Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 442–449
hizmeti kabul etmezdi. Kazancını da okuttuğu talebelerine harcardı. Dedik ya, o çağlarda bütün âlimler ve şeyhler bir iş tutarlar ve kimseye yük olmazlardı.
Magrib diyarında balıkçılık yapan zat-ı şerif de bunlardan birisiydi. Avladığı balıkların bir kısmını yoksullara dağıtır ve kalanı ile de ailesini geçindirirdi. O devirlerde Ispanya bir islâm ülkesiydi. Bizim balıkçı şeyhin de dervişlerinden birisi Ispanya'ya gitmeğe karar verir ve efendisinden ruhsat ister.
Sözü edilmişken hatırlatmadan geçemeyeceğim: Her müslüman, mutlâka fırsat bulup Ispanya ve Endülüs tarihini okumalıdır. Benlik dâvasına düşen ve sen-ben çekişmeleriyle birbirleriyle uğraşan milletlerin başlarına neler geldiğini öğrenmelidir. Bu kıt ve kısır çekişme ve didişmeler, islâm devetlerine ve milletlerine çok büyük zararlar vermişlerdir. Kitab-ı kerimimiz açıkça birbirinizle çekişmeyiniz, kavga etmeyiniz, zayıflaşırsınız, korkaklaşırsınız, nusret ve devletiniz elden gider buyuruyor. Tarihten ibret alamayan ve iç çekişmelerle birbirlerine düşen milletler inkıraza, dağılıp parçalanmağa mahkûmdur. Sen -ben kavgalarından vazgeçmeli, birlik ve beraberlik içinde dinimizi, devletimizi ve milletimizi korumalı, millî ve mâ'nevî varlıklarımızı savunma uğrunda birleşmeliyiz. Kuvvet tevhiddedir, birlik ve beraberliktedir. Son yüz yıllık tarihimiz, bu iç çekişmelerin bize neler kaybettirdiğini açıkça göstermektedir. Aklımızı başımıza alalım, geçmişten ibret ve örnek alalım, son pişmanlık fayda etmez, bir çok misalini gördük, din ve millet düşmanları kimsenin gözünün yaşına bakmaz, derlenip toparlanalım, hak yolunda, tevhid yolunda toplanalım.
Şeyhi, o dervişe İspanya'ya gitmesi için izin verir ve kendisine:
— Ispanya'nın...... şehrine varırsan, orada bizim bir din ve yol kardeşimiz vardır, adı şeyh Abdullah'tır, duası reddolunmayan bir hak velisi ve mürşid-i kâmildir. Kendisini ziyaret et, selâm ve hürmetlerimi ilet, duasını niyaz ettiğimi de söyleyiver, der.
Derviş, Ispanya'ya gider ve yolu o şehre düşer, şeyhinin emrini yerine getirmek üzere o mübarek zatı araştırır, kendisi-
ne saray misali bir konak gösterirler ve orada oturduğunu söylerler. Konağa gider ki ne görsün!.. Bir hükümdar sarayı kadar muhteşem.. Ne ise, hazret-i şeyhi görmek istediğini söyler, hizmetçiler:
— Siz içeri buyurun ve istirahat edin, kendileri şimdi hükümdarla görüşmek üzere saraya gitti, neredeyse gelir, derler ve kendisine ikramda bulunurlar.
Hazretin bu debdebe ve saltanatını, kendi şeyhinin fakir ve mütevazi yaşayışı ile mukayese eden derviş, bir mürşid-i kâmilin böylesine bir servet ve ihtişama nasıl sahip olabildiğine şaşar, kalır ve muammayı çözemez. Bir süre sonra, cins bir arap atının üzerinde, pırıl pırıl giyinmiş, atının özengileri altundan, murassâ eğer takımları velhasıl her haliyle vekar ve ihtişam içinde ve hükümdarlara mahsus bir debdebe ile şeyh konağına döner. Fakir derviş, bir aralık kendisine hiç görünmeden ve görüşmeden çekip gitmeyi bile düşünür ama, sonra bu zatı kendi hesabına değil, şeyhinin emrini yerine getirmek üzere ziyaret ettiğini hatırlayarak bu fikrinden cayar ve Şeyh fazla bekletıneden ziyaretçisini huzuruna kabul eder.
Bizim fakir derviş, orada daha büyük bir sürprizle karşılaşır. Şeyhin etrafında gayet süslü elbiseler giyinmiş hizmetçiler elpençe divan durmaktadırlar. Ziyaretçilerini kabul ettiği yer de, hükümdarların elçileri kabul ettiği salonlar kadar müzeyyen ve muhteşemdir, yerlerde gayet kıymetli halılar, pencerelerde ipekli ve sırmalı perdeler, yumuşacık sedirler, bir hal ki görülmeğe değer..
Şeyh hazretleri, dervişe iltifat eder, halini, hatırını ve ziyareti sebebini sorar. Derviş maksadını anlatır:
— Efendim fakiriniz Magrib diyarından geliyorum. Orada sizin hak kardeşiniz ve aşk yoldaşınız olan Şeyh Abdülvehhâb efendi zât-i ârifanelerine selâm ve tâ'zimlerini arza ve duanızı niyaza beni memur eyledi. Mübarek yüzünüzü görmek, ayaklarınıza yüz sürmek ve şeyhimin emirlerini yerine getirmek üzere huzurunuzda bulunuyorum, der.
— Demek kardeşimiz Şeyh Abdülvehhâb'tan geliyorsunuz, şu halde dönüşünüzde kendisine bil-mukabele selâmlarımı ileti-
niz ve lûtfen sorunuz. Bu dünya ile daha ne kadar meşgul olacak? Hâlâ, dünyaya teveccüh ve rağbetini kesmeyecek mi?
meşgale arasında Allahu teâlâ'ya vakit bulup muhabbet edebilir mi? Kendisinden rica ediyorum, artık dünya'ya olan meylini kessin, dünya ikbaline teveccüh ve iltifat etmesin, deyince dervişin aklı fikri allak bullak olur. Öyle ya, bu kadar debdebe ve saltanat içinde yaşayan bir şeyh efendi, balıkçılık ederek geçimini sağlayan ve kendisinin yüzde biri kadar bile refaha kavuşamayan kendi şeyhi aleyhinde nasıl böyle konuşabilir? Dünyaya meyil ve rağbet kendisinde, debdebe ve saltanat kendisinde, üstün hayat seviyesi, refah ve huzur kendisinde, hâlâ da fakir bir balıkçı şeyhine dünyaya rağbet etmesin diyor, diye düşünür, bu irşâda hiçbir mâna veremez, hayret ve ta'accüb içinde kendi ülkesine döner.
Şeyhi, kendisine verdiği vazifeyi yerine getirip getirmediğini sorunca, Endülüs'teki şeyhin sözlerini tekrarlamağa utanır ve:
— Hiçbir şey söylemedi efendim, diye geçiştirmek ister ama, şeyhi de diretir:
— Haydi haydi beyhude inkâr edip saklama, mutlâka bir şeyler söylemiştir, deyince mes'eleyi olduğu gibi anlatır.
Balıkçılıkla geçinen şeyh efendi, bu sözler üzerine ağlamağa başlar ve gözyaşları arasında:
— Evet, doğru söylemiş diye tasdik eder. Hiçbir şey anlayamayan dervişine de, şeyhin ne demek istediğini açıklar:
— O zât-1 akdes, bizzat gördüğün o debdebe ve saltanat içinde nefsini dünya muhabbetinden, dünya heveslerinden ve dünya rağbetinden temizlemeğe muvaffak olmuş bir merd-i ilâhidir. Senin gözlerini kamaştıran o dünya nimetlerini yalnız eline ve zâhirine vermiş, kalbine ve bâtınına ise Allah ve Resûlüllah aşkından gayrı bir şey koymamıştır. Ben ise, dünya ni'etlerinden hiçbirisine sahip bulunmadığım halde, dünya rağbet ve muhabbetini kalbime doldurmuş bulunuyor ve hâlâ dünya ile uğraşıyorum, buyurur.
Geç bu gafletten, yeter gel gayrı insan ol gönül;
Gönlünü erdir huzura, ehl-i irfan ol gönül...
Hubbu fillâh, buğzu fillâh dediler duymadın mı?..
Sev, sen Hakkın dostların, düşmana düşman ol gönül...
Irtikâp ettinse eğer bir günah hasb-el-beşer, Tövbekâr ol sen hemen kalbinden pişman ol gönül...
Muhterem kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:
Ağzı dua'lı, göğsü iymanlı, ilmiyle âmil, vücuduyla kâmil bir zat bulunduğunu öğrenirsen, uzak yakın deme Allah için ziyaretine git, duasını al ve rahmet nazarına mazhar ol....
Kaçtır söylüyorum, dünya - perestlik fakirlik veya zenginlik ile değildir. Dünya - perestlik, dünyaya düşkünlük, dünyaya aşırı muhabbet yalnız mala ve paraya kıymet ve ehemmiyet vermek, bunun dışında hiçbir meziyet ve fazilete sahip olmamak, Allahu teâlâ'yı unutmak, kulluğundan gafil olmak ve tamamen dünya ile uğraşmaktır. Böyle olan kimselerin bir kuruş paraları bile bulunmasa, bugününden yarınını düşünür ve tasalanırsa ona dünya - perest derler. Zira, dünya vesvesesi ile kalpleri doludur. Buna mukabil, bütün cihan malı olsa ve onu kalbine sokmasa dünya - perest değil, Hak - peresttir.
Hak velilerine gelince, bu zevât-ı âlişanın halleri zenginlik veya fakirlikle tesbit edilemez ve ölçülemez. Zira, velâyet bir emr-i kalbidir. Onun için, bu sırrı herkes bilemez ve anlayamaz.
Ancak, Allahu tâlâ'nın tahsis ettiği ve bildirdiği kimseler bilirler.
Aziz kardeşim!
Ni'met elde ve ilâhî muhabbet gönülde olursa, bu büyük bir devlet ve özel bir ni'mettir. Bunun zıddı olarak, ni'met elde ve onun hirs ve muhabbeti kalpte olursa, o bir ni'met değil sahibi için bir musibet ve felâkettir. Hele, elde ni'met bulunmadığı halde kalpte dünya muhabbetinin yığılmış bulunması, musibet üzerine musibettir.
Bunları, şöyle sıralayarak özetleyebiliriz:
A) Dünya ni'meti elde ve Hak muhabbeti gönülde olursa sahibini cennet ve cemale, riza ve ridvana erdirir.
- 446 -.
B) Ni'met elde ve dünya muhabbeti kalpte bulunursa, sahibini dünyada zâhiren rahatlığa ve âhirette de cehenneme iletir.
C) Ni'met elde bulunmadığı halde, kalpte dünya meyil ve muhabbeti bulunursa, sahibini dünya hayatında hapishaneden zindana ve belki de darağacına, âhirette de cehennem ateşine götürür.
Bunun bir dördüncüsü yoktur, başka türlü yorumlamak da mümkün değildir. Kişi, hangisini seçerse onun âkibetine hazır olmalıdır. Ona göre düşünmeli, taşınmalı ve hazırlanmalıdır.
Adem oğlu, Adem olmak mı istiyorsun? Adem suretinde iken, Adem siyretine girmek mi diliyorsun? Halifetullah olmağa mı özeniyorsun? Cennetten çıktığını biliyor ve bir daha çıkmamak üzere cennete girmek mi arzuluyorsun? Senin, zât-ı ülûhiyyetinden razı olduğun gibi, Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin de senden razı olmasını mı bekliyorsun?
Oyle ise, Allah'tan geldiğine ve yine ona döneceğine iyman et, Allah'ı bil, Allah'ı bul ve Allah ile ol... Nefislerinin aczini bilenler, Kaviyyül-aziz'i bulurlar, nefislerinin âcizliğini görenler, cemal-i lâ-yezali keyfiyyetsiz görürler. Fakat, nefsin kötü ve çirkin sıfatlarını Allahu tâlâ'nın sevdiği, Resûl-ü müctebâ'nın övdüğü ve beğendiği mümtaz hasletlerle, üstün meziyetlerle süsleyenler ve bunu yaparken de Hakkın tevfik ve inayetini göz leyenler de mazhar-1 zât olurlar. Fâni vücudunu, bâki olana hasr-u tahsis et ki, bâki ile bâki olabilesin. Nefsinin u'cubunu zillete, riyâ'sını ihlâs ve uzlete, kibirini tevâzu ve safiyete, hasedini teslimiyyete, gazabını hilmiyyete, makam ve mal sevgisini ilâhî muhabbete çevirebilirsen Mahbub-u Rahman olan Hz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin nurlu ve mübarek yoluna girmiş, adımlarını onun adımlarına uy.
durmuş olursun ki, bu yol seni ebedî saadet ve selâmete, cennete ve cemâle vasıl eder.
Tevfik ve inayet Allahu teâlâ'dandii.
Risâlemizi bitirirken, din kardeşlerimize ve Hak yoldaşlerımıza bazı nasihatlerde bulunmayı yararlı gördük:
— Merhamet edene, merhamet olunur.
— Gönül rizasıyla Hakka secde etmeyeni, zorla kula secde ettirirler.
— Cami-i-şerife isteğiyle gitmeyenleri, önünde sonunda tabuta koyar ve dört kişi kollarından tutarak götürürler.
— Müslümanların aleyhinde bulunanlar, birgün onlara muhtaç olabilirler.
- Hakka secde etmek ve el açıp yalvarmak için cami-i-şerife gelmeyenler, birgün o kutsal yapının kapısında halka el açabilirler.
— Ölüden ve ölümden ibret almayan kişinin, hiçbir şeyden ibret almakta nasibi yok demektir.
— Kendisinden yardım dileyen bir fakire gönül rizasıyla sadaka vermeyenlerin mallarını birgün zâlimler zorla ellerinden alırlar.
— Kapına gelen fakirin rızkı, senin üzerine yazılmışsa, kapına kadar geldiği halde vermediğini, o fakiri diyar diyar arayıp vermek zorunda kalırsın.
— Hak rizasıyçün sarfedemediğin malin düşmanlarına kalır.
- Hak rizasıyçün sarfedilmeyen malın, önünde sonunda şeytan ve nefis rizası yolunda harcanacağını müjdelerim.
— Allah'sız kalbe şeytan hükmeder.
— Çingenenin zurna çalmasını men'edersen, o zurnayı Türke çaldırırsın.
— Rumların meyhanecilik yapmalarını yasaklarsan, Türk' ler meyhaneci olurlar.
— Ezan-ı Muhammedi okunınası yasaklanan yerlerde bir gün çanlar çalınur.
— Allah'sız gönül, şeytan evidir.
— Içki içenin başına, her türlü felâket gelebilir.
— Din kardeşinin düşmesi için kazdığın kuyuya kendin düşersin.
- Nefsini ibadet ve tâ'atle mesgul et!.. Nefsini ibadetle meşgul etmezsen, o seni Rabbine isyan ve günah işlemekle meşgul eder.
- Zâhirde zengin gibi görünen bazı kimseler aslında fakir ve zâhirde fakir gibi görünenler hakikatte zengindirler.
- Kim olursa olsun, servetinin artmasını isteyen kimse fakirdir.
— Dünyaya doymayan gözler, iki avuç toprak ile dolar ve doyar.
— Dünyaya sığmayanlar, iki arşınlık yere sığarlar.
— Haramla beslenen ve semiren vücutlar, mezarda kurtlar için hazırlanan nefis bir ziyafettir.
— Allahu teâlâ'ya secde etmeyen başlar, birgün toprağa serilir.
— Ibretsiz göz, başta taşınan düşman gibidir.
— Düşünme kabiliyetinden yoksun bir kafa ve beyin, vücut için boşuna taşınan bir yükten başka bir şey değildir.
— Hakkı işitmeyen kulaklar, sahiplerinin düşmanlarıdırlar.
— Hakkı konuşmayan, hakkı zikretmeyen dil, alelâde bir et parçası olduğu halde iki cihanda da büyük bir musibettir.
— Hayır ve hasenât yapmayan bir el, kıyamette sahibinin başını döğmekten başka bir işe yaramaz.
— Hayra sarfolunmayan malla, ancak cehennem satın alınabilir.
— Hayır yoluna gitmeyen ayaklar insanı dünyada dâra ve âhirette de nâra götürür.
— Insanın şerefi nesebi ile değil, tekvası iledir.
— Her insan Hz. Adem aleyhisselâmın oğludur ama, her oğul âdem değildir.
— Ozü pâk olanın, sözü de pâk olur.
— Gözlerinde ibret olanlar, gerçek insanlardır.
— Sözünde sadık olanın, özü de sadıktır.
— Allah'a kulluk etmeyen, kula kulluk eder.
— Hakka secde etmeyeni, Allahu teâlâ âciz bir kuluna secde ettirir.
- Okunmayan kitaplar, kimsesiz ve gariptirler.
— Babana yaptığın muameleyi, oğlundan misliyle görürsün.
- Malını sarfettiğin yerlere göre kazancının helâl mi, yoksa haram mı olduğu anlaşılır.
Yâ Rab!.. Ahsen-i takviym üzere yarattığın biz âciz ve günahkâr kullarını Esfel-e sâfiliyne atma, zât-l ülûhiyyetine ve Habib-i edibine hakkıyle iyman edenlerden, salih ameller işleyenlerden, sana kul ve Resülüne ümmet olmak şeref ve bahtiyarlığına erişen gerçek mü'minlerden eyle ve bizleri Felehüm ecrün gayr-i memnûn sırrına mazhar buyur Allah'ım!.. Âmin bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn vel-hamdü lillâhi Rabbil-âlemiyn..
Sübhane Rabbike Rabbil-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün alelmürseliyn, vel-hamdü lillâhi Rabbil-âlemiyn EL-FATIHA...
El-Hac
MUZAFFER OZAK Envâr-ül-Kul0b, cilt: 2 — F: 29