Ara
Menü

Sayfalar 406–413

1.870 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 406–413

— Bana rakip olan komşumun dükkânı da yandı da, onun için seviniyorum, demez mi?

Rabbim, cümlemizi bu çeşit hasetçilerin şerlerinden hıfz-u emin eylesin. (Amin).

HİKÂYE Hak velilerinden bir zatı şerifin dükkânının da bulunduğu çarşı tamamiyle yanmıştı. Kendisine:

— Çarşı tamamen yandı ama, senin dükkânına hiçbir şey olmadı ve kurtuldu, dediklerinde gayr-ı ihtiyari:

- El-hamdü lillâh, diyiverdi.

Fakat, derhal hatasını anladı. Öyle ya, herkesin dükkânı yanmış, bütün komşuları zarar görmüş iken kendi dükkânının kurtulmasına sevinip hamdettiğinden dolayı tam kırk yıl, evet tam kırk yıl Cenab-ı Haktan af ve mağfiretini diledi.

Erbab-ı fazl-ü hüner olmazdı mû'teber, Herkes cihanda olsa eğer sahib-i hüner...

Işte, hasedçi ile ihlâs sahibi bir mü'min arasındaki fark budur. Hasedçi, başkalarının elindeki ni'metin yok olmasını ve hattâ onlara sahip bulunanların da mahvolmalarını ister. Bu hırs ve arzusu öylesine şiddetlidir ki, sonucun kendi aleyhinde olması dahi onu bundan caydıramaz. Onlar için, herşeyin yalnız kendilerine ait olması ve bu mümkün değilse ne kendilerine ne de başkalarına kalmaması önemlidir. Hâlis bir mü'min ise, başkalarının gördüğü zarar karşısında kendisinin zarar görmediğine hamdettiğinden dolayı kırk sene tövbe ve istiğfar ediyor.

Hased illetinden kurtulabilmek için tek çare, Allahu teâlâ'nın bahş ve ihsan buyurduğu her türlü ni'metlere kanaat ve şükretmek, dünya hayatında daima kendisinden yukarıda ve üstün refah seviyesinde olanlara değil, daha azıyla yetinen sabırlı fakirlere bakmak ve içinde bulunduğu şartlarla yetinmek-

tir. Kanaatin, bitmez, tükenmez bir hazine olduğunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalı ve Allahu teâlâ'dan tevfik ve hidayet niyaz etmelidir.

Sakın ümidini kesme, rızkın gelir elbet Hak'tan, Düşün kendini ey gafil, seni var eyledi yoktan...

Seyyid-ül-enâm aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyeti ves-selâm efendimizin nübüvvetini inkâr eden ehl-i kitap, o zât-1 akdese hased etmelerinden dolayı rahmet-i ilâhiyyeden mahrum kalmışlardır.

Hâsid, hasedinin cezasını hem dünyada, hem de âhirette mutlâk görecektir. Üstelik, bu unulmaz illetinden ötürü dünyada mahrum kalacağı gibi, âhiret hayatında da hüsrana uğrayacak, dünyada hased ateşiyle yandığı gibi âhirette de cehennem ateşi ile cezalandırılacaktır.

Hâsid, gözüyle herşeyi, her güzelliği yıkabilir. Kem nazar, deveyi kazana ve insanı mezara iletir. Hasedçilerin şerlerinden Allahu teâlâ'ya sığınmaktan başka çare yoktur.

Hasedçi, kem nazarıyla herşeyi imhâ ettiği gibi, salih kişiler de iyi ve güzel nazarlarıyla herşeyi ihyâ ederler. Birincisinden salgın hastalıktan kaçarcasına kaçmalı ve ikincisine yani salihlerin ve hak velilerinin nazarlarına mazhar olabilmek için can atmalıdır. Allahu tâlâ'nın rahmet nazarına mazhar olanlar ise, hiç azap görmezler. Allahu azim-üş-şân, bir kuluna merhamet nazarıyla nazar buyurursa, o kul ebediyyen azaptan kurtulur. Ashabı kirâm Resûl-ü zişânın nazarına mazhar oldukları için kıyamete kadar saygı ve mir netle yâd edilecekler, ümmet-i Muhammed tarafından tâ'ziz ve tekrim olunacaklardır.

HİKÂYE Zamanın kanunları gereğince ölüm cezasına mahkûm edilen bir bahtsızın cesedi, halka ibret olması için darağacında salanıyordu. Hz. Cüneyd-i Bağdadi (Kuddise sirruh) oradan na-

sılsa geçti ve o kutsuz kişinin hazin âkibetine müteessir olarak, ona nazar-1 merhametle uzun uzun baktı. O gece, Bağdat ilinin mâ'neviyyat yönünden ileri gelenleri, darağacında can veren o kimsenin affa mazhar olduğunu ve cennete girdiğini gördüler.

Hayret ve taaccüple kendisinden sordular. Nasıl olmuştu da, böyle bir ağır ceza ile âhirete intikal eden birisi affı ilâhiyye mazhar olabilmiş ve cennete girmişti. Idam mahkûmu olan zat, kendilerine:

— Haklısınız, ben aslında affa ve cennete lâyık bir kul değildim. Darağacında hüküm infaz edilerek, cesedim halka ibret için bekletilirken, oradan Hak velilerinden Cüneyd-i Bağdadi hazretleri geçti ve halime acıyarak bana merhamet nazarı ile baktı. İşte, o zât-ı akdesin merhamet nazarları affıma ve cennete girmeme sebep oldu. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri bana şöyle hitap buyurdu: «Has kullarım olan Veli'lerimin merhamet nazarına mazhar olanlara, azap etmem. Seni, o Veli' nin nazar-1 merhametine bağışladım, affıma ve mağfiretime lâyık kıldım, gir cennetime...» Bu şekilde, Hakkın lûtüf ve keremine nail oldum, dedi.

Ey Ehl-i iyman:

Bir Hak Veli'sinin merhamet nazarına mazhar olan affa uğrar ve cennete girerse, yerlerin ve göklerin sahibi olan Allahu tâlâ'nın ve Rahmeten lil-âlemiyn olan Resûl-ü müctebâ'nın rahmet nazarlarına mazhar olanların erecekleri dereceleri sizlerin irfanınıza terkederim.

Erişirse inayet yâr elinden, Halâs olur kişi ağyâr elinden...

Nefsin kötü ve çirkin sıfatlarından birisi de GAZAP = ÖF- KE'dir demiştik. Gazap, deliliğin bir şubesidir. Insan, öfeklenince aklı başından gider ve kişi gerçekten deliden farksız bir hale gelir. Bu çok korkunç ve kahredici illet, insanı dünya hayatında kahr-u perişan ettiği gibi, âhirette de kahreder ve ebediyyen nârda bırakılabilir. Bir kimseye, odalar dolusu altun ve-

ya gümüş verilse, büyük servetler bağışlansa veya kendisine en korkunç azap ve işkenceler yapılsa, dininden ve iymanından dönmeyebilir. Fakat, gazaplanır, haklı veya haksız bir mes'eleye öfkelenirse, kendisini kaybeder ve büyük servetlere feda etmediği, korkunç azap ve işkencelere tahammül ederek terketmediği din ve iymanını, ağzından öfke ile kaçıracağı bir söz veya yapacağı çirkin bir hareketle bedavaya verir ve kâfir olabilir. Onun için atalarımızın: (ÖFKE İLE KALKAN, ZARARLA OTURUR.) sözünü hiçbir zaman unutmamak lâzımdır.

GAZAB'ın karşılığı HİLM'dir, yani yumuşak başlılıktır. Gazab, ne kadar mezmûm, çirkin ise hilm de Allahu teâlâ indinde o kadar makbul ve memduhtur. Gazabını, yerinde ve sırasında.

hilmi ile birleştiren bahtiyar kullarda IZZET zuhura gelir. Ancak, kişi bu izzeti kendi nefsine değil; dinine, iymanına, Allah ve Resûlüne vermelidir. Zira, izzet ancak ve yalnız Allah ve Resûlünün, islâm dininin ve iymanın hakkıdır. Gerçek mü'minler, kâfirlere karşı izzetli ve mü'min kardeşlerine karşı zilletli olmalıdır. Düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanın kardeş olduklarını beyan ve ilân buyurduğu gerçek mü'minler, birbirlerine karşı son derece merhametli, şefkatli, insaflı ve halim olurlar ve yalnız savaş meydanında kâfirlere karşı hakkı ve hakikati savunmak için şiddetli ve fakat yine de insaflı olurlar ki, böyle davranmaları imanlarının alâmetidir.

Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, FETİH sûre-i celilesinde Rahmeten lil-âlemiyn olan Resûl-ü zişânın maiyyet-i seniyyelerinde bulunmak ve nazar-ı iltifat-ı peygamberiyye mazhar olmak bahtiyarlığına eren kutlu ve mutlu kişileri, böyle tarif ve tavsif buyurmakta ve medh-ü senâ etmektedir.

Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak, kâmil mü'min olanlar öfkelerini yenerler ve onu hilmleri yani ağırbaşlılık ve yumuşak huylulukla birleştirirlerse din ve iyman yönünden büyük bir izzete nail olurlar. Mâ'azallah, bunun aksi olarak öfkelerini kibirleriyle birleştirirlerse, dinden iymandan yoksun kalır ve hayvan derekesine düşer, vahşet ve dehşetleri bakımından hayvanlardan da aşağı durumda kalırlar. Kâmil mü'minler, gördükleri haksızlık ve kötülüklere karşı haklarını

müdafaa etmekle beraber, bu haksızlık ve kötülükten dolayı öfkeye kapılmazlar, öfkelerini yener ve yutarlar, gerekirse suçluyu bağışlar ve hatta ona ikramda bulunurlar ki bu da iymanlarının kemaline işarettir. Onlar, bilirler ki Allahu teâlâ muhsin yani iyilik eden kullarını sever.

HİKÂYE Hz. Bayezid-i Bestami (Kuddise sırruh) efendimize edepsizin birisi öfkelenmiş ve kırılası elinde bulunan asâ ile mübarek başına öyle bir vurmuştu ki, asâsı kırılmıştı. Bayezid-i Bestami hazretleri, ona yeni bir asâ gönderdi ve:

— Başımızda kırılan asâsını böylece tazmin etmiş olduk, buyurdu.

Yine Bayezid-i Bestami (Kuddise sırrah-üs-sâmi) hazretleri, aleyhinde ulu-orta konuşan birisine de bir çömlek bal göndermiş ve:

— Günahımızı alıp. duruyor, bu hareketi karşılıksız kalmasın, bu balı âfiyetle yesin. Aleyhimizde konuşmasına bir diyeceğimiz yoktur, dilediği yerde ve dilediği gibi konuşabilir, diye de haber göndermişti.

HİKÂYE Ibrahim Edhem (Kuddise sırruh) efendimizin de hazır bulundukları bir mecliste, padişah saraylarından, mimari zarafet ve güzelliklerinden, mefruşatının zenginliğinden, ihtişamından bahsediliyordu. Bu işlerden anladığı sözlerinden belli olan bir zat, o muhteşem yapılara ait tafsilât veriyor, özelliklerini ve güzelliklerini anlatıyordu. Bu konuşmaları, dikkat ve ibretle dinleyen Ibrahim Edhem hazretleri, civarda bulunan bir mezarlığı göstererek şöyle buyurdu:

— Medhettiğiniz, ihtişam ve azametini anlata anlata bitiremediğiniz o saraylar yakında harap olmağa mahkümdur. Asıl, imâr ve tezyin edilmesi gereken işte bu mezarlardır. O mezar-

lar ki, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya mâ'azallah ce.

hennem çukurlarından bir çukur olabilir. Binaenaleyh, kişi bu fâni âlemde fâni mâmureler bina ve inşa etmek yerine, o ebedi makamını zikrullah ile salih amellerle süslemeğe çalışırsa, daha akıllı ve daha tedbirli hareket etmiş olur, dedi.

Mecliste bulunan yüksek rütbeli bir asker, hazretin bu irşâdını değerlendiremedi, ülkenin padişahına tâ'riz ettiğini zannetti ve Ibrahim Edhem hazretlerinin mübarek yüzüne kuvvetli bir tokat vurarak:

— Bu softalar da her işe burunlarını sokarlar, akıllarının ermedigi her işe karışırlar, dedi.

Hazır bulunanlar, kendisini ikaz ettiler:

— Aman, ne yaptığının farkında mısın? dediler. Yüzüne şiddetle vurduğun ve aleyhinde bulunduğun bu zat-ı muhterem, bizim eski padişahımızdır. Bugün, tahtta oturan sultanımızın da peder-i âlileridir. O bir veliyyi â'zamdır, gönüller sultanıdır.

Tokat vuran zat, hatasını anladı ve can derdine düşerek hazretin ayaklarına kapandı ve özür diledi:

— Lütfedip beni bağışlayınız efendim, dedi. Zât-1 ârifanelerini tanıyamadım, büyük bir suç işledim. Beni af buyurun ve bu kötü davranışımı hanedânınıza olan sadakatime ve hakikatleri görüp anlayamamak hususundaki hamakat ve cehaletime bağışlayınız.

Ibrahim Edhem hazretleri, o zatı omuzlarından tutarak kaldırdı ve yüzüne gülümseyerek:

— Özrünüzü kabul ve sizi affettim, bu hareketinizden dolayı size hiçbir fenalık erişmeyeceğini temin ederim, buyurdu.

O zat, hazretin bu ulüvvü cenabı karşısında ağlamağa başladı ve gözyaşları arasında:

— Suçumu bağışlayarak beni affettiğinizi söylemeniz, dünya hayatı ile ilgili ve bu fâni âlemdeki muhakememizin tecellisidir. Oysa, asıl suçum âhiret hayatına taallûk eder. Dünyada beni affettiğiniz gibi, âhiretle ilgili hakkınızı da lûtfen helâl.

ediniz, dedi.

Ibrahim Edhem hazretleri, o zatın yüzüne şefkat ve merhametle bakarak şöyle buyurdu:

— Evlâdım, senin âhiretle ilgili hakkın, benimkinden üstündür. Zira, bana tokat vurduğun zaman, elin mutlâka benim yüzümden daha çok acınıştır. Onun için, lûtfen sen bana hakkını helâl et...

Veli olmaz kişi taşlanmayınca, Sivâ endişesinden boşlamayınca, Söğütte olur mu hiç tatlı elma?

Yarılıp, sarılıp aşlanmayınca.

Ne kadar aklı çok olsa kişinin, Okumaz hocaya başlanmayınca...

Çocuk bâliij, hem de âkil olur mu?

Nice yıllar geçip yaşlanmayınca...

Amel çokluğuna hiç itibar yoktur, Kulundan Hâlıkı hoşlanmayınca...

Ey öfkeleri burunlarının ucunda dolaşanlar... Ey olur olmaz nedenlerle şuna buna bulaşanlar... Öfkelerine mağlûp olarak rastgele herkesle dalaşanlar... Ey zikir, şükür, fikir verine dilleriyle sövüp saymaya alışanlar... Bu anlattıklarımı masal gibi okuyup geçmeyiniz, kıssadan hissenizi alınız, öfkenize mağlûp olarak hayvan derekesine düşmeyiniz... Affı öğreniniz ve affediniz ki, Allahu teâlâ da sizleri affeylesin, öc almağa kalkışmak insanlık değildir, kişi bağışlamasını bilmelidir, bağışlarsan bağışlanırsın, Allah sana (KULUM!) desin, Resûl-ü müctebâ seni ümmetliğe kabul buyursun da (BU BENİM ÜMME- TİM!) desin. Allah'a kul ve Resülüllah'a ümmet olanlar, iki cihanda da aziz olurlar. Buna lâyık olmayanlar ise, hem bu fâni âlemde hem de ebedî âhiret âleminde zelil ve perişan kalırlar.

Yukarıda kıssalarını naklettiğim zevat-ı zevil-ihtiram, bakınız asırlar ötesinden günümüze kadar nasıl hürmet ve tâ'zimle yâd ediliyorlar.

Ey sadık mü'min, ey ehl-i aşk!..

Kendinize süslü kabirler hazırlamayınız. Kendinizi, kabre hazırlayınız. Gafiller, yalnız kabirierinin üsüünü süslerler, renk

renk mermerlerle, oymalarla, yazılarla, sütunlarla kabirlerinin dışlarını pırıl pırıl yaparlar, ama içinin ne kadar karanlık ve dehşet verici olduğunu aslâ hatırlamazlar. Kâmiller ise, kabirlerini zikrullah ile, ibadet ve tâ'atle, güzel ahlâklarının semeresi olan iyiliklerle, salih amellerle süslemeğe çalışırlar, kalplerine mermerlerin ihtişamını değil, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah'ı doldururlar, günün birinde nasılsa kırılacak mermerlerden, solacak yaldızlardan değil, Allahu teâlâ' nın sonsuz kerem, rahmet ve mağfiretinden meded umarlar.

Bilirler ki, dışından çok içi süslenen kabirlerinde önünde sonunda amelleriyle başbaşa kalacaklardır.

Evet, dünyanın son ve âhiretin ilk durağı olan kabre yerleştirilip üzerine acele acele toprak dolduran sevdiklerimiz ve saydıklarımızın ayak sesleri uzaklaşmadan MÜNKER ve NE- KİR adlarında iki melek gelir ve kişiye amellerine göre muamele ederek sorular sorarlar:

— Rabbin kimdir?

— Dinin nedir?

— Kitabın hangi kitaptır?

— Peygamberin kimdir?

— Kıblen neresidir?

— Mü'minler neyin olurlar?

Kendisini, dünya hayatında iken kabre hazırlayanlar, bu sorulara büyük bir kolaylık ve rahatlıkla cevap verirler:

— Rabbim, âlemleri yoktan var eden Allahu azim-üş-şândır. Dinim —El-hamdü lillâh— din-i islâmdır. Kitâbım, semavî kitapların sonuncusu, yüz suhuf ve üç büyük kitabın özü ve özeti olan Kur'an-ı azim-ül-bürhandır. Peygamberim, Rahmeten lil-âlemiyn, şefi-ul-müznibiyn ve seyyid-ül-mürseliyn olan Allah' ın sevgilisi Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir. Kıblem, Beytullah olan Kâ'be-i muazzamadır. Mü'mialer ise kardeşlerimdir.

Kendilerini kabre hazırlamaksızın, kendilerine süslü ve muhteşem kabirler hazırlayanlar, baş uçlarına altun yaldızlarla adlarını yazdırıp, mezar taşlarına iftihar vesilesi olarak sülâ-