanlıların, Romal'iların, Mısır'liların, Iran'inların, Geldani'lerin, Asuri'lerin, Hitit'lerin ve daha isimlerini sayamayacağımız bir çok kavim, kabile ve milletlerin nasıl helâk edildiklerini de o kitap vasıtasiyle öğreniyor, onlardan artakalan harabeleri, viraneleri, eserleri de gözlerimizle görüyor ve ibretle seyrediyoruz.
Buna rağmen, bütün bunlardan ibret alamıyor ve bir türlü derlenip toparlanamıyoruz. Başımıza gelen bunca musibet ve felâkete rağmen hâlâ gafletten uyanamıyoruz. SEN - BEN çekişmeleriyle, hırs ve kişisel çıkar didişmeleriyle, siyaset çelişeleriyle birbirimize kıyasıya ve kırasıya saldırıyor, bölünüp parçalanıyor, din ve devlet düşmanlarına kolayca avlanıyor, gelip geçici ve elden çıkıcı servet ve menfaatlerle oyalanıyoruz.
Allahu teâlâ'ya hamd-ü senâlar olsun ki, atalarımızın tam ve mutlâk bir adaletle zapt ve teshir ve çoğunu temiz kanlarını akıtarak fethettikleri ülkelerin bir çoğunu görmek ve gezmek bahtiyarlığına nail oldum. Bu ülkelerde, öyle korkunç ve ibret verici sahnelerle karşılaştım ki, hatırladıkça içim burkulur ve gözlerim yaşarır. Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Avusturya, orta doğuda da Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Basra, Küveyt ve Hicaz, Yemen ile şimali Afrika'da Mısır, Somali, Italya, Isviçre, Fransa, Almanya, Belçika, Danimarka ve Ingiltere'ye kadar uzandım. Türk müslümanları ile tarihî münasebetleri bulunan devlet ve milletlerle, Türk müsümanlarının idare ve hakimiyyetinde yaşamış beldeleri ve sakinlerini yakından görüp tanıdım. Üzülerek itiraf etmek zorundayım ki, Türk müslümanlarının başlarına gelenler, diğer milletlere ibret olacak derecede korkunç ve acıdır. Meselâ, dörtyüz küsur yıl Türk hakimiyyetinde kalmış bulunan Yunanistan'da tek bir Türk ve müslüman eseri bulamaz ve göremezsiniz. Gerçi, kuzey Yunanistan'da yaşayan batı Trakya'lı müslüman Türk' ler, hâlâ başlarında abani sarıklı, nur gibi beyaz sakallı yaşlı müslümanların Hakka ibadet ettikleri mescitlerini koruyorlar ama, sinsi sinsi yürütülen Türk düşmanlığı, zulüm, vahşet ve terör rahat ve huzurlarını tamamiyle kaçırmıştır. Bu bölgede şahit olduğum bazı olayları dikkatinize sunmakta fayda görüyorum:
Ipsala'dan Yunanistan'a girişimizden itibaren Atina'ya kadar hemen her kilometrede bir ve bazan daha yakın mesafede camekânlı kutularda Hz. Meryem ile kucağında Hz. Isa'yı gösteren Ikona'lar vardı. Karanlık basınca halk bu ikona'ların önüne mum ve kandil yakıyorlardı. Rumlar, dinlerine bu derece bağlı idiler. Oysa, vaktiyle yol kenarlarında ve su başlarında atalarımız birer namazgâh yapmışlar, kıbleyi belirleyen taşlar dikmişlerdi. Fütuhat devirlerinde, atalarımız buralardan geçerlerken namaz vakitlerini kaçırmazlar, hemen abdest alıp o namazgâhlarda münferiden veya cemaatle namazlarını kılar, kendilerine bu ni'metleri bahş ve ihsan buyuran Allahu teâlâ'ya şükrederek kulluk görevlerini yerine getirirlerdi.
Şimdi, o namazgâhlardan eser kalmamıştı ama, rumlar yu.
karıda da arzettiğim gibi Ikona'ların önünde mum ve kandil yakarak kulluk görevlerini yerine getiriyorlardı.
Iskeçe'de bir mescit gördüm ki, üstünde haçlı bir Yunan bayrağı dalgalanıyordu. O mescitte namaz kılınıyordu ama, o haçlı bayrak bana gayr-ı ihtiyarî Kur'an-ı kerimin bir haçlı örtü ile sarılması veya imam efendinin papaz elbisesi giymesi gibi acaip geldi.
Bu, neden böyle olmuştu? Zira, kâmil birer mü'min ve mütekâmil birer Muhammedi olan dedelerimizin, Hak rizasıyçün cihad ederek fethettikleri o toprakları, islâm dinine sirt çeviren, adaletten ayrılan ve zulme dalan, Allahu tâlâ'nın kendilerine ihsan buyurduğu bu yüce ni'metin kıymetini bilerek hakkıyle ve lâyıkıyle şükretmeyen fâsık babalarımız, bir daha ele geçmemek üzere o şehit kanları ile sulanmış mübarek toprakları kaybetmemize sebep olmuşlardı. Dedelerimizin güzel ahlâkları ile ahlâklanamadığımız halde onların torunları olmakla öğünerek böbürlenirken, hristiyanlar onların üstün ahlak ve yüksek hasletlerine özenmişler ve bu sayede mevcudiyetlerini devam ettirmişlerdir.
Size basit bir misal vereyim:
Dedelerimiz, nerede olursa olsurı, kahvede, aşçıda veya evde bir misafir gelince, önüne bir sürahi soğuk su ile temiz bir bardak getirir ve koyarlarmış. Bu, Türk müslümanlarına mahsus güzel bir âdettir. Halbuki, bugün anayurdumuzda bile adam gazoz, koka kola veya meyve suyu satabilmek için, parasıyla dahi su vermiyor ve sonra da TÜRK ve MÜSLÜMAN olduğunu iddia ediyor. Çünkü, bir şişe sudan kazanacağı para meşrubat unvanı ile piyasaya sürülenlerden daha azdır. O kazanacak, hem çok kazanacak diye ölsen bir bardak su içemeyeceksin, yerine gazoz, bilmem ne kola, meyve suyu içmeğe mecbur olacaksın, sonra da ona Türk ve müslümandır diyeceksin!.. Halka, bir bardak suyu çok gören, susuzluktan ölse bile ona su vermeyen ve daha fazla kazanç temini için bir takım karışık sular içmeğe Envar-öl-Kuldb, cllt: 2 — F: 32
zorlayandan da zâlim, daha Yezid olabilir mi? Dedelerimizin, müslümanlar ve hatta bütün insanlar içsinler, susuzluklarını gidersinler diye yaptırıp vakfettikleri sebilleri, Vakıflar idaresi kiraya veriyor ve böylesine ulvî gayelerle kurulmuş o yerlerde, Hakkın men'ettiği şeyler satılıp ticarethane gibi kullanılıyor.
Vakfedildikleri konulardan tamamen ayrı ve uzak yönlerde kullanılan çeşmelerden, kuyulardan ve sebillerden, inanın ki şimdi su yerine kanlı gözyaşları akmaktadır. Vakfeden hayır sahiplerinin de hiç şüphesiz mezarlarında kemikleri sızlamaktadır.
Bu hali görenler de, hayır yapmak isteseler bile içlerinden gelmiyor, yarın kendi vakfedecekleri hayırlara da aynı şekilde ihanet edileceğini hesaplayarak bundan vazgeçiyorlar.
Buna mukabil, asırlarca hakimiyetimiz altında yaşamış milletler, dedelerimizin iyi ve güzel ahlâklarını, hayırlı âdetlerini, insanlığa yakışır gelenek ve göreneklerini benimsemişler, onları kendilerine mal etmişler ve bunları günümüze kadar sürdürmüşlerdir.
Ipsala kapısında, Türk topraklarından çıkarak Yunan topraklarına girince ilgili gümrük memurlarının arama yapabilmeleri için otobüsten inmiştik. Aramadan sonra tekrar otobüse girdiğimizde, yerimizin iki rum tarafından kapıldığını hayretle gördüm ve kendilerinden orasının bize ait olduğunu ve kalkmalarını rica ettim. Aldırış etmediler ve hattâ yüzüme bile bakmadılar. Bu haksız muamele beni üzmüştü. Kendilerine:
— Bu hareketi, az önce Türk topraklarında iken yapmış olsaydınız, Türk ve müslüman olarak sizi misafirlerimiz telâkki eder ve bu kabalığınıza göz yumardım. Ancak, ben şimdi sizin misafirinizim ve mutlâka yerime oturmak istiyorum. Onun için, mes'eleyi büyütmeden lûtfen yerimizden kalkınız, dedim.
Biraz yüksek sesle konuşmuş olacağım ki, diğer yolcuların dikkatini çekti ve en ön sıralardan birisi çocuklarını kaldırarak bana yer gösterdi. Kendisine teşekkür ettim ve:
— Bana ikram ettiğiniz yer, benim oturduğum yerden daha rahat ve güzel olabilir. Fakat, önce çocuklarınızın ayakta kalmalarına razı olamam, sonra da açıkgözlüğü bir mâ'rifet sanıp
başkalarının haklarına tecavüz edenlerin bu cür'etlerini yanlarına bırakamam. Zâlimler ve haksızlarla mücadele, Türk ve müslüman olanın şi'arıdır. Onun için, bunları mutlâka kaldırtacak ve yerime oturacağım, dedim. Otobüs yolcuları benim haklı olduğumda ittifak ettiler ve anlayabildiğim kadarıyla galiz sözler sarfederek yerimi işgal edenleri kaldırdılar. Otobüsie, benden başka bir Türk daha vardı ve bir de Türk tabiiyetinde olduğu pasaportundan anlaşılan bir rum bulunuyordu. Tekrar yola koyulduğumuzda, önümdeki koltukta oturan ve adının Vasil olduğunu söyleyen birisi bana dönerek iki hemcinsinin yaptıkları haksızlıktan ötürü üzüldüklerini bildirdi ve otobüs yolcuları adına özür diledi. Ona da teşekkür ettim, bana aynen şunları söyledi:
— Haksızlıklara karşı çıkmasını ve mücadele etmesini biz sizden öğrendik. Babalarımızdan duyup dinliyoruz ki, siz Türkler bu topraklar üzerinde tam bir adaletle dört yüz yıl hüküm sürmüşsünüz. Ne dinimize, ne dilimize, ne mezhep ve inancımıza, ne kilisemize, ne de gelenek ve göreneklerimize karışmamış ırzımızı, canımızı ve malımızı korumuşsunuz. Gerçi, bazı kiliselerimizi cami haline getirmişsiniz ama, ne de olsa yine ibadethane olarak kullanmışsınız, tarihî eserlerimizi yıkmamışsınız.
Siz, buralardan çekilince biz cami olarak kullandığınız ibadethaneleri yine kiliseye çevirdik ve eski haline koyduk. Doğrusunu söylemek lâzım gelirse, biz size aynı hakkaniyyet ve adaletle mukabele edemedik. Bütün Türk ve islâm eserlerini yıktık.
Buna rağmen, bilmelisiniz ki, Yunan halkında göreceginiz bazı meziyetler, siz Türklerin üzerimizde bıraktığınız tesirinizdir.
Kavala ve Selânik'te, bir iki tarihî yapıdan başka hiçbir Türk eseri kalmamıştır. Hatta, bütün Yunanistan'da ve Mora'da bir kaç cami, minare ve han duvarları kalıntılarından başka Türk eseri maalesef bulamazsınız. Hepsi, yakılmış ve yıkılmıştır. Oysa, siz Türkler isteseydiniz bizleri zorla müslümanlığı kabule mecbur bırakır, kabul etmeyenleri de kılıçtan geçirebilirdiniz. Fakat, Türk ve müslüman olarak böyle bir vahşet ve cinayete tenezzül etmediniz. Ben, sizin şahsınızda işte o Türk-
lerin celâdetini, cesaretini ve efendiliğini gördüm. O büyük milleti temsil ettiğiniz, konuşmalarınızdan, davranışlarınızdan kolayca anlaşılıyor. Sizin yerinizi kapan ve uyarmanıza rağmen kalkmak istemeyen iki edepsizden, milletim namına utanç duyuyorum, dedi.
Dedelerimizi rahmet ve minnetle yâdederek Fatiha'lar okudum ve onların emanet ettikleri tarihî emaneti koruyamayanların affını da Rabbimden diledim.
Sözü uzattık: Atina'da bir lokantada yemek yiyecektik. Siparişimizi bekleyen garsona ben becerebildiğim kadar Almanca ve yol arkadaşım da Ingilizce hitabediyorduk. Fakat, aramızda Türkçe konuştuğumuzu farkederek memnun bir ifade ile Türk olup olmadığımızı sordu ve olumlu cevap alınca:
— Sizi yabancı sanmıştım. Demek Türkiye'den geliyorsunuz? Vatandan ne haberler getirdiniz? dedi ve aslen Kayseri'li olduklarını, mübadele ile buraya geldiklerini anlatırken gözleri yaşardı. Doğduğu yerleri hatırlamanın sevinç, hüzün ve heyecanı içinde olduğu belliydi. Lokantanın pikabına bağlama ile çalınan bir Kayseri havası plâğı koydu ve orada bulunan ve kendisi gibi Türkiye'de doğmuş olan bir arkadaşına da, müjde haberi verir gibi bizim Türk olduğumuzu ve Türkiye'den geldiğimizi bildirdi. Bir yandan hizmet ediyor ve bu arada konuşuyordu:
— Aslını inkâr edene, bizim oralarda haramzade derler.
Biz, buralara düştük ya, oraları da hiç unutamadık, ben vasiyet ettim ölünce şu pasaportumu göğsüme koysunlar diye, dedi ve cebinden bir Türk pasaportu çıkarttı, öptü ve başına koydu.
Daha sonra gelen bir genç adam da, Makaryos'a çirkin bir küfür savurdu ve:
— Türklerle kardeş gibi geçiniyorduk, dedi. O domuz aramızın açılmasına sebep oldu. İster inanın, ister inanmayın, biz de Türküz ve herbirimiz Anadolu'nun veya İstanbul'un bir yerinden kopmuş, buralara düşmüşüz, ama aslımız da neslimiz de Türktür ves-selâm...
İpsala'dan Atina'ya kadar uğradığımız her lokanta kahvehanede ya Türkçe veya Türkçeden veya rumcaya aktarılmış
Türk şarkıları çalınıp söyleniyordu. Bazan, insana (Acaba Türkiye'den ayrılmadık mı?) kuşkusu geliyordu. Türkiye'yi ve Türkleri tanıyanlar, hasret çekiyorlar gibiydiler. Yunanistan. Yunan elbisesi giyinmiş, rumca konuşan bir Türk'ü andırıyordu. Koakladığımız bir otelde Türk olduğumuzu öğrenen Şişli'de doğmuş büyümüş bir garsonun bize gösterdiği ilgi, saygı ve sevgiyi ve hele otelden ayrılırken ayağının aksamasına aldırmaksızın bize taksi çağırmak için seğirtmesini hiç unutmayacağım.
Bunun gibi yaşlı bir rumla konuşurken, bana:
— Burada yaşayan azizleri (Türk ve müslümanları demek istiyordu) aldınız ve yerlerine biz şeytanları gönderdiniz, diyerek Anadolu'dan Yunanistan'a gönderilen Karamanlı rumların hallerinden yakınması da gözümün önünden hiç gitmez.
Atina'ya yaklaşırken, yeşil tarlalar arasında yetişmiş gelinciklerin göz alan yaygın kırmızılığı, bana buralarda dökülen şehit kanlarını hatırlattı. Yer yer başgösteren sarı renkli çiçekler de, yaraları sarılmış Türk gazi ve mücahitlerini, beyaz papatya kümeleri de beyaz sarık saran yeniçeri ve sipahileri gözümde canlandırdı.
Evet, ne kadar çok gelincik vardı. Tıpkı, vaktiyle bu topraklara dökülen müslüman Türklerin kanları gibi!..
Nereye bakılsa, hangi tarafa yönelinse sanki bir hatıra beliriyor ve bütün canlılığı ile kafamda şekilleniyordu. Adını dahi öğrenemediğim metruk bir Türk kasabasından geçerken rastladığımız bir mescit kalıntısı, bana vaktiyle orada huşû ve hudü içinde namaz kılan, Rabbine rükû ve secde eden kahraman ve dindar dedelerimi hatırlattı. Birden içim ürpererek irkildim:
— Acaba, burada yapılan ibadetler ve edilen dualar ind-i ilâhide kabule şayan olmadı mı? Hemen tövbe ve istiğfar ederek düşündüm. Bu dersimizin başında tefsire çalıştığımız âyet-i kerime aklıma geldi. Hayır!.. Onların ibadet ve duaları elbette müstecap olmuş ve bu topraklar üzerinde adaletle hüküm sürmüşler ve kulluk görevlerini de yerine getirmişlerdi. Fakat, kendilerinden sonra gelenler, bu emanete lâyık olamamışlar, kibir ve gurura kapılmışlar, adaletten ayrılmışlar ve elbette helâk olmuşlardı. Yoksa, onların yolundan gidilseydi, onlar gibi