Ara
Menü

Sayfalar 414–420

1.765 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 414–420

Ilerinin asaletini kazdıranlar, on binlerce lira harcayarak dışını özene bezene süsleyenler ise, o kabir çukuruna girince alandıklarını hemen anlarlar, kabirlerinde ne tevhid, ne zikir, ne namaz, ne oruç, ne hayır, ne hasenât bulunmadığını farkederler, dünya kadar servetleri, kamyonlar dolusu kitapları, hepsi dünyada kalmış, üniversite diplomaları, doktoraları bulunduğu halde bu sorulara cevap veremezler, çeneleri kilitlenir, dilleri tutulur ve ağızlarını bile açamazlar.

Rütbe ve servetlerinin, makam ve etiketlerinin hiçbir faydası olmadığını, oğullarının, kızlarının, hayat arkadaşlarının, tanıdıklarının ve sevdiklerinin kendilerine yardıma gelemeyeceklerini anlarlar ama neye yarar? O kabir, kendileri için lüks bir fırından farkı olmayan bir yerdir, dışı gayet süslü ve mâ'mur ve içi ateşle dolu bir kümbet haline gelir.

Gel ey kardeş öğüdümü sen dinle, Ahirete azık götür elinle, Ne yaparsan o gidecek seninle, Doğan ölür, kimse kalmaz dünyada...

Bu soluklar birgün çıkmaz olacak, Üzerine ergeç toprak dolacak, Iki melek gelip soru soracak, Oğlun, kızın kimse gelmez imdada...

Huzur-u fâ'iz-in-nûr-u Cenab-i Fahr-i risaletmeab'a girebilmek mutluluğuna erişen bir zat sordu:

- Yâ Resûlallah!.. Bana, nasihat eyle...

iki cihan serveri saadetle buyurdu:

— Gazablanma!.. (Ofkelenme).

O zat tekrar niyaz etti:

— Yâ Nebiyyallah!.. Bana nasihat eyle...

Habib-i edib-i Kibriyâ, saadetle tekrar buyurdu:

— Gazablanma!..

Aynı zat, ağlayarak yalvardı:

— Ey Allah'ın Habib'i, ey gönüller tabibi!.. Lûtfet, bana nasihat eyle...

Rahmeten lil-âlemiyn efendimiz saadetle buyurdu:

— Gazablanma!..

Dikkat ediniz aziz mü'minler!.. Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi selâmullah-il-Hâlık efendimiz hazretleri, kendilerinden nasihat niyaz eden bir zata üç defa (Gazablanma = Ofkelenme!)

buyurmuşlardır. Insaf ile düşününüz, bundan daha veciz bir nasihat olabilir mi? Evet, gazap yani öfke insanı dinden ve iymandan çıkarır. Insana insanlığını unutturur, hakkı terkettirir ve bâtılı tutturur... Öfkenin, insan sağlığına da zararı vardır.

Öfkelinin tansiyonu yükselir, kalp atışları sıklaşır, safra kesesi kana karışarak rengi sararır, şeker hastası olur, kalp hastası olur, akıl hastası olur. Daha nice nice sayılamayacak kadar çok felâket ve musibetlere düçar olur. Başkalarını ezip üzmekle, kırıp geçirmekle kalmaz, kendisi de mahvolur, dünyası perişan ve âhirette de hüsran içinde kalır. Onun için, insan kinini dine, gazabını hilme, cehlini ilme çevirmeli, insan olmağa hem de kâmil insan olmağa özenmelidir. Yoksa, hayrı şerden ayırdedemeyen, gazabın ve hilmin nerelerde gerektigini bilmeyen, neye evet ve neye hayır diyeceğini kestiremeyen kişi cahil ve nâdandır ves-selâm...

Gazap illetinin çaresi ve şifası ISTI'AZE etmek, yani Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerine sığınmaktır. Bu sebeple, öfkelenen kimse herşeyden önce E'ÛZÜ BİLLÂHİ MİN-EŞ-ŞEY- TAN-IR-RACIYM demelidir. Ancak, bu kudsi kelimeyi, duyarak, içten ve gönülden söylemelidir. Öfke yatışmazsa, eğer oturuyorsa ayağa kalkmalı, ayakta ise oturmalı, yine yatışmazsa hemen abdest almalı ve namaz kılmalı, yine yatışmazsa sağ yanı üzerine yatmalıdır.

Bu arada, öfkelenilen kimsenin de bir insan olduğu, onu da sevenler ve sayanlar bulunduğu düşünülmeli, kendisine karşı yapılan ve öfkelenmesine sebep olan suçu veya hatayı insanın kendisinin de işleyebileceği ve başkalarını kızdırıp öfkelendireceği hatırlanmalıdır. Ofkesini yenenleri Allahu tâlâ'nın seveceğini vâ'dettiğini akla getirmeli, kendisini öfkelendirenleri bağışlarsa, kendisinin de Rabbini gazaplandıracak bir fiil irti-

— 416 —— kâp ettiği zaman bağışlanacağını da gözönüne getirmelidir. Cenab-ı Hak, sizlere ve bizlere hidayet ve inayet buyursun (Amin bi-hürmeti Tâ-Hâ ve Yâ-Sin...)

Nefsin kötü ve çirkin sıfatlarından birisi de HUBBU CAH = MAKAM SEVGISI'dir demiştik. Makama muhabbet de, insanı helâk edici ve hüsranda bırakıcı bir illettir. Tarih sahifelerinde korkunç ve kanlı izler bırakan, hırs ve saltanatları uğruna döktükleri mazlûm kanları içinde isimleri lânet ve nefretle asırlarca anılan, sözlerinin edildiği yerlerde bile zulüm ve vahşetleri leş gibi kokan bir çok zâlimler, makam, hırs ve sevgisi yüzünden bu feci âkibete düşmüşlerdir. Insanlık tarihinin ibretle ve dehşetle hayat hikâyelerini yazdığı bu canavar ruhlu insanların, mahşerde Nemrud'larla, Fira'unlarla ve isimlerini anmak dahi insana tiksinti veren diğer zâlimlerle cehenneme atılacakları muhakkak ve mukadderdir.

Makam sevgisi illetine düçar olan kişinin, bu uğurda işleyemeyeceği habaset ve göze alamayacağı rezalet ve denaat yoktur. Şeytanın bile akıl edemeyeceği binbir çeşit hiyle, dalavere ve palavra ile işbaşına geçer ve o makamı elinden kaçırmamak için hiçbir fedakârlıktan çekinmezler. Babasını ve hatta öz evlâdını katlettirmekten çekinmeyen bu alçaklar, işgal ettikleri makamda kalabilmek için binlerce ocağı söndürmekten, onbinlerce mâ'sumu yetim ve öksüz bırakmaktan pervâ etmezler.

Kendilerinden daha kuvvetli olanlara yaltaklanarak, kendilerinden zayıf olanları ezip kırarak şeref, haysiyet, namus ve vicdan mefhurlarını hiçe sayan bu canavar ruhlu insanlar, gerekirse kendi ırz ve iffetlerini ve hatta kendi millet ve memleketlerini yabancılara peşkeş çekmekten kaçınmazlar. Onların taptıkları makamlarıdır ve o makam kendilerine âdeta bir put olmuştur, o puta taparlar, o puta kul ve köle olurlar. Onun için, makam sevgisi illetine tutulanlarda din ve iyman da bulunmaz.

Suretâ dindar görünseler bile, bütün fiil ve hareketlerinde oldugu gibi bu görünüşlerinde de samimiyetten eser yoktur. Makamın sevgilerinin gerektirdiği için dindar görünmek isterler ve kendilerini öyle gösterirler. Oysa, din ve iymandan zerre kadar

nasipleri olsa, Allahu teâlâ'ya ve âhiret gününe inançları bulunsa, bir makam uğruna bu derece fedakârlık yapabilirler mi?

Ebu-Cehil, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hak ve gerçek peygamber olduğunu elbette herkesten iyi bilenlerdendi. Fakat, makamını ve Kureyş kabilesi üstündeki hüküm ve itibarını yitirmemek için iki cihan serverine iyman getirememiştir.

Fira'un, kâhinlerin haber verdiği çocuğu bulabilmek ve rakibinden kurtulabilmek, makamında tek ve müstakil kalmak için annelerinin kucağından aldırdığı onbinlerce mâ'sumu katlettirmiş, ana ve babalarına gözyaşı döktürmüş ve neticede o gözyaşlarından meydana gelen denizde orduları ile birlikte mahvolup gitmiştir.

Yezid-i pelia, makamını kaçırmamak için Habib-i edib-i Kibriyâ'nın torunu Imam-ı Hüseyin ve yetmiş iki yâranını Kerbelâ'da susuz şehit ettirmiş, kıyamete kadar lânet ve nefretle anıldıktan başka, mahşerde de ebediyyen cehennem ateşinde azap görmek üzere ateşini bizzat kendisi hazırlamıştır. Keza, anasının oğlu Zeyyâd ibn-i Ebih Kûfe valiliği makamı, Ömer ibn-is-Sa'ad Taberistan valiliği makamı uğrunda Yezid melununun bu korkunç cinayetine ortak olmuşlar ve onlar da efendileri gibi lânete ve nâra kendilerini mahkûm etmişlerdir. Sinan ve Şimr lâ'inleri de yine makamlarını muhafaza kaygusu ile dinlerini dünyaya ve imanlarını dinara satmışlar ve iki cihanda da hüsranda kalarak bütün insanlığa ibret olmuşlardır.

Hangisini sayayım ve hangisini söyleyeyim?

Beyinsiz Nemrud, makam hırs ve sevgisi uğrunda Allahu teâlâ ile cenge kalkarak helâk olmadı mı? İnsanlık tarihi yazılalıdan beri bir çokları makam muhabbeti yüzünden hüsrana uğramadı mı? Ama, ne var ki hepsinin de hevesleri kursaklarında kaldı, elleri işledikleri zulüm ve cinayetlerin kanları ile kirlendi, yüzleri kara, halleri harap her biri birer şekilde yastıkları yumruklayıp, tahtaları tırmalayarak ebediyyet âlemine intikal ettiler, lânet ve azap kervanını da peşleri sıra ilettiler.

Envâr-ül-Kul0b, cilt: 2 — F: 27

Neron'lar, Sezar'lar, Dârâ'lar, Şeddâd'lar, kayserler, şahlar, padişahlar, hanlar, hakanlar, paşalar, beyler ve bunlara yaranabilmek için halkı inim inim inleten daha küçük makam sahipleri, büyük bir azap ve iztirap içinde o büyük hesap gününü beklemiyorlar mı?

Asıl makam, makamların en ulusu ve yücesi kulluk makamıdır, kul olduğunu, fâni olduğunu, gelip geçici ve bu dünyadan göçücü olduğunu, burada yaptıklarının hesabını bir gün vermek zorunda bulunduğunu unutmamaktır. Makam, Allahu teâlâ'nın kuluna bir emaneti, bir ved'asıdır. Bunu böylece bilenler, emaneti birgün başkalarına devredeceklerinin şu'uruna varırlar, o makamı Allahu tâlâ'nın ve Resûl-ü müctebâ'nın emir ve irade buyurdukları mutlâk bir adalet ve hakkaniyetle idare ederler, halka hizmeti en büyük görev bilirler, zâlime karşı mazlûmun yanında yer alırlar, zayıfı ve âcizi korurlar, makamlarını değil, Allah ve Resûlünü severler, o fâni makama değil, Allah ve Resûlüne bağlanır ve güvenirler ve muvakkaten işgal ettikleri o makamları cennete girmeğe, rizaya ermeğe, cemali görmeğe vesile ittihaz ederler.

Çünkü, onlar bilirler ki işgal ettikleri makamda, kendilerinden önce de birisi vardı ve binaenaleyh ona bâki kalmadığı gibi o makam kendisine de bâki kalmayacak ve bir gün bir başkasının olacaktır. Bu sebeple, kendilerinden önce gelip geçenlerden ibret alarak, kendileri başkalarına kötü ibret ve örnek olmazlar. Netekim, tarih sahifelerinde böyleleri de vardır ve insanlık kendilerini daima takdir ile anmakta ve hâtırasını tebcil etmektedir. Dünya hayatında böylece temiz bir nam ile tatyip olundukları gibi, âhiret hayatında da rahmet-i ilâhiyye ile taltif olunacakları muhakkaktır.

Makam sevgisi, ne büyük bir felâket ve musibet ise, işgal ettikleri makamları halka hizmet yolunda kullananlar için de o kadar büyük bir ni'mettir. Din, dil, cins, ırk, mezhep farkı göetmeksizin idaresi altında bulunan herkese eşit muamele eden, hak ve adaletten ayrılmayan, zâlimden mazlûmun hakkını alan ve zâlimlere göz açtırmayan, ağlayanları güldüren ve sevindi-

ren, çaresizlerin dertlerine derman olmağa çalışan, yetimlere ve öksüzlere şefkat, dul ve kimsesizlere merhamet besleyen, yaş lı ve kocamışlara destek olan ve bütün bunları kullara yaranmak, övülmek, sevilmek, alkış toplamak için değil, ancak Hak rizası için yapanlar Hz. Ömer-ül-Faruk'a komşu, Hz. Osman-l Zinnûreyn'e yoldaş ve Hz. Ali ile sırdaş olurlar. (Rıdvanullahi aleyhim ema'ıyn).

Makam sahipleri, ordularını din ve millet düşmanlarına, kamçılarını hâ'inlere ve zâlimlere, servetlerini hak yoluna kullanırlar, hak ve adaletten ayrılmazlar ve istikametten sapıtmazlarsa iki cihanda da aziz ve kerim olurlar. Makam sahiplerinin böyle davrandıkları devirlerde, milletimiz cihana hâkim olmuş ve üç kıt'ada asırlar boyu hüküm sürmüştür. Sonradan bazı fırsat düşkünleri, birer vesile ile o makamlara geçip oturunca, şahsî hırs ve menfaatleri uğruna hem memleketi, hem de milleti harap etmişlerdir.

Müslüman Türk milletine lâyık olan, doğru olan ve doğru yoldan ayrılmayan atalarımızın izlerinden gitmek, milleti ve devleti felâketlere sürüklemekten kurtarmaktır.

Cem'eylerse her kim bu dört hasletl, Hakka tâ'zim, halka vardır şefkati, Biri iyman, birisi salih amel;

Din-i mübiyn için bunlardır temel...

HİKÂYE Koca Ragıp Paşa, teftiş ve mürakabe maksadiyle tebdil giyinerek bir mahalleden geçerken, küçük bir yavrucağın ağladığını gördü. Çocuk, hem ağlıyor ve hem de yerde bir şey arıyordu. Paşa, yaklaştı ve sordu:

— Oğlum, bir şey mi kaybettin, neden ağlıyorsun?

— Annem bir metelik verdi ve bakkaldan tuz alıp getirmemi söyledi. Parayı kaybettim, bir türlü bulamıyorum. Biz, fakir bir aileyiz, annem dul ve ben çalışamayacak kadar küçü-

ğüm. Kaybettiğim para başkalarına belki bir şey ifade etmez ama, bizim için kıymetlidir. Ustelik, parayı kaybettiğim için annem beni döver.

— Üzülme evlâdım, al ben sana beş kuruş vereyim, tuzu al, annene götür, üst tarafıyla da başka bir şeyler alırsınız.

— Olmaz, kimseden para alamam. Paranın üstünü saklasam da, mes'eleyi açıklasam da yine bana inanmaz. Bu mahallede insana beş kuruş verecek kabadayı yoktur.

— Peki, onun da bir çaresi var. Annene, kaybettiğin parayı arayıp ağlarken sadrazam Koca Ragıp Paşa beni gördü ve bu beş kuruşu o bana verdi, dersin olur biter.

— Anneme böyle bir şey aslâ söyleyemem, söylesem de inanmaz. Koca Osmanlı devletinin sadrazamı, kaybettiği metelik için ağlayan yetim bir çocuğa beş kuruş verir mi, der inanmaz ve beni yine döver.

Koca Ragıp Paşa, çocuğun zekâsına hayran kalmıştı. Onu, elinden tuttu ve annesiyle görüşmek üzere evlerine kadar gittiler. Kadına durumu anlattı ve izin verirse çocuğunu okutmak istediğini söyledi. Fakir kadıncağız, bu teklifi minnet ve memnuniyetle kabul etti o yetim çocuk Koca Ragıp Paşanın himayesinde okuyup yetişti, divan sahibi meşhur bir şair oldu.

Bu şair kimdir bilir misiniz? Meşhur şair HAŞMET...

Ne yâr-ı garı talih, ne izzü câh yapar;

Yaparsa hane-i maksudunu Allah yapar...

HİKÂYE Cennet-mekân, Üçüncü Sultan Mustafa Han aleyh-ir'rahmeti vel-gufran, bir gün sadrazam Koca Ragıp Paşaya:

— Paşa! dedi... Senin bir Haşmet'in varmış, zeki ve akıllı bir zattır diyorlar. Şunu huzuruma getir de bir göreyim.

Sadrazam paşa, tereddüt etti:

— Padişahım, dedi. Haşmet, gerçekten akıllı ve zeki bir