Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 428–434
Görevini kötüye kullanmayan ve kendisine emanet edilen avansı yerli yerinde kullanan mû temed, memuriyetinde nasıl terfi eder ve yükselirse, bu zenginler de öylece üstün derecelere terfi ettirilir, âlemlerin rabbi ile buluşur, onunla sevişir, onunla sohbet ve ülfet ederler.
Bir çoklarının zannettikleri gibi, zenginlik Allahu teâlâ'ya kavuşmağa mâni değildir. Bilakis, Allahu tâlâ'nın emrine ve rizasına uygun yollarda kullanılan bir zenginlik, sahibinin nefsini bilmesi ve mutma'inneye ermesi sayesinde, Hakla buluşmağa ve sevişmeğe vesile bile olur. Yeter ki, kul Allahu teâlâ'nın hududunu gözetsin, ona hürmet ve riayet etsin ve: (Mal benim, makam benim!) sevdasına düşmesin, kendisine o zenginliği bahş ve ihsan buyuran asıl Gani'yi unutmasın ve onu gücendirmesin. Benlik iddiasına yeltenenlerin malları ve makamları elbette kendileri için fitne olur ve o mal ve makam Rabbiyle arasına bir perde haline gelir.
Mal ve para, şükreden zengin için hakka vasıl olmağa yararlı en güzel bir vasitadır.
Mal ve para, münkirlerin ve kâfirlerin ellerinde ise ne büyük bir musibet ve felâket ne azim bir belâdır.
HİKÂYE Hz. Musa aleyhisselâm, Tûr'a giderken karşısına gayet fakir bir adam çıktı ve:
— Ya Nebiyallah! dedi. Allahu teâlâ'ya arzeyle bana dünya malından bir şeyler ihsan buyursun. Şu halimi görüyorsun, kışın soğuktan ve yazın sıcaktan harap ve perişanım. Kendimi koruyacak, barınacak hiçbir şeyim yok. Bana ihsanda bulunmakla, hazinesinden mi eksilir?
Hz. Musa aleyhisselâm Tûr'a vardı. Gizli veya açık herşeyi hakkıyle bilen Allahu zül-celâl vel-kemal şöyle buyurdu:
— Yâ Musa! Bizden mal isteyen o kulumuza söyle, haline şükretsin. Zira, fakirlik kendisi için zenginlikten daha hayırlıdır.
Hz. Musa aleyhisselâm, dönüşünde emr-i celil-i ilâhiyyi o kula tebliğ eyledi. Fakat, o gafil bu habere sevinecek ve haline şükredip fakirliğine sabredecek yerde, kıt ve kısır aklıyle itiraza yeltendi:
— Verseydi, mülkünden bir şey mi eksilirdi? dedi. Beni yarattığına göre böyle süründürmekten zevk mi alıyor?
O ânda, hitab-ı izzet şeref-sadir oldu:
— Yâ Musa! O kuluma söyle, kendisine dünya malı vereceğim. Kendisini gazabımdan ve bize âsi olmaktan korusun...
Gerçekten, o kimse kısa bir zaman içinde birdenbire zenginleşti, zenginleştikçe evvelce çektiği sıkıntıları unuttu ve zâlim bir kimse oluverdi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, mal güneşi nefis yılanını canlandırmış ve hatta kudurtmuştu. Fakirliğinden ne kadar âciz ve miskin ise, zenginliğinde de o derece âsi ve hain oldu.
Birgün, Hz. Musa aleyhisselâm darağacında birisinin salandığını gördü ve kendisini derhal tanıdı. Idam edilen kişi, Allahu teâlâ'dan zenginlik isteyen adamdı. Neden bu hale düştügünü sordu:
— Yâ Nebiyallah! dediler. Bu adam, evvelce çok fakir ve âciz bir kimse idi. Sonra, birdenbire li-hikmetin zenginleşti.
Fakat bu zenginlik ona hiç yaramadı, azıttıkça azıttı. Yapmadığı rezalet, işlemediği denaat kalmadı. Öyle bir zâlim oldu ki, nihayet cezasını buldu ve darağacında can verdi.
Zâlimin zulmü ziyandır canına, Zulmünün cezası kalmaz yanına...
Evet, Salibe âleme ibret oldu ama, Salibe gibi olanlar bu ve benzeri olaylardan ibret alamadıklarından, bir çok bahtsız kimseler azgınlıklarının ve taşkınlıklarının belâsı ile yine âleme ibret oldular.
Hakka âsi olanların bu âkibetlerinden gerçekten ibret almak gerekir. Yoksa, ibret almayanlar başkalarına ibret olmağa mahkûmdurlar. Allahu tâlâ'nın bahş ve ihsan buyurduğu
ni'metlere şükretmeyenler, üstelik Hakkın emirlerine karşı çıkarak küfran-ı ni'met edenler, birgün aynı âkibete düşmekten kurtulamazlar.
HİKÂYE Evvel zaman içinde bir karı koca vardı. Kendi hallerinde, âbit ve zâhit kişilerdi. Hakkın verdiğine kanaat ve daima şükrederler, fakirliklerine sabreder ve her nefeste hamd-ü senâ eylerlerdi.
Bir gün, kapıları çalındı ve açtıklarında Allahu sübhanehu ve teâlâ nın kendilerine gönderdigi nebiyyi zişân, Hakkın emrini onlara tebliğ etti:
— Allahu azim-üş-şân sizlere selâm ediyor ve soruyor. Murad-ı ilâhisi size zenginlik ihsan buyurmaktır. Ancak, sizleri muhayyer bıraktı. Kırk yaşına kadar zengin olup sonra fakirliği mi, yoksa kırk yaşınıza kadar fakir yaşayıp sonra zengin olmayı mı dilersiniz?
Karı koca aralarında istişare ettiler. Erkek, ihtiyarlıkta fakirliğe tahammül etmenin zor olacağını, onun için kırk yaşından sonra zenginlik dilemelerini önerdi. Kadın ise tamamiyle aksi kanaatte idi. Kırk yaşından sonra gelecek zenginliğin hiçbir işlerine yaramayacağını, fırsat elde iken diledikleri gibi yaşayacaklarını, kırk yaşından sonra tekrar fakir düşseler bile Allahu tâlâ'nın rızıklarını elbette kesmeyeceğini, Rezzâk-1 âlem olduğunu savundu.
Uzun uzun görüşüp anlaştıktan sonra, gençliklerinde zenginlik istediklerini ve kırk yaşından sonra fakirliğe razı olduklarını bildirdiler ve sebeplere sebep halk ve icad buyuran Hâlık-ı zişâna bu yolda niyazda bulundular.
Dedikleri ve diledikleri gibi de oldu. Allahu sübhanehu ve teâlâ, gaip hazinelerinden kendilerine öylesine bir zenginlik bahş ve ihsan buyurdu ki, tam mâ'nasıyla refaha ve huzura kavuştular. Fakat, kendilerine bu zenginliği ihsan buyuran Allahu teâlâ'yı aslâ unutmadılar, servetleri arttıkça şükürlerini, rahatları yerine geldikçe ibadet ve tâ'atlerini artırdılar, her ne-
feste Rabbil-âlemiyne hamdü senâda bulundular, böyle olunca da servetleri ve ni'metleri arttıkça arttı. Zenginlik, kendilerine kulluklarını unutturmadı, refah ve saadet onlara zikirlerini ve şükürlerini ihmal ettirmedi. Açları ve muhtaçları doyuruyorlar, yoksulları giydiriyorlar, kimsesiz ve garipleri barındırıyorlar, ibadet ve t'atten de fariğ olmuyorlardı.
Yaşları kırkı aştığı halde zenginlikleri devam ediyor, ni'metleri eksilmiyordu. Birgün, yine kapıları çalındı ve açtıklarında kendilerine hakkın bu sonsuz ni'met ve servetini tebliğ eden nebiyyi zişânı gördüler:
— Allahu tâlâ'nın selâmlarını ve rızasını tebliğe geldim, buyurdu. Onlara, bahş ve ihsan buyurduğum ni'met ve servetin süresi dolduğu halde, vaktiyle niyaz ettikleri gibi geri alınmamasının sebebini merak etmesinler. Biz, azim-üş-şân vâ'dimizden dönmeyiz. Kırk yaşından sonra ni'metimi geri alacaktım.
Fakat, şükredenlerin ni'metlerini artıracağımı da vâ'detmiş bulunduğumdan geri alamadım. Onlar ise hem şükrediyorlar hem de verdiğimiz ni'metten başkalarına nasip ayırıyorlar, rizayı ilâhimize uygun şekilde infakta bulunuyorlar. Onların bu şükür ve fikirlerine karşı kendilerini mahrum etmek elbet şânımıza lâyık değildir.
Bulan bulur, Hakkı kulluk yolundan;
Hüdâ kalb-i selim ister kulundan…..
Muhterem ihvan-ı din-i mübiyn:
Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri vâ'dedince, vâ'dinden aslâ dönmez. Bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere şükredenlerin ni'metlerini artırır. Küfran-ı ni'met edenler ise, bu inkârlarının cezasını hem dünyada, hem de ukbâda çekerler.
Bundan önceki derslerimizden birisinde de açıklamıştık.
Rabbimizin bizlere bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin en yücesi Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizdir. En büyük NI'METULLAH Rahmeten-lil-âlemiyn olan Habib-i edib-i Kibriyâ' dır.
- 432.— Bunu böylece bilip belledikten sonra, şu öğüdümü de sakın unutma! Allahu azim-üş-şân, düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanında şükreden zenginle, sabreden fakiri aynı şekilde, aynı derecede zikretmekte ve her ikisini de aynı üslûp ile medh-ü senâ eylemektedir. Buna misal olarak, biz âciz ve gafil kullarına Hz. Süleyman ile Hz. Eyyub aleyhimüsselâmı göstermiştir. Bilindiği gibi Hz. Süleyman aleyhisselâm, insanlara, cin ve şeytanlara ve rüzgârlara hükmetmiş, nübüvvet ile emareti yani peygamberlik ile devlet başkanlığı makamlarını nefsinde cem'eylemişti. Kuşların lisanlarına vâkıf ve rüzgâra dilediği gibi hükmederdi. Uç aylık yolu, öğle ile ikindi arası seccadesiyle kat'eder ve bütün yaratılmışların dillerinden anlardı. Onun için, Kur'an-ı kerimde şöyle buyurulmuştur:
Ve vehebna li-Davude Süleymân ni'm-el-abdü inneh evvâb...
Sâd: 30 (Biz, Davud'a Süleyman'ı bahşettik. O, ne güzel kuldu, her halinde Allahu teâlâ'ya tevbe ve rücû ederdi.)
Buna mukabil, Eyyub aleyhisselâm gerek fakirlik ve gerekse malıyla, canıyla ve evlâdıyla mâ'ruz kaldığı musibetlere en güzel bir sabırla tahammül ederdi. Onun içinde aynı sûre-i celilede şöyle buyurulmuştur:
Innâ vecednâhü sâbiren nim-el-abdü inneho evvâb....
Sad: 44 (Biz, Eyyub'u cidden nefsine, ehline ve malına erişen musibetlere sabreder bulduk. O ne güzel kuldu, daima Allahu tealâ'ya tövbe ve rücû ederdi.)
....
.MT 0 Görülüyor ki, Allah azze ve celle Süleyman peygamber aleyhisselâmı mazhar olduğu ni'metlere şükreden, ona tövbe
ederek sığınan bir kul olarak tarif buyurduğu gibi, Eyyub aleyhisselâmı da bütün musibetlere rağmen sabreden bir kul olarak tavsif buyurmakta ve her ikisi hakkında da (O, NE GÜZEL NE IYİ KULDU...) tâbirini kullanmaktadır.
Eskilerin, ağniyâyı şâkiriyn (Şükreden zenginler) dedikleri kullar ile fukarayı sâbiriyn (Sabreden fakirler) dedikleri kulların bu suretle müsavi tutulmaları, ni'metlere şükredenlerle, musibetlere sabredenlerin Allahu teâlâ katında eşit olduklarını bu âyet-i kerimelerle isbat etmek mümkündür. Zira, fukarayı sâbiriyn zengin olunca ağniyâyı şâkiriyn'den ve ağniyây-ı şâkiriyn de fakir düşünce fukarây-ı sabiriynden olurlar. Eğer, Süleyman aleyhisselâma, o mülk ve saltanat yerine, Eyyub aleyhisselâma verilen musibetler verilseydi, elbette o da sabredenlerden olacaktı. Netekim, Eyyub peygamber aleyhisselâma da o musibetler yerine, Süleyman aleyhisselâma bahş ve ihsan buyurulan mülk ve saltanat verilseydi, elbette o da şükredenlerden olacaktı. Bu sebeple her iki Nebiyyi zişân haklarında da (NÎ' MEL-ABDÜ ENNEHÜ EVVÂB = O, ne güzel ne iyi kuldu. Her halinde Allahu teâlâ'ya tevbe ve rücû ederdi...) âyet-i kerimesi nâzil olmuş ve her ikisi de medh-ü senâ edilmişlerdir.
Onun için, bu âyet-i kerimenin sırrına dayanarak tanınmış bazı âlimler: (Şükreden zengin ile, sabreden fakirin dereceleri aynıdır.) demişlerdir. Ilimleriyle âmil olan bazı Evliyâyı ârifiyn de: (Bize taraf-ı ilâhiden zenginlik ve refah verildiği zaman bu ni mete şükretmemiz, isabet edecek belâ ve musibetlere sabrederek erişeceğimiz dereceden daha sevgilidir.) buyurarak, Cenab-ı hakkın celâlinden kaçmayı ve cemaline sığınmayı evlâ bulmuşlardır.
Gerçekten, belâ ve musibetleri ni'metlere tercih etmek, her babayiğitin kârı değildir. Zira, musibetlere sabredebilmek ne kadar zor ise, ni'metlere şükredebilmek de o derece zordur.
Bazı kimseler için fakirlik ve bazıları için de zenginlik hayırlıdır. Hakkında zenginlik hayırlı olan fakir düşerse, o fakirlik kendisi için bir belâ ve musibet olur. Hakkında fakirlik hayırlı Envâr-ül-Kulûb, cilt: 2 — F: 28
olan da zenginleşirse, bu zenginlik de o kimse için belâ ve musibet olabilir.
Fakir veya zengin, hiç kimse kendisi için fakirliğin mi, yoksa zenginliğin mi hayırlı olacağını bilemeyeceğinden, her halinde Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerine sığınıp teslim olmalı, Rabbinin bahş ve ihsan buyurduklarından razı kalmalı ve Hakkın rizasını beklemelidir.
Fakir olanın fakirliğe razı olmaması ve fakirlik istememesi ne kadar büyük bir hata ise, zengin olanın da zenginliğinden razı olmaması ve zenginlik istememesi o kadar büyük bir hatadır. Kula varlıkta ve darlıkta, yoklukta ve çoklukta Rabbinden razı olması ve içinde bulunduğu durumdan ve şartlardan sızlanmaması gerektir. Bu, yalnız kulluk icabı değil, insanlık şi'arıdır.
Şeyh Ebül-Abbas-el-Mersî (Allah ondan razı olsun) şükreden zengini, sabreden fakire tercih ederdi. Zira, şükreden zengin Allahu teâlâ'ya karşı kulluk görevini şükriyle ifade ve izhar etmektedir. Oysa, sabreden fakirin elinde fırsat olmadığından henüz ne yapacağı belli değildir. Sabreden fakirlerden gibi görünen bir çokları, ellerine küçük bir fırsat geçince, bir çok zâlimlere taş çıkartmıştır ki, bunun günlük hayatımızda da çeşitli örnekleri gözlerimizin önündedir. İşte, Hazret-i şeyh bu ictihadıyla bunu açıklamak istemektedir.
Tırmezi-il-hakim, ni'mete şükür cennet ehlinin sıfatıdır.
Fakirliğe sabretmek ise böyle değildir. Zira, fakirliğe sabretmek, ateşe tahammül etmek gibidir. Ni'mete şükür cümlesinden olarak, cami-i şerifler, mektepler, medreseler, çeşmeler, sebiller, köprüler yapılır, açlar doyurulur, susuzlar kandırılır, çıplaklar giydirilir, ordular silâhlarla donatılır, din ve mukaddesat düş manları ile savaşılır ve bütün bunlar şükreden zenginlerin şü.
kürleri ile gerçekleşir. Onların yaptırdıkları cami-i şeriflerde sabreden fakirler namaz kılarlar, inşa ettikleri mektep ve medreselerde okur ve karınlarını doyururlar, şükreden zenginlerin kurdukları aşhanelerde sabreden fakirler yemek yerler. Şükreden zenginlerin yaptırdıkları çeşmelerden, sabreden fakirler su