Ara
Menü

Sayfalar 474–480

1.743 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 474–480

- Efendim, çok merak ediyorum: Acaba, sizin saç ve sakalınızdaki kıllar mı, yoksa şu karşıdaki çayırda otlayan hayvanların kılları mı daha efdal, daha yararlıdır?

Hazret-i şeyh kendisine şu cevabı verdi:

— Oğlum, ne için yaratıldığımı düşünmez, Mâ'bud-u hakiki olan Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerine iyman, ibadet ve tâ'at etmezsem, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sahib-i şeri'at aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyet efendimizin üstün ahlâkı ile ahlâklanmazsam, elbette o hayvanların kılları benim saç ve sakalımdaki kıllardan efdal ve yararlıdır.

Meğer, bu soruyu soran bir Yahudi imiş, şeyhin bu beliğ ve veciz cevabı ve irşâdı, sabır ve semahati üzerine, esasen ezel bezminde iyman etmişlerden olduğu için şeref-i islâm ile müşerref olmuş ve uzun yıllar o zat-1 şerifin rahle-i tedrisinde bulunarak kendisinden feyiz almış, dünya ve âhiret saadet ve selâmetine kavuştuğu gibi bir çok din düşmanlarını da Hakka dâvet etmek suretiyle aşk-ı ilâhiyye sâki olmuştur.

HİKÂYE Bazı sefih kimseler bir araya gelmiş, Bağdat şehrinin mesiresi olan Dicle nehri kenarında içki içiyor, çalgı çalıyor ve hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı. Akıllarınca, çılgınlar gibi yiyip içiyor ve eğleniyorlardı. Onların bu hallerini gören ve din gayreti ile sabredemeyen bazı dervişler Mâ'ruf-u Kerhi hazretlerine koşarak geldiler ve açıkça günah işleyen bu topluluğu göstererek:

— Yâ Şeyh! dediler. Şu âsilere bak, Allahu teâlâ'ya açıkça isyan ediyorlar ve herkese de kötü örnek oluyorlar. Şu zâlimlere bed-dua et de, Allahu zül-celâl bunları kahretsin..

Mâ'ruf-u Kerhi hazretleri, onlara acıyarak baktı ve:

— Öyle ise ellerinizi açınız ve edeceğim duaya Amin deyiniz, dedi.

Dervişler, can ve gönülden el açtılar ve AMIN demeğe hazırlandilar. Mâ'ruf-u Kerhi (Kuddise sırruh) gözlerinden yaşlar dökerek Rabbine niyazda bulundu:

— Ilâhî!.. Bu kullarını, bu dünya âleminde böyle zevk ve safada, neş'e ve sürurda bulundurduğun gibi, âhirette de onların zevk ve safalarını, neş'e ve sürurlarını daim eyle...

Dervişler bu duaya şaşırıp kalmışlar ve fakat şeyhlerinin emrini yerine getirerek AMİN demek zorunda kalmışlardı. Lihikmetin, dua o ânda kabule karin oldu ve bu duayı işiten serhoşlar bir ânda derlenip toparlandılar, içki şişelerini kırıp döktüler, sazları parçaladılar ve hep birden tövbekâr oldular ve kadehlerine aşk-ı ilâhî şarabını doldurup mest-ü hayran kaldılar.

Şarkı ve türküleri, zikrullah'a tahvil olundu, gazelleri münâcat haline geldi ve nâ'at-ı şerif olarak okundu, günah ve isyan kirlerinden arınarak gerçekten ebedî âlemde de zevk ve safaya, neş'e ve sürura kavuştular.

Mâ'ruf-u Kerhi hazretleri, bu niyazı ile hem o günahkârların hidayete erişmelerine vesile ve hem de dervişlerine din-i mübiyn-i islâmın insanları imha için değil, ihyâ için, bed-dua için değil, hayır dua için taraf-ı ilâhiden gönderilmiş en üstün ve faziletli bir din olduğunu isbat etmiş oldu. Onun için, lâ'net edeceğine salâvat getir, kötü söz söyleyeceğine tatlı dille konuş ki, iki cihanda da aziz olasın...

Bilmem anlatabiliyor muyum? Bayram sabahı, yıkanıp süslenip cami-i-şerife koşan ibadullah'ı:

— Beş vakit namazlarını kılmayanların, bugün burada işleri ne? diyerek kıran ve inciten vâ'iz veya hatip görevini kötüye kullanmıştır ve ind-i ilâhide sorumludur.

Buna mukabil, bayram sabahı sevinç ve heyecanla cami-i şerife koşan cemaatin fazlalığını ganimet bilerek, onlara mescitleri ve ibadetleri sevdirecek, Allah ve Resûlüne muhabbet ettirecek, zevklerin en üstünü, hazların en yücesi olan ibadet aşk ve şevkini kalplerine yerleştirecek şekilde güzel ve hikmetli sözler, ibret verici örneklerle onların kalplerini kazanan ve mescide bağlayabilen vâ'izler ve hatipler de bu vazifelerini Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinin emirlerine, iki cihan serverinin mümtaz ve müstesnâ öğütlerine tam mânasıyla uygun hareket etmiş ve büyük ecre hak kazanmış olurlar. Hattâ, bayram günleri cami-i şerife gelmeyenleri bile, yolda, kahvede, ziyaretlerde

karşılaştıkça irşâd ve ikaz etmek, onları da hak ve hakikate dâvet etmek ve bunu mutlâka güler yüzle ve tatlı sözle yapmak yalnız vâ'izlerin ve hatiplerin değil, bütün müslümanların en kutsal görevleridir.

Bazan, kendilerini hak ve hakikate ve Allah yoluna dâvet ettikleri için, halk, vâizleri, hatipleri ve din görevlilerini taşlayabilir, dövebilir, sövebilir, tersleyebilir ama, onlar aslâ yılmamalı, kendilerine atılan taşa gülerek bakmalı, döven elleri samimiyetle sıkmalı, söven dili tathlıkla ağızlarına tıkmalı, tersleyen kişiyi mülâyemetle doğru yola sokmalıdır. Vâ'izliğin, hatipliğin, mürşitliğin şânı ve şiarı budur. Yoksa, taş atana taş atarak, döveni dövmeğe kalkarak, sövene aynı kelimeleri kullanarak, tersleyenleri acı acı kınayarak bu mukaddes vazife yürütülemez.

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bunca hakarete, ezâ ve cefaya, mihnet ve meşakkate rağmen daima güler yüzlü, her zaman tatlı sözlü, affedici, bağışlayıcı, hoşgörücü olmuşlardır. Kendilerini mahrum edenleri, aslâ mahrum etmemişlerdir. Dâvetine icabet etmeyenlere bizzat kendileri gitmişlerdir. Kendilerini yerlerinden ve yurtlarından hicrete mecbur eden zâlimleri affetmişlerdir. Hattâ, zâlimler mübarek dişlerini kırdıkları gün, ashab-ı kirâmın:

— Yâ Resûlallah!.. Dua buyur, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri bu kâfirleri topyekûn helâk etsin, dedikleri zaman:

— Hayır! Ben, halka bed-dua için gönderilmedim, ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim, buyurmuş ve mübarek ellerini açarak:

— ALLAHÜMME EHİD KAVMİY FE-İNNEHÛ LÂ YÂ'LE- MÛN (Ey yüce Allahım!.. Kavmime hidayet buyur, onlar hak ve hakikatleri bilemiyorlar.) diye niyazda bulunmuştur.

HİKÂYE Bayezid-i Bestami kuddise sırrahus-sâmi hazretleri, sokak aralarından geçerek zaviyesine gidiyordu. Bazı haylaz çocuklar peşine takıldılar ve hep bir ağızdan:

— Yahudi'ye bak... Yahudi'ye bak... diye el çırparak bağırmağa başladılar. Hazret, onlara kızınadı ve gayet mülâyim bir ifade ile:

— Çocuklar, ben Yahudi değilim. Bakın. kelime-i şehadeti söylüyorum: (Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlühu...) şimdi müslüman olduğuma inandınız mı? buyurdu.

Fakat, çocuklar yine bağrışiyorlardı:

— Yahudiye bak... Yahudi'ye bak...

Hazret-i şeyh, her defasında Yahudi olmadığını söylüyor ve kelime-i şehadeti tekrarlıyordu ama, çocuklar bildiklerinden şaşmıyorlardı.

Oradan geçmekte olan ve kendisini tanıyan birisi çocuklara çıkıştı:

— Böyle söylemeğe utanmıyor musunuz? Bu zât-1 şerif Hak velilerindendir, haydi dağılın bakayım!..

Bayezid-i Bestami hazretleri, çocuklara kızan şahsa döndü ve:

— Neden onları men'ettiniz, dedi. Onların, bana Yahudi demeleriyle ben Yahudi olmam. Fakat, bana her defasında YA- HUDİ diye seslendikçe ben de Kelime-i şehadet getiriyor ve iymanımı yeniliyordum. Onları men'etmekle izhar-ı şehadet etmeme de mâni oldunuz...

HİKÂYE Bayezid-i Bestami hazretlerinin yukarıda sizlere naklettiğim kıssasını mütalâa etmeden on yıl kadar önce, birgün dükkânıma gafil müslüman kardeşlerimden birisi girdi ve selâm bile vermeden bir kitap istedi. Kendisine:

— Insan, bir yere girince selâm verir, ondan sonra ne diyecekse der. Bize acaba neden selâm vermediniz? diye sordum.

O gafil müslüman, pervasızca cevap verdi:

— Evet, doğru söylüyorsun ama, selâm müslümana verilir, mukabelesinde bulundu.

Hemen ayağa kalktım ve ona:

— Benim mü'min ve müslüman olduğumu herhalde bilmiyordunuz, dedim ve kelime-i şehadet getirerek izhar-i iyman ettim.

Oysa, o zat benim müslüman olduğumu, cami-i şeriflerde halka vâ'azü nasihatte bulunduğumu ve mükerreren Kâbetullah'a ve Ravza-i Resûle yüz sürmek bahtiyarlığına eriştiğimi pek alâ biliyordu ama, bu hareketiyle tecdid-i şehadetime sebep olmuştu.

Binaenaleyh, halkı irşâd görevini yüklenenler, Rahmeten lil-âlemiyn olan o zât-1 akdesin siyretlerine de ittibâ etmekle mükelleftirler. Hakkın lûtf-u keremiyle çıktıkları kürsülerde ve minberlerde, okuduğunu anlayamayan, anladığını da anlatamayan bazı zevatın yaptıkları gibi halkı kırıp geçirmekten, kendi kafacıklarına uymayanları cehenneme sürmekten başka söz bilmeyenler, iymanın kemâli gibi hidayetin de yalnız ve ancak Rabbimizin bir bahışayişi olduğunu unutmamalı, derslerinden ve hutbelerinden evvel ve sonra hitabettikleri cemaatin hidayeti için dua etmeli, yalnız kendi cemaati için değil, ümmet-i Muhammed'den âsi ve günahkâr olanlara da hidayet buyurmasını niyaz eylemelidirler.

Günlerden birgün, server-i âlem, mefhar-i beni-âdem, Nebiyyi âli-himem efendimiz hazretleri, mescid-i saadetlerinde ashab-ı kirâma ilâhî emirleri ve hükümleri tebliğ, talim ve tahlil buyururlarken, cemaatten bir â'rabi (Çöl arabı, bedevi, köylü)

yerinden kalktı, cemaatten biraz uzaklaştı ve def'i hacet için mescidin duvarı dibine çöktü. Onun bu kaba ve çirkin halini gören ashaptan bazıları, kendilerini tutamadılar ve kendisine haddini bildirmek üzere kılıçlarını çekerek üzerine yürüdüler.

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, mübarek elleriyle işaret buyurarak kendisine dokunmalarını men edip ashabına bildirdi. A'rabi, işini bitirdi ve sanki hiçbir şey olmamış gibi dönüp yerine oturdu ve iki cihan serverinin her biri birer dürrü yektâ mahiyetinde olan sözlerini dinlemeğe koyuldu. Cenab-ı Fahr-i Risâlet, sözü mescit âdâbına getirerek, Hakka secde edilen yerlerde böyle çirkin ve yakışıksız davra-

nışların caiz olmayacağını, hâcet sahibinin mescidi terkederek daha münasip bir yerde bu ihtiyacını gidermesi gerekeceğini anlattı. Fakat, o kabahati işleyenin şahsını hedef tutmadı ve kendisini ayıplayarak halka teşhir etmedi. Fakat ne kadar cahil dahi olsa, o da nihayet insandı. Resûl-ü zişâna sokularak istifay-ı kusur eyledi ve:

— Yâ Resûlallah!.. Bundan sonra böyle çirkin bir işe aslâ tevessül etmem, bilmeyerek bir hata işledim, beni affediniz, dedi.

Dikkat buyurulsun, fıkıh kitaplarında abdest bozana bakılmaması, selâm verilmemesi ve hiçbir suretle ilişilmemesi beyan buyurulmuştur. Zira, o tabiî ihtiyacı korku veya utançla yarıda kalacağından şahıs hastalanabilir ve hattâ hayatı tehlikeye girebilir.

Hikâyemize devam edelim:

Aradan zaman geçti, Habib-i edib-i Kibriyâ Mekke-i mükerreme'yi teşrif buyurmuşlar ve yine ashab-ı kiram ile Kâ'be-i muazzamayı tavaf ediyorlardı. Mültezim'de dua buyurup, makam-ı İbrahim'de tavaf namazını da edâdan sonra, çevresinde bulunanlara hitap buyurdular:

— Ey benim ashap ve ensârım!.. Bana hanginiz, Kâbe-i muazzamayı yıkmaya teşebbüs eden hakkında ne hüküm verilmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz? diye sordular. Ashaptan ba- Zıları:

— Yâ Resûlallah! Kâbe-i muazzamayı yıkmağa teşebbüs edecek kimse yâ kâfir veya zâlimdir. Bunlardan gayrı hiç kimse, bu kutsal yapıyı yıkamaz, dediler.

iki cihan serveri tekrar sordu:

— Peki, Kâbe-i muazzamayı kim bina etmiştir?

— Evvelâ Hz. Adem aleyhisselâm ve daha sonra da ceddi emcedimiz İbrahim Halilullah ile oğlu İsmail aleyhimüsselâm bina etmişlerdir.

— Ibrahim Halilullah ile oğlu Ismail aleyhimüsselâmın yaptıkları bir binayı yıkmağa teşebbüs eden kimse zâlim veya 'sâfir olur, diyorsunuz. Bara söyler misiniz, insanı bina eden ve aratan kimdir?

— Allah celle celâlühu hazretleridir.

— Evet, doğrudur. Ancak, kulların yaptıkları bir binayı yıkmağa kasdeden zâlim veya kâfir olur da, Allahu azim-üş-şânın yarattığı bir insanı yıkmaya yani öldürmeye teşebbüs eden ne olur? Bunu, hiç düşündünüz mü? Ibrahim ve Îsmail aleyhimüsselâmın yaptıkları binayı yıkmak isteyene kâfir veya zâlim diyen sizler, bilmediği için mescitte def'i hacet eden o â'rabinin neden üzerine yürüdünüz, neden Allahu tâlâ'nın yarattığı o muazzam binayı yıkmağa kasdettiniz? buyurdu. Resûl-ü müctebâ'nın bu beyanlarını duyanlar ağlamağa başladılar.

Görülüyor ki, Seyyid-ül-enâm aleyhi ve âlihi etdal-üt-tahiyyete vesselâm efendimiz hazretleri, hilmiyyeti ile gönüller feteylemişlerdir.

Sensin ancak sırâc-1 nûr-u münir, Zir-ü balâyı eyledin tenvir...

Pirenin elde ovalanıp öldürülmesinin caiz olup olmadığı hakkında müftüden fetvâ isteyen bir müslüman, bakıyorsunuz basit bir menfaat uğrunda gözünü bile kırpmadan bir mü'min kardeşini öldürüyor. Yani, bir beyt-i ilâhî olan o insana, pireye acıdığı kadar acımıyor. Acımak şöyle dursun, sonradan pişman bile olmuyor. Elli kuruşluk bir bardağın kırılmasına üzülen ve yakınan bir diğer müslüman da, nazargâh-ı ilâhî olan mü'min kalbini kırmaktan çekinmiyor, hatta bundan dolayı üzülüp pişman olmuyor, kalbini kırdığı kimseden helâllık dilemiyor.

Çok hazin ve acı da olsa, bir gerçeği açıklamadan geçemeyeceğim. Birer makam-ı Muhammediyye olan kürsülerden, mihrap ve minberlerden halka hitap ederek, irşâd ve ikaz namı altında Resûl-ü zişânın yüce ahlâkına muhalif hareketlerden kaçınmayanlar, sert, haşin, acı ve yıpratıcı beyanlarla halkı dinden soğutup uzaklaştıranlar, bilmeyerek din düşmanlarının kirli ve gizli emellerine âlet olmakta, islâm ve iyman aleyhtarı milletlerin ve cemiyetlerin milyonlarca lira sarfederek elde edemedikleri neticeleri hazırlamakta ve netice itibariyle islâm dâvasına her bakımdan zararlı olmaktadırlar. İslâm, dağıtıcı değil toplayıcıdır. İslâm, ayırıcı değil birleştiricidir. İslâm, yıkıcı de-