Ara
Menü

Sayfalar 451–458

1.748 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 451–458

ENVÂR-ÜL-KULÜB (Kalblerin Nurları)

DERS: 18 MÜNDERECAT:

En'âm sûre-i celilesinin 6. âyet-i kerimesinin tefsiri - Daha önce gelmiş geçmiş kavimlerin ve milletlerin neden helâk edildikleri - Helâk edilen kavimlerden artakalan harabelerden alınacak ibretler - Fira'un ve Hz. Musa aleyhisselâmın kıssası - Vâ'izlere ve halkı irşâd görevi yüklenenlere nâçiz tavsiyeler - İslâmda tevhidin kıymet, ehemmiyet ve tazileti - Tevhidin tefrikaya dönmesi, milli birlik ve beraberliğin bozulması ne demektir? - Resûl-ü zişânın talim buyurdukları bir dua - Yeryüzünde gezip dolaşmanın önemi - Balkanlarda yapılan bir geziden intibalar - Sen-ben kavga ve çekişmelerinin bu millete nelere mal olduğu - Din ve millet düşmanlarının sinsi faaliyetleri karşısında her Türk'ün uyanık bulunmasının gerekli olduğu - Dil, din, gelenek ve göreneklerin korunup kollanmasının faydaları - Hristiyan devletlerin mukaddes ittifakları günümüzde nasıl yürütülmektedir - Balkanlarda altıyüz bin müslümanın hayatına mal olan korkunç katl-i-âm ve cinayetler - Daha once helâk edilen kavimlerin âkibetlerinden ibret alamayanların, kendilerinden sonra geleceklere ibret olacakları - Ad ve Semud kavimleri neden ve nasıl helâk edilmişlerdi - Fira'unun, Israil oğullarına yaptığı zulüm ve vahşetler - Israil oğulları, peygamberlerini yalanlayıp katlettikleri için bu azaba müstehak olmuşlardı - Fira'unun gerçek kimliği ve kısa hayat hikâyesi - Cemiyette fitne ve fesadın doğuracağı maddî ve mâ'nevi zararlar - Insanları, dünya hayatında belâya ve âhiret hayatında acı bir cezaya sevkeden onbeş çirkin haslet nelerdir? - Zenginlik, mal ve para toplamakla değil, kanaat iledir - Eşlerine itaat ve analarına muhalefet eden, ahbaplarına ikram ve ihsanda bulundukları halde babalarını mahrum bırakan evlâtların âkibetleri - Hürriyet ve istiklâlimizi korumak için mâ'neviyyât ve mukaddesata bağlanmamız, milli birlik ve beraberlik içinde bulunmamız gerektiğine dair ibret verici örnekler - Dua...

Sallû alâ seyyidinâ Muhammed...

Sallû alâ şefi-i zünubinâ Muhammed...

Sallû alâ envâr-i kulûbinâ Muhammed...

El-evvelü Allah.. El-âhirü Allah…. El-bâtınü Allah... Ezzâhirü Allah... Hayrihi ve şerrihi min'Allah... Men kâne fi kalbihi Allah... Fe-mû'inuhu ve nâsıruhu fid-dâreyni Allah Rabbişrahli sadri ve yessirli emri vahlûl ukdeten min lisani yefkahu kavli ve ufevvidû emri ilâllah vallâhu basiyrün bilibâd...

.4..

ÛZE;y≤ E'Ozü billahi min-eş-seytan-Ir-raclym Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahlym Elem yerev kam ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhüm fil-ardi mâ lem nümekkin leküm ve ersel-nes-semâ'e aleyhim midrâren ve ce'al-nel-enhâre tecrly min tahtihim fe-ehleknâhüm bi-zunübihim ve enşe'nâ min bâ'dihim karnen aharlyn...

EI-En'âm: 6 (Onlar, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizl görmediler mi? Ki, biz onlara yeryüzünde size vermediğımiz kuvvet, servet ve bütün imkânları verdik. Ve üzerlerine ihtiyaç duydukları zaman bol bol yağmur indirdik. Evlerinin ve bahçelerinin altından ırmaklar akıttık. Refah ve saadet içinde bulundukları halde, günahları, şükretmemeleri ve küfrân-ı ni'met etmeleri yüzünden onları helâk ettik ve yerlerine başka nesiller yarattık.)

Muhterem ihvân-ı din-i mübiyn!..

Yerlerin ve göklerin, yerlerle gökler arasında bilinen ve bilinmeyen âlemlerin müstakillen mâliki, Rabbi, Mürebbi'si, Mâ'budu, Maksudu, Mahbubu ve Rezzâk'ı olan, bizleri analarımı-

zın rahminde kudret fırçası ile insan şekline koyan, âdemoğullarını bütün yarattıklarından üstün ve mükerrem kılan, zât-l ahadiyyetine kul ve Habib-i edibine ümmet olabilmek şeref ve bahtiyarlığına mazhar buyuran, mü min kullarına ebedî âlemde riza, cennet ve cemâlini vâ'deyleyen Allahu azim-üş-şân; ahkâmı daima genç ve dinç kalacak olan ve zât-ı ülûhiyyetinden korkanlara hidayet yollarını gösteren, kalplere safa, ruhlara cilâ ve mü'minlere şifa bahşeden, kâfirlere ise hüsran ve hicranlarını hatırlatan düstur-ü mükerremimiz ve kitab-ı ekremimiz Kur'an-ı azim-ül-bürhanda El-En'am sûre-i celilesinin 6.

âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

ELEM YEREV KEM EHLEKNÂ MİN KABLİHİM MÎN KARNİN: Ey Habib-i zişân ve ey Peygamber-i âli-şân!.. Onlar, kendilerine muvakkaten ve emaneten bahş ve ihsan buyurduğumuz kuvvet ve kudretlerine, fâni olan mal ve servetlerine mağrur olarak sana iyman etmeyen, hasedlerinden dolayı senin risalet ve nübüvvetini tasdik eylemeyen, senin kendilerine tebliğ ettiğin ilâhî emirlerimizi ve hükümlerimizi dinlemeyen, baktıkları halde görmeyen, işittikleri halde duymayan, duydukları halde anlamayan ve anladıkları halde anlamamazlıktan gelen gafiller acaba görmediler mi? Atalarından ve dedelerinden duyup öğrenmediler mi? Sık sık gidip geldikleri Mısır'da, Suriye' de, Yemen'de, Irak ve Iran'da ve dünyanın diğer ülkelerinde, kendilerinden önce gelip geçen ve Zât-1 ahadiyyetimizi ve gönderdiğimiz peygamberleri inkâr eden kavimleri ve milletleri nasıl kahrettiğimizi, nasıl helâk eylediğimizi görmediler mi, faretmediler mi, onların âkibetlerini duyup öğrenmediler mi? Oysa, helâk ettiğimiz bu kavimler ve milletler, kendilerinden daha zengin, daha kudretli ve daha kuvvetli idiler. Gönderdiğimiz peygamberleri tanımamaları, onların nübüvvetlerini inkâr etmeleri ve yalanlamaları ve dolayısiyle zât-ı ülûhiyyetimize de iyman etmeyerek isyana yeltenmeleri yüzünden mahv-u perişan oldular. Kaldı ki, onlar sana iyman etmeyen Mekke kavminden daha üstün medeniyyetler kurmuşlar, daha geniş imkânlara kavuşmuşlar, kuvvet ve kudret, refah ve saadet bakımından daha ileri bir hayat seviyesine ulaşmışlardı.

MEKKENNÂHÜM FİL-ARDİ MÂ LEM NÜMEKKİN: Biz, onlara senin Hak peygamber olduğunu red ve inkâr eden Mekke kavmine vermediğimiz bir çok imkânlar, ni'met ve servet bahş ve ihsan eylemiştik. Yerleştikleri ülkeler de iklim ve tabiat bakımından daha elverişli ve verimliydi Bunun için onlar daha zengin, daha kudretli ve kuvvetli idiler.

LEKÜM VE ERSEL-NES-SEMÂ'E ALEYHİM MIDRÂREN:

Evet, o kavimleri ve milletleri iskân ettiğimiz topraklar daha verimli ve bereketli olduğu gibi, ihtiyaçları olduğu zamanlarda da bağ, bahçe ve bostanlarını, tarlalarını sulamaları için semâdan bol ve bereketli yağmurlar da indirdik.

VE CE'AL-NEL-ENHÂRE TECRİY MİN TAHTİHİM: Evlerinin ve bahçelerinin altından da ırmaklar akıtarak, daha fazla mahsul almaları için topraklarını bereketli kılmış ve onları ni'metlerimize garketmiş idik.

Ey Habib-i edibimin risalet ve nübüvvetini inkâr eden münkirler!.. Bütün bu ni'met, bereket ve servete rağmen nankörlük ederek gönderdiğimiz peygamberleri yalanlayan o gelmiş geçmiş kavimlerin âkibetlerinden ibret almıyor musunuz?

Bize iyman ve gönderdiğimiz peygamberleri tasdik etmeyenlerin başlarına gelenlerin, birgün sizlerin de başınıza geleceğini düşünemiyor musunuz? Neyinize güveniyorsunuz?

FE EHLEKNÂHÜM Bİ-ZUNUBİHİM: İsyanları ve iymansızlıkları ve işledikleri korkunç ve iğrenç günahlar, onları helâke sürükledi. Isyanlarında ve günahlarında ısrar eden o kavim ve milletleri, sonunda tamamiyle helak ettik.

VE ENŞE'NÂ MIN BÂ'DİHİM KARNEN AHARIYN: Evet, onları tamamiyle mahv ve helâk ettikten sonra, yerlerine başka nesiller, başka kavimler ve milletler vücuda getirdik. Neden gerçekleri görüp anlayamıyorsunuz? Neden inkârınızda ısrar ediyorsunuz? Sizden önce gelip geçen ve her bakımdan sizden kuvvet ve kudretli olan kavimleri ve milletleri helâk eden biz

azim-üş-şân, kuvvet ve kudret yönünden daha zayıf, nüfus bakımından daha az ve küçük olan sizleri, bütün imansızları, bütün inkârcıları helâk edemez miyiz sanıyorsunuz? Sizler de biliyorsunuz ki, buna gücümüz yeter ve kudret-i ilâhiyyemiz sizden öncekileri olduğu gibi sizleri de helâk etmeğe kâfidir.

Eğer, Habib-i edibime karşı inkârınız devam ve iymansızlıkta ısrar edecek olursanız, sizden öncekileri olduğu gibi sizleri de kahr-u tedmir eylerim.

Hey yârenler bu dünyanın sonu viran olur birgün, Buna mağrur olanların, çoğu pişman olur birgün..

Ey rizayı ilâhiyye'ye talip, cennete ragıp ve cemal-i lâ-yezâle âşık olanlar:

Hiç düşündünüz mü? Insan ile hayvan arasındaki fark nedir? Acaba, bir insanda bulunan uzuvlar ve hassaları hayvanlarda da var mıdır?

Insanda vücut olduğu gibi, hayvanda da vardır. Insanda göz, kulak, el, ayak, dil, diş, tırnak, et, deri, kan ve kemik gibi uzuvlarla, düşünme, görme, duyma, tad alma, soğuk veya sıcağı ayırma gibi hisler ve hassalar, hayvanlarda da vardır. Insanlarda bir beyin bulunduğu gibi, hayvanlarda da birer beyin bulunmaktadır. Bizim konuşmamız varsa, hayvanların da kendilerine mahsus lisanları vardır. Insanlar, cemiyet halinde yaşadıkları gibi, bir çok hayvanlar da bir arada ve cemiyet halinde yaşarlar. Buna örnek olarak karıncaları, arıları, kırlangıçları, leylekleri ve daha sayamayacağımız kadar çok hayvanları gösterebiliriz. Ustelik, cemiyet halinde yaşayan bu hayvanların da birer liderleri (Beyleri veya kraliçeleri) hâkimleri, doktorları, revir ve hastahaneleri de bulunduğu ilmî bir gerçektir. Özel.

likle, arıların ve karıncaların toplumsal yaşantıları, bir çok ilim adamlarına aylar ve yıllar süren inceleme ve araştırma konusu olmuştur.

Fakat, aralarında bazı istisnâlar bulunmakla beraber, hay-

vanların gözlerinde ibret alma hassası yoktur. İstisnâları vardır demiştik, meselâ hemcinsinin tuzağa yakalandığını gören bir kuş, o tuzak etrafina serpilen yem taneciklerine aslâ yaklaşmaz. Buna, daha bir çok misaller verebiliriz. Bir kıyaslama yapacak olursak, aynı tuzağın insanoğlu için kurulmuş olduğunu gözönüne getirelim. Insan, kendi aklına güvenir ve tuzağa düşen gibi kendisinin yakalanmayacağını sanır ve bu güvenci sonunda mutlâka aynı tuzağa düşerek helâk olur. Oysa, insanoğlundan beklenen, başkalarının mâ'ruz kaldıkları musibetlerden ibret alması, daha doğrusu alabilmesidir. Böyle olduğu içindir ki, insanoğlu başkalarından ekseriya ibret alamaz ve bir çok defa görüldüğü gibi, kendisi başkalarına ibret olur. Oysa, ibretsiz göz üzerinde bulunduğu başın düşmanıdır. Öğüt kabul etmeyen kulaklar da, sahibinin en büyük hasmıdır. Zikir ve tevhid etmeyen, Hak kelâmı söylemeyen, Hakkı ve Hâlık'ı üzen ve inciten dil, sahibini dünya hayatında belâlara, sıkıntılara ve musibetlere soktuğu gibi âhiret hayatında da azaba ve ıkaba düçar eder. İymansız bir kalp, muhabbetsiz bir gönül, basit ve alelâde bir et parçasından başka nedir? Hayır ve hasenâta alıştırılmamış, yararlı işler gördürülmemiş bir el, dünya ve âhirette sahibinin başını yumruklamaktan, Allah yoluna yürümeyen, rizayı ilâhiyye varamayan bir ayak da boşuna yorgunluktan gayrı neye yarar?

Insan olduğunu ve insan gibi yaşamak istediğini iddia edenlerin gözleri ibret ve havâ ile süslenmiş, başları akıl ve fikirle bezenmiş olmalıdır. Böyle olanların, vani suretleri kadar sivretleri de insan olanların kulakları da öğüt alır, dilleri âlemlerin Rabbini zikretmekten Hakkı ve doğruyu söylemekten tad alır, ayakları Allah yolunda, hayır yolunda, riza yolunda yol alır. Onların gönülleri Hakkın beyti olmuştur, kalpleri aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile dolmuştur. Allahu tâlâ'nın sevmediği ve Resûl-ü müctebâ'nın daima kınadığı ve yerdiği u'cub, kibir, hased, gazap, kin, şehvet, mal ve makam sevgisi ve saire gibi korkunç ve tehlikeli illetler, böyle bir kalbe aslâ yerleşemezler. Onlar, ilâhî hükümlerle aşılanmışlar ve sünnet-i seniyye ile bu gibi hastalıklara karşı bağışıklık (Mu-

afiyyet) kazanmışlardır. Içleri ve dışları, özleri ve sözleri haşyetullah ile titrediğinden, bütün mahlûkata karşı şefkatli, merhametli olurlar. Ellerinden ve dillerinden hiç kimseye zarar erişmez. Bil'akis, ellerinden geldiği ve güçlerinin yettiği kadar herkese faydalı ve yararlı olmağa çalışırlar. Zira, bu kutlu ve mutlu kişiler, Kur'an-ı aziymi kendilerine imam ve rehber, Usve't-ül-hasene olan Habib-i edib-i Kibriyâ'nın sünnet-i seniyyelerini önder ve siyret-i Nebeviyyelerini peyrev edinmişlerdir.

Onun için, her nefeste Hak rizasını arar ve gözetirler, her hallerini velilere, sadıklara, âşıklara benzetirler ve neticede ârifler zümresine girerler, muradlarına ererler, maksut ve matlûplarını bulurlar.

Bilindiği gibi, ârifler Hak'la görür, Hak'la işitir ve Hak'la söylerler. Onların kalpleri Beytullah ve kendileri Abdullah'tır.

Zâtları aziz ve sıfatları afif, nezih ve temiz olur. Oyle bir ibretle bakarlar ki, baş gözü ile baktıklarını kalp gözü ile görürler.

Evet, basar ile bakarlar ve basiretle görürler, eşyanın hakikatlerine ârif ve agâh olurlar. Böyle bir kemal ile ârif olanlar özüne de ârif olur. Özüne ârif olan, sözüne de ârif olur. Özüne ve sözüne ârif olanlar da elbet Hak cemalini görür. İş, bakmakta değil, görmektedir. Görmekte de değil, tadmaktadır. Tatmakta da değil, olmaktadır.

Cahiller helâk oldu, âlimler kurtuldu..

Âlimler de helâk oldu, âmiller kurtuldu..

Âmiller de helâk oldu, muhlisler kurtuldu..

Ibret almayan gözlere toprak doldu. Öğüt kabul etmeyen, Hak kelâmı dinlemeyen kulak, kurşun akıtılarak helâk oldu.

Zikretmeyen ve Hak söz söylemeyen diller, kurak oldu. Iymansız gönüller şeytanlarla doldu. Şefkat ve muhabbeti olmayan kalpler, hased ateşiyle yanıp kül oldu. Hayır ve hasenâtı bulunmayan eller ve Hakka yürümeyen ayaklar sahiplerinden dâvacı oldu, âkibet bu gibiler için çok acı oldu, gün geldi eller ve ayaklar konuşturuldu da sahiplerini mahkûm ettirdiler:

Sayfalar 451–458 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org