Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 459–465
El-yevme nahtimü alam efvahihim ve tükellimûnâ eydiyhim ve teşhedü ercülühüm bima kânu yeksiban…..;
Ya - Sin: 65 (O gün, onların ağızlarını mühürleriz. Kazançları ne ise, bize elleri söyler ve ayakları da tanıklık eder.)
Ibretli göz, bastığı yeri görür, akla karayı ayırdeder, zulmetle nuru farkeder, dostla düşmanı seçer, geçtiği yerlerden kimseyi incitmemek için dikkatle geçer. Her adımını attıkça, bastığı yerin altında yatanlar bulunduğunu ve daha da yatacaklar olduğunu idrak eder. Daha önce gelmiş ve geçmiş olanların âkibetlerini düşünür. Kendisinden daha üstün ve kuvvetli oldukları halde, günün birinde yerlere serilenlerin acıklı hallerini gözleriyle görmüş gibi bilir ve kendisine bu ni'met ve kuvveti kimin bahş ve ihsan buyurduğunu takdir eder. Bu ni'met ve kuvveti kendi malları sayan, kendilerine hak ve gerçek yolu göstermeğe memur edilen peygamberleri yalanlayan, mallarına ve akıllarına, şehvet ve hevâlarına uyan gafillerin, münkirlerin, kâfirlerin nasıl mahvolup gittiklerinin şu'uruna varır.
Evet, onlar mahvolup gitmişlerdir ama, eserleri meydanda durmakta ve o eserler daha sonra gelen gafilleri, hazin hazin feryat ederek, inleyip sızlayarak uyarmaktadır. Görene ve duyana ne mutlu!..
Kara toprakların altında yatanların pişmanlıklarını, feryatlarını, sızlanıp yakınmalarını duyabilenler, bu âlemde gülebilirler mi? Hani, yeryüzünün ilâhı olduğunu iddia eden Nemrûd? Hani, ENE RABBIKÜM-ÜL-Â'LA (Ben, sizin yüce Rabbinizim!) diyen Fira'un? Hani, peygamberân-ı izâmı yalanlayan ve onlara inanmayan gafiller, sapıklar ve cahiller? Nerede dünyaya kan kusturan o zâlimler? Fira'unlar, gelip göçtüler ama,
yaptırdıkları ehramlar, iğrenç hâtıralarını asırlardanberi nesillerden nesillere aktarıyor, on binlerce mâ'sum kanına, dul ve yetim hakkına, fakir ve muhtaç halkın bir lokma ekmeği bahasına yaptırılan o zulüm ve vahşet âbideleri, yalnız üzerlerindeki hiyeroglifleri okuyabilen âlimlere değil, ziyaret edenlere ve re.
simlerini görenlere de bir çok gerçekleri bütün tafsilât ve teferruatı ile açıklıyor. Sanki, kalkıp bir yudum su içmeğe muktedir olacakmış gibi, mumyalarının yanına konulan altun su tasları, dünyada doymayan ve dolmayan karınlarına bir parça yemek ilâve etmek mümkün imiş gibi altun yemek tabakları, dünya süslerine âhirette de devam edebilecekler imişcesine bırakılan bir takım kıymetli ziynet eşyası, onların nasıl bir gaflet ve dalâlet içinde ömür tükettiklerinin âdil bir şâhidi olarak, ziyaretçilerin gözleri önüne seriliyor. Hâşâ sümme hâşâ, Allah'lık iddiasıyla halkı kendilerine taptıranlar, tapmayanları cayır cayır ateşte yaktıranlar, çağlarında insanları inim inim inletenlerin iğrenç leşleri, bugün basiret sahiplerinin dikkat ve ibretlerine sunulmuş bulunuyor.
Ölümle vücudu ortadan kalkıveren, başlangıcı bir katre meni ve sonucu kokuşmağa mahkûm bir leşten ilâh olur mu?
Fakat, neye yarar ki sahip oldukları kuvvet, kudret ve serveti kendilerinin zanneden ve bu bâtıl inançları ile yalnız kendilerini aldatan imansızlar, bugünlerini düşünebilselerdi bu hale düşerler miydi? Hz. Musa aleyhisselâmı bulup öldürebilmek için onbinlerce meme yavrusunu, analarının kucaklarından aldırıp boğduran o sapık, Hak tarafından kendisine hak ve hakikati tebliğ etmek vazifesiyle görevlendirilen, kendi ebedî saadet ve selâmeti için çalışan bir nebiyyi zişânın mû'cizelerinden bile ibret alamamış, saltanat hırsı uğrunda hem dünyasını, hem de âhiretini kendi elleriyle yıkmıştır. Fira'un, Musa aleyhisselâmın mû'cizelerinden olsun uyanabilseydi, onun elindeki âsanın başta kendisi olmak üzere bütün ordusunu helâk edeceğini belki de farkederdi. Fakat, hayır!.. Onda, hakkı ve hakikati görebilecek bir göz, gerçekleri kabul edebilecek bir öz yoktu. Mülk ve saltanatına öylesine mağrur, elindeki ni'met ve kuvvete öylesine mecbûr idi ki, kâhinlerin verdikleri habere inanarak Musa aley-
hisselâmı ortadan kaldırmak için on binlerce cinayete karar verdiği halde, Musa aleyhisselâma ve onun vasıtasiyle dâvet olunduğu Hakka, inanamamış ve iyman edememişti.
Lt zay ütsaiü Ve iz enceynâküm min al-i Fir'avne yesümüneküm s0'el-azab yukattilune ebnâ,eküm ve yastahyûne nisa'eküm ve fi zâliküm bela'ün min Rabbiküm aziym....
El - A'raf: 141 (Hani, sizi Fira'un oğullarından kurtarmıştık ki, onlar size işkencenin en kötüsünü yapıyorlardı. Erkek çocuklarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı hizmetlerinde kullanmak için dirl bırakıyorlardı. Bunda, size Rabbiniz celle şâneden bir mihnet ve belâ vardı.)
Evet, Fira'un denilen zâlim, Allahu teâlâ ve Resûlüne inanmamış, ne idüğü belirsiz kâhinlere bağlanmıştı ama, aldığı bütün tedbirler ilâhî takdiri değiştirememiş, hattâ kâhinlerin bildidiklerinin de, aldığı tedbirlerin de takdir-i ilâhi olduğunu farkedememişti. Kâhinler, cinlerden ve şeytanlardan aldıkları haberi Fira'una ulaştırmışlardı:
— Beni - Israil'den bir çocuk dünyaya gelecek ve bu çocuk senin mülk ve saltanatına son verecektir. Bu çocuk, ana rahmine hafta içinde şu gece düşecektir. Gerekli tedbirleri almanızı tavsiye ederiz, demişlerdi.
Fira'un, nefsini ve saltanatını koruyabilmek için aklınca bazı çareler düşündü. Asıl maksadını ve tedbirini halktan gizlemek için, kâhinlerin ana rahmine düşeceğini haber verdikleri gece için büyük bir eğlence tertipledi. Tellâllar vasıtasiyle hal-
ka duyurarak, Israil oğullarının kadınlarını bir tarafa ve erkeklerini onlardan çok uzak başka bir tarafa toplattırdı. Böylece, bir arava gelmelerini önleyebileceğini sanıyordu. Hz. Musa aleyhisselâmın annesi de Israil oğullarındandı ve tabiatiyle kadınların bulunduğu tarafta oturuyordu. Ancak, bu eğlencelerden hoşlanmamıştı. Böyle bir eğlencede bulunmaktan ise, evinde kocasıyla başbaşa kalmayı tercih ederdi. Fakat, Fira'unun emri gereğince o da herkes gibi bu eğlencelere zoraki katılmıştı. Kocası Imrân Fira'unun sarayında görevliydi. O muhterem kadın, bir ân önce kocasına kavuşmak arzu ve iştiyakı ile eğlence yerinden ayrıldı ve mümkün olduğu kadar gizlenip kendisini göstermemeğe çalışarak sarayın yolunu tuttu.
Oysa, onu saraya doğru sürükleyen bir kuvvet vardı. Saklanması ve gizlenmeğe çalışması boşunaydı. Onu belki görenler olmuştu, ama hiç kimse tanıyamamıştı. Zira, kader Hz. Musa aleyhisselâmın annesini almış ve kendisine bakanların gözlerine sanki perde indirmişti. Evet, böyledir, kaza ve kader gelip çatınca gören gözler göremezler, bilinen ilimler bilinemez, işiten kulaklar duyamaz. O mübarek hatunun da, kocasına kavuşmaktan başka hiçbir isteği yoktu, hattâ bu uğurda ölmekten bile korkmuyordu. Burada, ölümden söz edişimize şaşmayınız. Fira'unun emirlerine karşı çıkmanın tek cezası vardı:
ÖLUM... Ne var ki, bundan da korkmuyordu...
Hz. Musa aleyhisselâmın babası, Fira'unun özel hizmetine bakardı ve o gece için sarayda nöbetçi idi. Fira'unun yatak odasının kapısında nöbet beklerken, sevgili karısının koşarak kendisine doğru geldiğini gördü ve koşup onu karşıladı. Kadın, kocasına karşı ne kadar istekli ise, kocası da onu bu gece daha güzel ve daha zarif bulmuştu. (Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz..) diye bir tekerleme vardır, tıpkı onun gibi olmayacak gibi görünen şeyler oldu ve Hz. Musa aleyhisselâm, Fira'unun bütün hazırlık ve tedbirlerine rağmen işte o gece ana rahmine düştü.
Kâhinler, kaderin önüne geçilemediğini ve Fira'unun helâkine sebep olacak çocuğun hem de o gece ana rahmine düş-
tüğünü, yine cinler ve şeytanlar vasıtasiyle tesbit ettiler ama elden ne gelirdi ki? Evet, Hz. Musa aleyhisselâmın yıldızı, gökyüzünde parlamağa başlamıştı. O gece hayli endişeli ve ruhan tedirgin olan Fira'un, kâhinlerin feryat ve figanları üzerine gürültünün sebebini sordu, Imrân emri gereğince halkın eğlendiğini ve bu gürültülerin oradan geldiğini söyledi. Fira'un, korktuğuna uğramış, Israil oğullarının kadınlarını bir tarafa, erkeklerini başka bir tarafa ayırarak önlemeğe çalıştığı birleşme, kendi yatak odasının önünde vukubulmuş ve can düşmanı bildiği Musa aleyhisselâm ana rahmine düşmüştü.
Bir süre sonra kâhinler huzura gelerek durumu kendisine bildirdiler:
— Maalesef, tedbir takdire karşı gelemedi ve olanlar oldu, dediler.
Fira'un, çabuk yılan bir insan değildi. Yeni tedbirler düşünmeğe ve aklınca takdiri bozmağa kalktı ve gözünü kırpmadan emri verdi:
— Bugünden itibaren, doğacak bütün erkek çocuklar katledilsin!..
Israil oğullarının oturdukları mahalle ve sokaklara baskınlar yapılıyor, zorla evlere giriliyor ve yeni doğan erkek çocukları analarının kucaklarından alınarak öldürülüyordu. Tarihlerin rivayetlerine göre, bir kaç yılda dokuz yüz binden fazla erkek çocuk katledildi.
Bu yetişmiyormuş gibi, Israil oğulları arasında kolera hastalığı başladı ve bu salgın da büyük telefata yol açtı. Ülkenin ileri gelenleri, Fira'una müracaat ederek:
— Emriniz gereğince, doğan erkek çocuklar öldürülüyor.
Salgın hastalık da yetişkin erkekleri kırıp geçiriyor. Böyle giderse bir kaç yıl sonra Israil oğullarından ağır işlerde kullanacak kimse bulamayacağız, dediler. Fira'un, bir yıl erkek çocuklarının öldürülmesini, ertesi yıl doğacak çocukların sağ bırakılmalarını emretti ve sözüm ona böylece denge kurulmuş olacakt1.
Bu arada da Hz. Musa aleyhisselâm dünyaya gelmişti. Hz.
Musa, KESİM yılı denilen, doğacak erkeklerin öldürülme sırası olan sene ve kardeşi Harun ise, bağışlanma sırası olan AVUN yılında doğmuşlardır. Bu sebeple, evlâdının erkek olduğunu gören muhterem annesi, onun âkibetinden kaygulanmış ve içinden gelen bir hisle ciğerpâre yavrusunu bir sandığa yerleştirerek Nil nehrine salıvermişti. Sandığın nereye gittiğini veya sürüklendiğini izlemek üzere de, kızına takip ettirmişti Sandık, li-hikmetin Fira'unun sarayına doğru gitmiş ve o sırada eşi Asiye ile sarayının bahçesinde gezinen ve suda oynaşarak efendilerinin gönüllerini eğlendiren birbirinden güzel cariyelerini seyreden Fira'un tarafından görülmüştü. Sandığın derhal Nil'den çıkarılarak huzuruna getirilmesini emretmiş ve açılan sandıktan nur yüzlü bir çocuğun çıktığını görerek hepsi hayretler içinde kalmışlardı. Çocuk, baş parmağını emiyor ve kendisini büyük bir ilgi ve sevgiyle seyredenleri etkilemek istercesine hepsinin ayrı ayrı yüzlerine bakıyordu. Asiye sultanın bu çocuğa kanı kaynamış ve bir ânda tekmil vücudunu annelere mahsus şefkat ve rikkat kaplamıştı. Sanki, yıllardır aradığı halde bir türlü elde edemediği bir emeline nail olmuş gibi sevinç ve heyecan içinde idi. Cariyelere, yavruyu kendisine vermelerini emretmiş ve onu sevgi ile koklayarak bağrına basmıştı. Başuçlarında, tüyleri diken diken olmuş, gözleri fal taşı gibi açılmış, içindeki zulmün ve gaddârlığın, korkunç ve iğrenç yüzüne akseden belirtileriyle yüz hatları gerilmiş ve kaşları çatılmış olan Fira'un, eşinin bu çocuğa bu derece ilgi ve sevgi göstermesine sinirlenmiş ve mini mini yavruyu hışımla onun kucağından çekip almıştı. Işte, bu sırada hiç beklenmedik ve umulmadık bir şey olmuş ve o küçücük çocuk Fira'unun yüzüne bir tokat vurmuş ve bu tokatın acısı o zâlim adamın içine oturmuş ve onu âdeta kudurtmuştu:
— Işte, aradığım çocuk budur. Benim mülküme ve saltanatıma son vereceği kâhinler tarafından haber verilen çocuk, bundan başkası olamaz, diye haykırıyor ve derhal öldürülmesini emrediyordu. Asiye sultan, araya girdi ve kocasını yalvarıp yakararak uyardı:
Ve kalet'imre'etu Fir'avne kurretü aynin li ve lek lâ taktul0hu asâ en yenfa'anâ ev nettehizehu veleden ve hüm lâ yes'urun...
El - Kasas: 9 (Fira'unun eşi Asiye binti Müzahim kocasına: «Bu çocuk, bana ve sana göz aydınlığı olsun, onu öldürmeyin.. Olur ki, bize faydalı olur veya evlât ediniriz» dedi. Oysa, işin farkında değillerdi.)
Evet, Asiye sultan o zâlime yalvarıyordu:
— Bu yavrucağı ben çok sevdim, o senin ve benim gözümüz nuru olabilir, gel bu mâ'sumu öldürtme!.. Olabilir ki, ileride bize çok yararlı ve hayırlı olacaktır, ben buna inanıyorum, vüzündeki nur ve mâ'sumiyet de bunu gösteriyor. Onu, kendimize evlât edinelim, diyordu.
Fakat, zâlim Fira'un da bildiğinden şaşmıyordu:
— Olmaz! diyordu. Ben de bu çocuğun benim mülk ve saltanatıma son vereceği haber verilen çocuk olduğuna inanıyorum.
Sanki, Hz. Musa aleyhisselâm güneşti ve Fira'un da yarasa gibi onun işığından ürküyordu. Buna mukabil Âsiye sultan da, güneşe hasret kalmışçasına, onu kaybetmeğe razı olamıyordu. Gerçekten zulmette kalmışlardı ve böylesine bir güneşe ve nura her ikisinin de ihtiyaçları vardı. Karı - koca aralarında bu mes'eleyi münakaşa ve münazara ederlerken, kader çizgisinden ve istikbalde olacaklardan haberleri yoktu. Evet, Asiye sultanin ilgi ve sevgisi elbette boşuna değildi. Hz. Musa aleyhisselâm, onun şehadetine ve dolayısiyle ebedî saadet ve selâmetine subep olacağı gibi, Fira'unun da zulmüne son verecek, ona fâni dünya mülk ve saltanatına mağrur olarak (ENE RABBİKÜM- ÜL-A'LA — Ben sizin yüce Rabbinizim..) demeğe yeltenenlerin Envâr-ül-Kul0b. cilt: 2 — F: 30