Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 481–487
ğil yapıcıdır İslâm, tiksindirici değil, sevindiricidir. İslâm, zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcıdır.
Bu dünya âleminde herkesin istidat ve kabiliyeti aynı değildir. Aynı sınıfta, aynı öğretmenden, aynı kitaptan, aynı dersi okuyan elli talebeden birisi birinci, diğeri de ellinci olur. Herkes, birinci olamayacağı gibi, herkes ellinci de olamaz. Kabiliyet ve istidadına, hatta bizim deyimimizle nasibine göre herkes alacağı kadarını alır. Zorlamak, sıkıştırmak, lüzumundan fazla ürkütüp korkutmak hiçbir işe yaramaz. Bizler, ne kaybettikse bundan kaybettik. Yaşları elliyi ve altmışı aşanlar, itiraf ederler ki, vaktiyle sopalı eğitim bir çok kimselerin tahsilsiz ve ilim ni'metinden mahrum kalmasına sebep olmuştur.
Halkı uyarınakla görevli bulunanlar nerede, ne zaman, kimleri ve nasıl korkutmaları, kimleri neden ve nasıl sevindirmeleri gerektiğini tayin ve takdir edebilecek kadar irfan sahibi olmazlarsa, hem cemaati dağıtır hem de kendileri gülünç durumlara düşerler. Dinsizlerin ve densizlerin ağızlarında sakız gibi çiğnenir, uluorta alay mevzu'u haline gelirler.
Bu risâlemizi okuyanlar bize kızmasınlar, darılmasınlar, gocunmasınlar. Bize inanmıyorlarsa, Hadis kitaplarını ve Resûl-ü zişânın siyretlerinden bahseden mû'teber eserleri okusunlar. Lehül-hamd, bir belde-i tayyibe olan Istanbul şehrinde ve aziz yurdumuzun diğer belli başlı şehir ve kasabalarında atalarımızın armagan ettikleri kütüphaneler ve ciltlerce mû'teber eserler vardır. Zahmet edip okusunlar, araştırsınlar, anlasınlar.
Hakikat-i Muhammediyye'ye vasıl. olmağa çalışsınlar, siyret-i Nebeviyye'ye agâh olmağa gayret ve himmet göstersinler. Temenni ve ümit ederim ki, sonunda bize hak verecekler ve tuttukları yanlış yoldan döneceklerdir. Biz, iddia ve israr ediyoruz: Güleryüzlü ve tatlı sözlü olmak, halkı uyarmak ve irşâd etmekle görevli olanların ilk ve en önemli vasfıdır.
Aziz din kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:
Söze, Hz. Musa aleyhisselâmın kıssası ile başlamıştık, söz sözü açtı ve buralara kadar uzandı. Allahu tâlâ'nın kendileri- Envâr-ul-Kulab, cilt: 2 — F: 31
ne akıl ni'meti bahş ve tevfikini refik ettiği kimseler için gerçekten Hz. Musa aleyhisselâm kıssasında büyük ibretler vardır.
Yeter ki, kişi kıssadan hissesini alabilsin. Eğer, Fira'un denilen zâlim Israil oğullarının erkek çocuklarını öldürtmeseydi, Musa aleyhisselâm annesi tarafından bir sandık içinde suya bırakılmaz, Fira'unun bahçesine sürüklenmez ve onun kucağında büyümezdi. Medenî cesaretleri olmadığından ötürü Fira'unun elinde hak ve hürriyetlerinden mahrum ve en ağır hizmetlerde ve işlerde kullanılınağa mahkûm Îsrail oğullarının elinde büyür ve terbiye edilirdi. Medenî haklarından, cesaretten mahrum ve esarete mahkûm bir milletin içinde yetişen de Fira'un gibi devlet ve saltanatı, hazineleri, orduları, teşkilâtı bulunan bir zâlimi hak ve hakikat yoluna dâvete cesaret edebilir miydi?
Ne var ki, Fira'una da gaflet gömleği giydirilmiş, can düşmanını bulabilmek için onbinlerce mâ'sum yavruyu merhamet etmeden öldürtürken, kendisini tâcından, tahtından, saltanatından ve hattâ hayatından mahrum edecek olan Hz. Musa aleyhisselâmı da kucağında büyütmüştü. Hiç kimsenin yıkamayacağını zannettiği o saltanatı, basit bir asâ yıkmağa kâfi gelecekti. Yenilmeyeceğini sandığı muazzam orduları, denizin bir dalgalanmasiyle mahv-u helâk olup gidecekti. ENE RABBİKÜM- ÜL-Â'LA (Ben, sizin yüce Rabbinizim..) diyen kuruyası ağzı, iymansız olarak Kızıldenizin çamuru ile dolacak, pis leşini deniz bile kabul etmeyerek kıyıya vuracak ve Allah'lık iddiasına yeltenen o âcizin feci âkibetini Israil oğullarına gösterdiği gibi, kıyamete kadar da gelecek milletlere ve ümmetlere bir ibret nümunesi olacaktı.
Fira'un, kendisinden önce gelip geçen zâlimlerin âkibetinden ibret alamadığı gibi, Fira'undan sonra fira'unluğa özenenler de onun başına gelenlerden ibret alamamışlardır. Bundan dolayı, her asırda bir çok fira'un taslakları, zâlimler ve kâfirler cihana hükmedeceklerini sanmışlar ve hepsi de kahrolup gitmişlerdir. Fakat, kıyamete kadar da bu cinsten zâlimler ve kâfirler eksik olmayacaklardır.
Acaba, Fira'unun bu âkibet ve felâketinin sebebi neydi?
Nasıl olmuş ve neler yapmıştı da, bu hallere düşmüştü? Fira'un,
mülkünü, memleket ve milletini severdi. Milletini refah ve saadet içinde yaşatmak, ülkesini imâr etmek isterdi. Ancak, Israil oğullarına karşı hiç merhameti yoktu. Onları, boğazı tokluğuna en ağır işlerde çalıştırır, taş kırdırır, ağır yükler taşıtırdı. Onlara karşı gerçekten zâlim ve merhametsizdi. Denilebilir ki, onun bu feci ve elim âkibetini hazırlayan da işte bu haksızlık ve zulümleri idi. Oysa, Fira'undan sonra gelen ve ona özenen zâlimler, kendi milletlerine, öz kardeşlerine, dindaşlarına zulmemişler, haksız ve kötü muamelede bulunmuşlar, kendi ırkaşlarının malları, canları ve ırzları ile oynamışlar, zulüm ve haksızlıkları yüzünden kendi ülkelerini de viran ve harap bıakmışlardır. Kendi ırkdaşı ve dindaşı olmayan Israil oğullarına ezâ ve cefa ettiğinden dolayı bu feci âkibete mâ'ruz kalan Fira'unun torunları kendi soydaşlarına, kendi dindaşlarına zulmeden, memleket ve milletlerine ihanetten çekinmeyen zâlimlerdir ki, bunların nasıl bir lâ'net ve azaba müstahak olacaklarını akıl ve basiret sahiplerinin irfan ve iz'anlarına bırakırım.
Bir de şu var: Zâlimlerin zulüm ve haksızlıklarına uğrayan halk kitleleri, o zâlimlerin başlarına gelecek musibetle teselli olmaktadırlar. İbret, göz sahiplerinin, iyman ise gönül sahiplerinindir. Ibretten nasipleri olmayanların dörder gözleri olsa neye yarar? Iymandan nasibi olmayanların, bir yerine beş tane kalpleri bulunsa ne fayda? İlimden ve akıldan nasibi olmayanların, kocaman bir kafaları olsa, ne işe yarar? Dinlediğinden nasibi olmayanların, radar kadar büyük kulakları bulunsa ne fayda? Dinsiz, iymansız bu dünyadan göçene, som altundan kubbe yapılsa, neye yarar? Amelsiz, ibadetsiz, yiyip içmek ve gezip tozmakla ömür tüketip mezara girenlerin, başuçlarına mum değil, elektrik jeneratörü konulsa da, ampullerle çepçevre kabri donatılsa ne fayda?
Göze ibret gerektir, gönüle ise iyman;
Dü-cihanda sultandır, insan ancak o zaman...
Ağızın süsü, Hakkı zikretmektir. Ayakların süsü, doğru yola gitmek, sahibini mescide iletmektir. Mescidin yolunu bil-
meyen ayaklar, sahibinin düşmanıdır. Hak için vermeyen, vurmayan, yazmayan eller de, sahibi için hüsrandır. Allahu teâlâ'ya muhabbeti bulunmayan gönül, şeytan evidir. Allahu teâlâ'yı seven, Resûl-ü müctebâ'ya gönül veren, her defasında Hak muhabbetiyle vuran bir kalp, hakkın aynası olur, Allah korkusuyla dökülen her gözyaşı damlası, cehennem ateşini söndüren birer rahmet damlası haline gelir. Ibretle bakmasını bilir ve öğrenirsen, neler görürsün ve daha da neler göreceksin? Allahu teâlâ, Kur'an-ı aziyminde: (Rabbin ashab-i fil'e neler yaptı gördün mü ey Habibim? Ad ve Semud kavimleri ne oldular? Nuh kavminin başlarına neler geldi? Bu âlemde, başlarına hiçbir musibet ve felâket gelmemiş zâlimler de var ama, onlar da ölümle karşılaşarak herbiri amelleriyle, zulümleriyle, haksızlık ve imansızlıkları ile başbaşa kalmadılar mı? Şimdi, kabirlerinde tam bir müflis olarak, herbiri bin türlü azap ve ıztırap içinde yatmıyorlar mı? Gördükleri bu azap ve ıztırap, ileride göreceklerinin başlangıcıdır. Dünya, ne zâlime, ne âdile, ne kâfire, ne de mü mine kalmaz...) buyurmuyor mu?
HIKÂYE Abbasi halifelerinin ileri gelenlerinden Harun-er-Reşid'e, Fransa kralı gayet nâdide bir gül fidanı hediye göndermişti. Halife, bu fidanı bahçıvan başısına teslim etti, itina ile bakıp büyütmesini ve bundan kendisini sorumlu tutacağını söylemeği de ihmal etmedi. Fidan, büyük bir dikkatle bakılıp büyütüldü ve ilk goncasını verdi. Bahçıvan, onu daima gözaltında bulundururken, bir bülbülün feryat ve figan ederek goncaya doğru saldırdığını ve bir kanat darbesiyle gülü dağıttığını gördü. Etrafa saçılan yapraklarını toplayarak halifenin huzuruna çıktı ve:
— Inanınız ki, suçum yok! dedi. Büyük bir titizlikle bu goncayı koruyup kolluyordum. Ancak, bugün bir bülbül ona saldırdı ve müdahale etmeme fırsat bırakmadan oncağızı dagittı.
Halife kendisini teselli etti:
- Uzülme, dedi. Dünya, o bülbüle de kalmaz!..
Aradan bir kaç gün geçti ve bahçıvan gülü bir vuruşta dağıtan bülbülün bir yılan tarafından yutulduğunu gördü ve keyfiyeti halifeye bildirdi. Harun-er-Reşid gülümseyerek:
— Sana dernedim mi? dedi. Dünya, o yılana da kalmaz.
Gerçekten bir kaç gün sonra da, bahçıvan bülbülü yutan yılanı kıstırdı ve bir kazma darbesiyle onu öldürerek durumu halifeye de bildirdi. Halife, hafifçe gülümseyerek:
- Bu dünya, sana da kalmaz ey bahçıvan başı!.. dedi.
Bir zaman daha geçti, bahçıvan ağır bir suç işledi ve ölüm cezasına mahkûm edildi. Infaz yerine götürdüler, son arzusunu sordular.
— Halife hazretlerine bir çift sözüm var, dedi.
Mahkûmun bu son arzusunu halifeye bildirdiler, huzuruna getirilmesini emretti. Bahçıvanı huzura götürdüler, halifeyi selâmladıktan sonra şunları söyledi:
— Yâ emir-el-mü'miniyn! Bana, Fransa kralından hediye geldiğini söyleyerek bir gül fidanı vermiş ve dikkatle bakıp büyütmemi emretmiştiniz. Bütün gayret ve ihtimamıma rağmen, o fidanın verdigi gülü bir bülbül parçaladı, durumu zât-ı şahanelerine arzettim. Bana: (Dünya, bülbüle de kalmaz!) buyurdunuz. Gerçekten dünya bülbüle de kalmadı ve onu da bir yılan yuttu. Bunun üzerine siz: (Dünya, yılana da kalmaz!..) buyurdunuz. Bir zaman sonra da, fakiriniz o yılanı öldürünce:
(Dünya, sana da kalmaz!) buyurmuştunuz. Hakikaten, dünya bana da kalmadı sultanım, biraz sonra haksız olarak cellât elinde can vereceğim. Sizden aldığım derslerle size hitabediyorum:
Bu yaptığınız iş adalete uygun değildir ve unutmayınız ki, bu dünya size kalmaz halife hazretleri! dedi.
Harun-er-Reşid, başını önüne eğerek mırıldandı:
— Seni affediyorum, dedi. Temenni ve ümit ederim ki, Rabbim de beni af ve merhametine lâyık bulur.
Bahçıvan başı bu suretle ölümden bir süre için kurtulmuş oldu. Aslında, halife kendisini affetmişti. Zâlimlerin zulümle verdikleri hükümler, hükmedenlerin aynı hükümle kendi kendilerini mahkûm etmeleri demektir.
HİKÂYE Emevi hükümdarlarından birisi, kendisine karşı isyan eden ve silâh kullanan bir kabilenin ileri gelen silâhşorlarını yakalatıp ölüm cezasına mahkûm etmiş ve cellât boyunlarını vururken kendisi de onları seyrediyordu. Dokuz kişinin başı gövdesinden ayrılmış ve sıra onuncu mahkûma gelmişti. O kimse, kendilerini büyük bir vicdan huzuru içinde seyreden hükümdara seslenmiş ve:
— Yâ Emir! Eğer, senin eline düşecek yerde zâlim bir kâfirin eline geçseydik, acaba bize ne muamele yapardı? diye sormuştu.
Hükümdar, düşünmeden cevap vermişti:
— Hiç şüphe yok ki, benim size yaptığımı yapardı...
— Yani cellâda teslim eder ve başını vurdururdu değil mi?
- Evet...
— Biz, el-hamdü lillâh müslümanız, sen de müslüman olduğunu söylüyorsun, ama zâlim ve kâfirlerin yapacaklarını aynen yapıyor ve bizi cellât elinde öldürüyorsun. Şu halde, seninle o zâlim ve kâfir arasında ne fark vardır?
Hükümdar yaptığı hatayı anladı ve:
— Bu zat, beni önceden irşâd etseydi, hiçbirini öldürmez ve hepsini bağışlardım diyerek onu ve geri kalanları affetti, ihsan ve ikramlarda bulunarak serbest bıraktı.
Zâlimlere birgün dedirir Kudret-i Mevlâ, Tallâhi lekad âserek allahü aleynâ...
Evet, Hz. Yusuf aleyhisselâmın kardeşlerinin dedikleri gibi, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, zâlimlere de zulmettik-
leri kimselere hitaben: (Allah'a yemin ederiz, gerçekten Allahu teâlâ seni bizden üstün kılmıştır..) dedirtir.
Yukarıda, bir vesile ile zâlimlerin kabirde görecekleri azap ve ıztırabın ileride göreceklerinin başlangıcı olduğuna işaret etmiştik. Tıpkı bunun gibi, mü minler ve mazlûmlar da, ölümü tattıkları ândan itibaren işledikleri hayırlı amellerin ve gördükleri zulmün mükâfatı olan ni'metlerin başlangıcında olurlar.
Kâfirlere asıl azap ve ıztırap ve mü'minlere de asıl mükâfat ve sevap mahşerde hesaptan, mizandan sonra verilir. Kâfirler, ebedî felâket ve meşakkate sürülürlerken, mü'minler de ebedî saadet ve selâmete iletilirler. Kur'an-ı aziymin ASHAB-I-YEMİN olarak tebşir buyurduğu kutlu ve mutlu kişiler, cemal-i ilâhiyye'yi seyrederek ebedî ni'metlere ererlerken, kâfirler ve zâlimler de en acı ve en çetin bir azaba düçar olurlar. Mü'minler, iymanlarının semeresini görürlerken, münkirler de küfürlerinin ve zulümlerinin cezasını çekerler, herkes yaptığını bulur ve ektiğini biçer.
Ey Cemal-i lâ yezâle âşık olan mü'min kardeşim:
Geceleri çok uyuma!.. Çünkü, yakın bir gelecekte, nasıl olsa uzun bir uykuya yatacaksın. Bu uykudan seni ancak Israfil aleyhisselâmın sûru uyandıracaktır. Hatırıma gelmişken hemen söyleyivereyim: Mü'ezzin efendilerin ezan okurken çıkan sesleri, Israfil aleyhisselâmın sûruna remizdir. Namaza gidenlerle gitmeyenler de, kıyamette mü'minler ile mücrimlerin ayrı ayrı toplanacaklarına işarettir. Insanın, yatmak için yatağa girmesi, önünde sonunda kabre gireceğine, kendisini sivri sinek, tahta kurusu ve saire gibi haşerelerin tedirgin etmesi de kabir hayatında musallât olacak yılan, çıyan ve diğer böceklere işarettir. Yorucu ve yıpratıcı bir iş gününden sonra, rahat bir döşeğe girmek, sinek, sivri sinek ve diğer haşerelerin hücumuna uğramadan sabaha kadar deliksiz bir uyku çekmek ve dinlenmek, dünya hayatında Rabbini bir ân için olsun unutmayan, günlerini ibadet ve tâ'atle değerlendiren, elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar hayırlı ve yararlı işler işleyen, kâmil bir iyman ile can veren muhlis bir mü'minin kabirdeki istirahatine delâlettir. Bunun mâ'azallah aksi olarak dünyaya meyledip Allah ve