Ara
Menü

Sayfalar 466–473

1.838 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 466–473

başlarına gelecek feci âkibeti gösterecek, kendisinden sonra buna cür'et ve cesaret edenlere de mâ'ruz kalacakları azap ve Iztırabı bildirmiş olacaktı. Sahip olduklarını zannettikleri mal ve mülklerinin, tâc ve tahtlarının, ordu ve silâhlarının, kuvvet ve kudretlerinin Fira'un ve benzerlerinden bu azabı def'u ref edemeyeceklerini ilân ve isbat etmiş olacaktı. Bu gibilere, dünya hayatında uğrayacakları belâ ve musibetlerle işi savuşturamayacaklarını ve âhiret hayatında da daha feci ve daha elim azaplara uğrayacaklarını bildirecekti. Zira, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri onlara:

Çıkar feryadınız göklere istidat şeklinde, Olur semadan nâzil bin belâ imdat şeklinde...

dedirtecekti. Ama, ne var ki bu sırrı hiç kimse çözemediği gibi Âsiye ile Fira'un da çözememişti. Buna, kader sırrı denilirdi.

Fira'un, herkesten kuşkulanıyor ve bu yüzden doğan her mâ'sum çocuğu öldürtüyordu. Aklınca, önleyici tedbir aldığını sanıyordu. Oysa, bütün bu tedbirler de takdirden idi ama, o bunu anlamaktan âcizdi. Asiye, kocasının şüphe bataklıklarında düştüğü azap ve ıztırabı seziyordu. Kuşku mikrobu gerçekten onu için için kemiriyordu. Bu sebeple, Nil sularının sürükleyip sarayının bahçesine kadar getirdiği sandığın içinden çıkan yavruyu, eşinin sevmesine ve hattâ evlât edinmek istemesine son derece kızıyor ve mutlâka öldürtmek, vücudunu ortadan kaldırmak istiyordu. Âsiye sultan ise hâlâ ümidini kesmemiş ve yalvarıyordu:

— Bu kadar küçük bir çocuğa, böylesine düşman kesilmenin sebebini bir türlü anlayamıyorum, bu mâ'sum yavrucaktan insana zarar gelir mi? diyordu. Fira'un ise:

— Senin o mâ'sum yavrucak dediğin, kucağıma alır almaz bana tokat vurmak küstahlığında bulundu, deyince eşi hemen cevap verdi:

— Senin koskoca bir hükümdar olduğnu bu kadar küçük

bir çocuk nasıl bilebilir? Emret, bir tabak altun ve bir tabak da ateş getirsinler, bakalım çocuk hangisine el uzatacak? Eğer, ateşe uzanmaz ve altuna saldırırsa, onu dilediğin gibi öldürürsün.

Fira'unun aklı yatmıştı:

— Evet, dedi. Onu şimdi dediğin gibi imtihan edeceğim.

Hizmetkârlarına emretti, bir tabak dolusu altun ve bir tabak içinde de ateş getirdiler ve iki tabağı da çocuğa yaklaştırdılar. Hz. Musa altun tabağına uzanmak üzere iken, Allahu teâlâ Cebra'il aleyhisselâma irade buyurdu ve Musa'nın elini ateş dolu tabağa doğru ittirdi. Musa aleyhisselâm tabaktan bir parça ateş alıp ağzına götürdü ve derhal ağlamağa başladı. Ateş elini yakmamıştı ama, dilini yakmıştı.

Asiye sultan dâvayı kazanmıştı. Muzaffer bir edâ ile:

— Sana demedim mi? dedi. Gözlerinle gördün, ateşi tutınakla kalmadı, üstelik ağzına bile götürdü. Fark ve temyiz edebilecek olsaydı hiç böyle yapar mıydı? Senin hükümdar olduğunu bilseydi, tokat atar mıydı?

Derler ki, Hz. Musa aleyhisselâm, işte o ateşi ağzına aldığından dolayı peltek kalmıştır. Onun, ateşi tuttuğu halde elinin yanmamasına mukabil, ağzının yanmasını ehl-i hakikat şöyle yorumlamışlardır:

Musa aleyhisselâm, o zâlime tokat vurduğu için ateş elini yakmamıştır. Fakat, o zâlimin kucağına gittiği zaman kendisine (Baba.. Baba..) demesi yüzünden dili yanmıştır. Zira, Fira'un kendisini kucağına aldığı zaman Musa aleyhisselâm ona (Baba..

Baba..) diye hitap etmiştir.

Zâlimi tokatlayan el, o zâlimi hak ve hakikate dâvet için konuşurken, onu yaralayan dil aslâ ateşte yanmaz. Bunun aksi olarak, zâlime zerre kadar meyletse, meylettiği uzvu hangisi ise eli, dili veya kalbi ateşler kuşatır. Netekim, Kur'an-ı kerimde de böyle buyurulmuştur:

Ve la terken0 ilelleziyne zalemû fe-temessekümün-nârû ve mâ leküm min dûnillahi min evliya'e sûmme lâ tunsarûn...

Hûd: 113 (Zâlimlere meyletmeyin ki, size cehennem ateşi dokunur.

Sizin, Allahu teâlâ'dan gayrı yardımcınız yoktur. Sonra, ondan da yardım göremezsiniz...)

Evet, zâlime kıl kadar meyledeni mutlâka ateş kuşatacaktır. Hem bu kuşatma dünya hayatında iken başlayacak, zâlime meyledenler önünde sonunda o zâlimin zulmüne uğrayacaktır.

Zâlimin, zulmüne yardım edene, Allahu teâlâ birgün muhakkak o yardım ettiği zâlimi musallât eder. Binaenaleyh, zâlimlere bilerek veya bilmeyerek yardım edenleri, ergeç o zâlimin zulmüne bizzat hazır bulunmaları haberiyle müjdelerim.

Ehl-i irfana sormuşlar:

— Zâlime meyletmek ne demektir?

Şu cevabı almışlar:

— Yaptığı zulümlere razı olmadığı halde, zâlimlerle bir arada bulunmak, onlarla oturup kalkmak, onların yüzlerine bakmak, onlarla konuşup sohbet etmek, zâlimlerle bir adım bile olsa yol almak, zâlime meyletmektir, demişlerdir ki zâlime bu kadarcık meyledeni Kur'an-ı azim-üş-şân cehennem ateşinin kuşatacağını açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır.

Anlatacağım bu kıssa, zâlime meyletmenin ne demek olduğunu izah ve isbata yetecek mahiyettedir:

HIKÂYE Emevi hükümdarlarından birisi, bir Allah dostunu ziyarete gitmişti. Hükümdarın, ma'iyyeti ile birlikte zaviyesine doğru geldiğini gören o veli, hemen içeri girmiş, höcresine kapanmış,

yüzünü örterek yatmıştı. Hükümdarı, zaviyenin kapısında o veli'nin oğlu karşılamış ve babasının rahatsız olduğunu ve kimseyi kabul edemeyeceğini bildirmişti. Hükümdar, bir Hak veli'si tarafından kabul edilmeyişine üzüldü ve:

— Eğer yanılmadıysam, biz karşıdan gelirken zaviyenin kapısında oturuyorlardı, bizi görünce içeri kaçtılar. Acaba, birdenbire hastalandılar mı ki böyle yaptılar? deyince, o Hak veli'si içeriden seslendi:

— Hayır! Hasta filân değilim, dedi. Sizin yüzünüzü görmemek için içeriye kaçtım ve yüzümü de örttüm. Zira, zâlime meyledenleri, nâr-ı cahiym kuşatacaktır. (VE LA TERKENU İLLELLEZİYNE ZALEMÛ..) âyet-i kerimesini hiç okumadınız mı? Zâlimin yüzüne bakmak, cehenneme bakmak gibidir, derler, hiç duymadınız mı?

Hükümdar, bu sözleri duyunca ağlamağa başladı, o zamana kadar yaptığı zulüm ve haksızlıklara pişman oldu, tövbe istiğfar eyledi ve o günden sonra milletini ve memleketini adaletle idare etmeğe başlayarak affı ilâhiyye mazhar oldu.

Suçunu bilip tövbe eden buldu selâmet, Zulmeyleyeni adl ile mizâna çekerler...

Müflis ona derler ki yarın rûz-i cezada, Hak sahipleri hak diye divâna çekerler...

Evet, zâlimin zulmünü yüzüne karşı söylemek, onun zulmünden vazgeçmesine sebep olur. Fakat, şunu da aslâ unutmamalıdır:

Od'ü ila sebiy|| Rabbike bll-hikmeti vel-mev'za't-il haseneti ve câdilhum billetiy hiye ahsen....

En - Nahl: 125

(Ey Habib-i zişânım!.. Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütlerle dâvet et ve onlarla mücadeleni en güzel şekilde yap..)

Yoksa; sert, haşin, kırıcı, incitici, küçük düşürücü sözler sarfederek büsbütün çileden çıkarmamalı, inkâra ve isyana zorlamamalıdır. Gerçi Ehlullah'tan bazıları yerine ve icabına göre acı sözler de söyleyerek halkı iykaz ve irşâd eylemişlerdir ama, biz kendimizi onlarla kıyaslayamayız. Zira, Ehlullah arslan gibi ve halkın gönülleri orman gibidir, derler. Ehlullah'ın fiilleri, sözleri, özleri Hak ile olup, kendilerinden zuhur edenler de haktandır. Bizler, bu hallere bu sırlara vâkıt ve agâh olamadığımız için kime karşı sert ve kime karşı yumuşak davranılması gerektiğini tayin ve takdir edemeyiz. Böyle olunca da, Kur'an-ı azim-üş-şânın hükümlerine aynen ve harfiyyen uymak, elimizden ve dilimizden geliyorsa, güzel ve hikmetli sözlerla, güzel ve tatlı öğütlerle, ibret verici örneklerle halkı hakka dâvet etmek, daha uygun ve maksada muvafik olur.

Bazı insanlar, sert ve acı konuşmalardan, bazıları da tatlı ve yumuşak sözlerden anlarlar. Bunları, bu özelliklerine göre teşhis ve temyiz edebilmek kolay bir iş değildir. Elbette, böyle bir ayırımı kolayca ve rahatlıkla yapabilen bahtiyar kişiler de vardır ama, bu bir ilim, tecrübe ve mümarese ister. Dikkat edilecek olursa, Allahu teâlâ ve takaddes hazretleri, Kur'an-ı keriminde bazı insanları cehennemle, zebanilerle, azap ile, ikap ile korkutmakta ve daha önceleri gelmiş ve geçmiş ümmetlerin kötülüklerden, isyan ve günahlardan vazgeçmedikleri için çok feci ve elim âkibetlere düştüklerini hatırlatmakta ve bu gibi âsilerin ve günahkârların nasıl kahredildiklerini, nasıl helâk olunduklarını, yeryüzünden nasıl silinip gittiklerini beyan buyurmaktadır. Muhlis kullarını ise, cennetle, ni metle, riza ve ridvan ile, huri ve gılman ile, cennet dereceleri ve cemal-i lâ yezali ile tebşir buyurarak Hak ve hakikat yoluna çağırmaktadır.

Bizler de —Inşâ'allah— yakın bir gelecekte nerede EVET ve nerede HAYIR diyeceğimizi öğrenir, kiminle ACI ve kiminle TATLI konuşulacağını anlar, bizzat kendimiz hak yoluna gire-

riz de, ondan sonra başkalarını aynı yola çağırmak bahtiyarlığına ereriz. Bu hale gelinceye kadar, daima tatlı konuşmalı ve bütün din kardeşlerimizi hayırlarla, iyiliklerle tebşir ve tebrik etmeliyiz.

HİKÂYE Abbasi halifelerinden birisiyle nasılsa karşılaşan bir zâhit, aklı sıra hükümdarı doğru yola dâvet etmek maksadiyle, kaşlarını çatıp, parmağını tehditkâr bir ifade ile sallayarak, sert ve ağır cumleler kullanmaga başladı. Emir-el-mü miniyn, bu zata şöyle söyledi:

— Ey Vâ'iz!.. Ne sen Hz. Musa aleyhisselâmdan daha büyük bir dâvetçisin, ne de karşında bulunan ben Fira'undan daha zâlim ve günahkâr bir hükümdarım. Bilmez misin ki, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, Hz. Musa ve Harun aleyhimüsselâmı vazifelendirerek Fira'unu Hakka dâvet için gönderdiği zaman: (Senin ve benim düşmanımız olan Fira'unu tatlı ve yumuşak sözlerle hakka ve hakikate çağırınız. Olur ki, aklı başına gelir de düşünür ve azabımızdan korkar.) buyurmuştur. Sen, Tâ-Hâ sûre-i celilesini hiç okumadın mı? dedi ve âyet-i kerimeyi okudu:

Izheba ila Fir'avne Innehu tega fe-kula lehu kavlen leyyinen le'allehd yetezekker0 ev yahşa...

Ta - Ha: 43 - 44 (Fira'una gldin, zira o kibirlenmesi ve Allah'lık iddiası lle tuğyan ederek cidden haddi aştı. Onunla yumuşak konuşun, kendisine rıfk ile muamele edin, olur ki öğüt alır, düşünür ve azab-ı ilâhimizden korkar.)

Umulur ki, halifenin bu sözleri ve özellikle okuduğu âyet-i celile kendisini asık surat ve çatık kaşla, sert ve acı sözlerle hak

ve hakikate dâvet ettiğini zanneden o zâhidi hak ve hakikate iletmiştir.

Deniz gibi derununda saklayıp güherin, Hüner göstermeğe meyletme, varsa hünerin...

Savaş meydanlarında galip gelen bir çok milletler, fethettikleri ülkelerde yaptıkları haksızlık ve zulümler sonucu mağlûp olmuşlardır. Zâlim, müslüman dahi olsa aslâ pâyidar olmaz. Onun için küfür adl-ü adaletle pâyidar olabilir, demişlerdir. İnsan, kendisine yapılmasından hoşlanmadığı şeyi, başkalarına revâ görmemelidir. Atalarımız: (Iğneyi kendine, çuvaldızı başkalarına batırınız) sözünü, boşuna söylememişlerdir. Vâ'izler, her hallerinde halka örnek olmalıdırlar. Vâ izligin, asıl kimin sıfatı olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Zira, din demek öğüt demektir. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu konudaki tenbih ve irşâtlarını daima hatırlamalıdır. Mümkün olabildiği kadar kolaylaştırmalı, herkesin kolaylıkla ve rahatlıkla anlayabileceği güzel ve hikmetli sözlerle halkı uyarmalı ve aydınlatmalı, dinî konularda zorluklar çıkarmaktan daima kaçınmalıdır. İki cihan serveri: (Allahu azimüş-şânı kullarına sevdiriniz ki, Allahu teâlâ da sizleri sevsin..)

buyurmuşlardır. İlâhî emirleri ve nehiyleri ümmet-i Muhammed'e sevdirmeli, onları rahmet ve mağfiret-i sübhaniyye ile sevindirmelidir. Insanlara, Hak sevgisini, hak peygamber sevgisini, din sevgisini telkin ettirip tattırmalı, her zaman güler yüzlü ve tatlı sözlü olmalı, asık surattan ve çatık kaştan medet ummamalıdır. Aksi halde, herkesi dinden, iymandan, Allah ve peygamber sevgisinden soğutup uzaklaştırmaktan başka olumlu bir sonuç alınamaz. Özellikle, küçük yaştaki çocukları ve erginlik çağına girmiş gençleri, dinden tiksindirmemeli, dinin faydaları ve yararları onlara hakkıyle ve lâyıkıyle ve anlayabilecekleri sade bir dille açıklanmalıdır.

En önemlisi de, hazır bulunanların ve dinleyenlerin istidat ve kabiliyetlerine göre sözü idare etmesini bilmek, onların irfan ve iz'an seviyelerine göre konuşmak, ilgilerini ve dikkat-

lerini çekecek güzel, ibretli ve hikmetli konuları seçmek, konuşurken kimseyi gocundurmamak ve suçlamamak, hiç kimsenin ayıbını yüzüne vurmamak ve onları topluluk önünde küçük düşürmemek, cemaat huzurunda kimseyi imtihan etmeğe kalkışmamak, herhangi bir konuda bilgisizliği anlaşılanı açıkça eleştirmekten kaçınarak hatasını veya yanlış bilgisini kimsenin görüp duyamayacağı tenha bir yerde düzeltmeğe çalışmaktır.

Hemen ilâve edelim ki, halkı uyarıp aydınlatmağa memur zevat, bu görevlerini görürken, içlerinden de cemaatlerinin uyarılmasını ve hidayete erdirilmesini Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinden niyaz etmeli ve mü'min kardeşi lehinde yapacağı duaya meleklerin (AMIN) diyeceklerini de hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Âciz tecrübe ve kanaatimize göre, vâiz bir gece önce evinde oturup hazırladığı dersi, ertesi gün kürsüye çıkarak takrire başlarsa, hiçbir netice alamaz. Bu görevde bulunanlar PSIKOLOG olmalı, Allahu teâlâ'dan tevfik ve inayet dilemeli ve kürsüye çıkınca hazır bulunan cemaatin medenî ve içtimaî seviyesini hemen tayin ve tesbit edivererek, ona göre söze girmeli ve dersini vermelidir. Cemaatine karşı gayet şefkatli ve merhametli olması gerektiğini hatırlatmağa lüzum dahi yoktur. Şurası muhakkaktır ki, halkı dinden nefret ettirenler, yorgunu yokuşa koşarcasına sert, acı, kaba telmihler ve iymâlarla cemaati dağıtıp uzaklaştıranlar, âhirette mutlâka mes'ul olacaklar ve bu hatalarının cezasını elim bir azapla çekeceklerdir.

HÎKÂYE Nureddin-i Sivasi (Kuddise sırruh) hazretlerinin kapısına giden birisi:

— Yâ Şeyh! Sizden bir şey sormak istiyorum. Lûtfen aşağıya inip bu müşkilimi halleder misiniz? dedi ve o şeyh-i muhterem kapıyı açınca, soru sahibi:

— Unuttum!.. diyerek çekilip gitti. Bu hal, tam yedi defa böylece tekerrür etti. Sekizinci defa şeyhin kapısına gelen adam: