Ara
Menü

Sayfalar 399–405

1.774 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 399–405

Kibir, meni den ve ateşten halkolunanın hakkı ve sıfatı değildir. Kibir, evveli ve âhiri buluran fâninin de hakkı ve sıfatı değildir. Kibir, ancak ve yalnız evvel, âhir, bâtın ve zâhir herşeye kadir bulunan, varlığı bi-zâtihi kendisinden olan Mâlik-el-mülkün, celâl ve ikram sahibi Allah'ın, gaybı ve şahidi hakkıyle bilen Rahman'ın, Rahiym'in, Melik-il-kuddûsün, selâmün, mü'minün, müheyminin, aziz ve cebbârın ve Mütekebbir' in hakkı ve sıfatıdır. Kibir, ancak Zât-ı Kibriyâ'sına mahsus ve münhasırdır. Kibir, ancak ona yakışır.

Allahu zül-celâl vel-kemal, Âdern aleyhisselâmı yarattığında lûtfen ve tenezzülen ona hitap buyurdu:

— Yâ Âdem!.. Sağ yanına bak, orada üç nur göreceksin.

O üç nura isimlerini, mekânlarını ve vazifelerini sor.

Hz. Âdem aleyhisselâm, bu emr-i ilâhî üzerinde sağ yanında bulunan üç nura döndü ve sordu:

— Ey muazzez nurlar!.. Sizlerin isimleriniz nedir, mekânınız neresidir ve vazifeleriniz nedir?

Bu üç nurdan birisi cevap verdi:

— Benim adım AKIL'dır. Mekânım insanın başıdır. Benim bulunduğum başta din, dinin bulunduğu başta da iyman tâcı bulunur. İyman bulunan yerde HAYÂ da vardır. Onun için, benim bulunduğum başlar kutlu ve mutlu başlardır. Zira, o başa tefekkür yani düşünmek ni'meti bahş ve ihsan buyurulınuştur, dedi.

İkinci nur da şöyle cevap verdi:

— Benim adım da HAYA'dır. Aklın bulunduğu başın gözünde bulunurum. Zira, akıl olan başlarda din ve iyman vardır.

Din ve iyman olan yerde de elbette HAYA da bulunur. Onun için ben AKIL'dan hiç ayrılmam ve onun da dediği gibi o nerede ise, onunla beraber bulunurum. Içinde AKIL cevheri bulunan başların gözleri de HAYA'nın yani benim mekânımdır.

Hayâ sahibi bir göz, harama bakmaz, hıyanete cür'et edemez, ibret sahibi olur. Hakkı gören göz olur, dedi.

Üçüncü nur da, Hz. Adem'e şöyle cevap verdi:

— Yâ Âdem!.. Benim adım da MERHAMET'tir. Mekânım ise, başlarında AKIL ve gözlerinde HAYA bulunan insanların kalpleridir. Benim bulunduğum merhametli kalp, Allahu teâlâ' nın beyti ve Rahman'ın tahtıdır. Rahman'ın Rahmaniyyeti, Rahiym'in merhameti o kalp sahibinden zuhura gelir, dedi.

Hz. Adem aleyhisselâm, her üçüne de:

— Allahu teâlâ, sizleri mükerrem kılsın, ne güzel nurlarsınız, vazifeleriniz ve mekânlarınız ne kadar mübarek ve ne kadar kudsidir, diye medh-ü senâ eyledi.

Allah celle celâlühu, Âdem aleyhisselâma tekrar hitap buyurdu:

— Sol yanına bak, üç zulmet göreceksin. Onlara da sor bakalım isimleri, mekânları ve vazifeleri nedir, kullarım duysunlar da ibret alsınlar.

Hz. Adem aleyhisselâm, o üç zulmetten birisine sordu:

— Ey zulmet!.. Ne kadar da çirkin yaratılmışsın. Adın ne, mekânın neresi ve vazifen nedir?

Zulmetlerden, bu hitaba muhatap olan bi-iznillah cevap verdi:

- Benim adım KİBİR'dir. Mekânım, insanların başlarıdır. Vazifem ise, girmeğe muvaffak olduğum başta ne akıl, ne din, ne iyman, ne şükür, ne hayâ, ne merhamet, ne tevâzu ne de insanlıktan eser bırakmamaktır, dedi.

Hz. Adem aleyhisselâm, ona çıkıştı:

— Sus, yalan söyleme! dedi. İnsanların başlarında akıl bulunur.

Zulmet, hemen cevap verdi:

— Evet, haklısın yâ Adem!.. Doğru söylüyorsun ama, akıl bir ân için ayrılıverirse, hemen o başa ben hâkim olurum, dedi.

Ikinci zulmet de soruyu şöyle cevaplandırdı:

— Benim adım da TAMAH'dır. Mekânım, insanların gözleridir. Benim bulunduğum gözün sahibinde ne hayâ, ne vicdan, ne namus, ne iz'an, hiç ama hiçbir şey kalmaz, hırslı, aç gözlü, doymak bilmez bir kişi olur gider, dedi.

Adem aleyhisselâm ona da çıkıştı:

— Sus, yalan söyleme! dedi. Insanların gözlerinde hayâ bulunur.

Zulmet, hiç düşünmeden cevap verdi:

— Evet, doğrudur, insanların gözlerinde hayâ bulunur ama, hayâ biraz uzaklaşıverince onun yerine ben hâkim olurum, dedi.

Üçüncü zulmet de aynı soruları şöyle cevaplandırdı:

— Benim adım HASED'dir. Allah ve Resûlü beni hiç sevmezler. Hatta (Hasedcinin hasedinden Rabbil-Felâk olan Allahu azim-üş-şâna sığınırıın.) buyurulmuştur. Mekânım, insanların kalpleridir. Benim girdiğim kalplerin sahipleri, insan şeklinde birer canavar oluverirler. Yapmayacağım denâ'at ve işletmeyeceğim kabahat yoktur. Benim girdiğim kalpler, nazargâh-1 ilâhî olmaktan çıkarlar, Rahmet-i ilâhiyyenin zuhur ettiği mahal olan o kalp, kin, nefret, kıskançlık, çekememezlik, düşmanlık evi ve şeytan makarrı haline gelir. Bütün kullara zarar erişınesi en büyük emelimdir. Benim içinde bulunduğum kalp ve o kalbin sahibi için için, sinsi sinsi yanan bir oduna benzer.

Kâ'inatın helâk olmasını isterim, dedi.

Adem aleyhisselâm ona da çıkıştı:

— Sus, yalan söyleme! dedi. Kalpte merhamet bulunur.

Zulmet, diğerleri gibi cevap verdi:

— Evet, doğrudur, merhamet bulunur ama, merhamet bir ân için ayrılıverirse, ben hemen o kalbe hâkim olurum, dedi.

Arif olan, bu yazdıklarımızdan ibret alarak tevazu sahibi olur, nerede ve kimden olursa olsun hak kelâmı duyunca kabul eder, evvelinin ne olduğunu ve sonunun neye varacağını düşünür, gözyaşlarıyla Rabbinden tevfik ve inayet dilerse, kibir illetini tedaviye muvaffak olur. Mevlâyı müte al, sana ve bana hidayet buyursun (Âmin).

Nefsin kötü ve çirkin sıfatlarından birisi de HASED hastalığıdır demiştik. Bu korkunç illetten, Rabbim cümlemizi ko- Envâr-ül-Kul0b, cilt: 2 — F: 26

rusun, yirminci asrın sonlarına yaklaştığımız bugünlerde bile hâlâ sebep ve nedeni bilinmeyen, çaresi ve tedavisi bulunamayan kanser hastalığı gibi bir marazdir. Hased, insanların sol memeleri altında bulunan ve bir çam kozalağını andıran kalplerinde karargâhını kurar ve nazargâh-ı ilâhi olan o kutsal uzvu mahv-u perişan eder. Bir ağacın içindeki mini mini kurtlar, onun koca gövdesini nasıl yavaş yavaş kemirir ve bir gün yere devirirse, hased de aynen böyle kalbi delik deşik eder. Içinde bulunduğu kalbin sahibine aslâ rahat ve huzur vermez, baktığı her güzel şeyden tiksinen, gördüğü her iyi şeyden iğrenen, hiçbir şeyden zevk ve lezzet almayan ve safa bulmayan huysuz, tedirdin, dirliksiz ve geçimsiz bir insan haline getirir.

Hased, sinsi sinsi, için için yanan bir ateş gibidir. Ateş nasıl değdiği heryeri yakar ve mahvederse, hased de sahibini aynen öyle yakar ve bitirir. Kıskançlığı ve çekemediği kimselerin başlarına bir felâket gelince biraz rahatlar ve sakinleşir gibi olursa da, o felâketzedeye birisi yardım eli uzatınca tekrar alevlenir, yanınağa ve yakmağa devam eder. Hasedçi, neye hased etmişse onun yok olmasını ister. Bunu sağlayıncaya kadar yapmayacağı kötülük, göze almayacağı aşağılık, başvurmayacağı bayağılık kalmaz. Onun için hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden Allahu teâlâ'ya sığınmaktan başka çare yoktur. Hâsid yani hasedçi, ne kendi rahat eder, ne de başkalarına rahat yüzü gösterir.

Bir de GIBTA vardır ki, başkalarının sahip oldukları ni'met ve fazilete insanın kendisinin de nail olmasını dilemesidir.

Bu hal şeri'at ehline caiz ise de, hakikat ehli için aslâ cevâz yoktur. (HASENÂT-ÜL-EBRÂR SEYYÎ'AT-İL-MUKARREBİYN) denilmiştir. Yani, şeri'at ehlinin hasenâtı, hakikat ehlinin seyyi'atı gibidir. Gıbta, her ne kadar hased gibi değilse de, kulun bulunduğu mevkiinden razı olmadığı gibi de yorumlanabilir. Hakikat ehli, Allahu teâlâ'dan ve onun bahş ve ihsan buyurduğu herşeyden razı olur ve ancak bu suretle Hak rizasına talip bulunur. Oysa, başkasının ni'met ve faziletine özenmek ve onun kendisinde de bulunmasını arzulamak, Hakkın verdiklerine ra-

zı olmamak anlamına gelmez mi? Daha korkuncu, Allahu teâlâ' nın verdiğine razı olmamak, Allahu teâlâ'dan da razı olunmadığı gibi bir tehlikeyi göze almak değil midir? Bunun içindir ki, hakikat ehli: (Gıbta, şeri'at ehline caiz, hakikat ehline caiz değildir..) demişlerdir. Hakikate tâlip olanların bunu gözden uzak tutmamaları gerekir. Bazı ehl-i hakikat, madde ve madde ile ilgili şeylerde gıbtayı kat'iyyen caiz görmemişler ve fakat fazilette, ibadette ve insanlıkta gıbta etmeğe ruhsat vermişlerdir.

Ey ehl-i Hak!.. Hâsid, yani hasedçi hased ettiği zaman yaptığının kâr ve zararını düşünmez. Hased ettigi kimsenin helâk olmasını ister ve buna muktedir olamayınca kendisini helâk eder.

Şimdi anlatacağım hikâyeyi can kulağı ile dinle!...

HİKÂYE Hz. Musa aleyhisselâm zamanında, bir mahallede iki kör vardı. Bunlardan birisi hâsid kişiydi ve bu hasetçi kör gece ve gündüz Rabbine dua eder ve:

— Ilâhi!.. Sen neye kadir değilsin, lûtfen benim gözlerimin nurunu iade buyur, diye yalvarır yakarırdı.

Evet, böyle dua eder, yalvarır ve yakarırdı ama, arkadaşına da hased eder, fakat bunu belli etmezdi. Birgün, Hz. Musa aleyhisselâm Tûr-u Sinâ'ya gittiğinde, Hak celle ve alâ şöyle buyurdu:

— Şu mahallede, gözleri görmeyen bir kulum, gece ve gündüz gözlerinin nurunun iadesi için dua ediyor. Kendisine söyle, diğer kör arkadaşının yalnız bir gözünün açılması için de bana dua etsin, onun iki gözünü açayım.

Hz. Musa aleyhisselâm, emr-i celil-i ilâhiyyi yerine getirmek üzere bulundukları mahalleye geldi ve o hasedçi köre durumu anlattı. Hasedçinin yüz hatları gerginleşti, kaşları çatıldı, dudakları titremeğe başladı, beti benzi soldu ve gayr-i ihtiyari haykırdı:

— Hayır!.. Ne onun bir gözü açılsın, ne de benim iki gözüm, istemiyorum. Tek o kör kalsın da ben de kör olarak yaşar giderim, dedi.

Bir yerde ki, hased hükümrandır;

O yerde ziyayı hak nihândır...

HİKÂYE Şeytan, Fira'unu ziyarete gitmişti. O esnada, Fira'un da hamamda yıkanıyordu. Şeytan, hamamın kapısını vurdu ve içeriden (Kim o?) diye cevap alınca girerek Fira'una takıldı:

— Hem herkese kendini (Ben, sizin yüze Rabbinizim!) diye tanıtıyorsun, hem de kapının önünde kimin bulunduğunu bilemiyor (Kim o?) diye soruyorsun, dedi. Fira'un cevap verdi:

— Ne ben o dediğinim, ne de sen kudret sahibisin. Ben menfaat ve saltanat için, sen de Âdem'e secde etmeyerek Allah'a âsi olduğundan rahmetten kovulduk. Sen, şimdi onu bunu bırak da bana söyle bakalım: Yeryüzündeki kullar içinde senden ve benden daha âsi ve günahkâr mahlûk var mı?

Şeytan, hemen cevap verdi:

— Evet, dedi, vardır. Benim bir koca-karı yoldaşım, daha doğrusu uşağım vardır. Bir çok işlerimi ona gördürürüm. Ben cin şeytanıyım, isti'âze ve besmeleden kaçarım. Oysa, benim uşaklarım olan âdemoğulları ne (E'ûzü) den ne de (Besmele)

den kaçmazlar, onun için de ısmarladığım her işi rahatlıkla yaparlar. Hattâ, onların yaptıkları kötülükleri yapmak için ben Allah'tan korkarım. Oysa, onlar ne Allah'tan korkarlar, ne de azabı ilâhiyyeden yılarlar ve gözlerini kırpmadan kendilerine emrettiğim her işi, her kötülüğü, her haksızlığı rahatça yaparlar. O koca-karı yoldaşım geçenlerde bana dedi ki:

— Ey şeytan!.. Senin bir çok mühim işlerini yüz aklığı ile gördüm. Şimdi, benim de sana bir işim düştü.

— Söyle bakalım, dedim. Yapabileceğim bir şey ise yapanm.

— Şu karşımızda oturan komşumuzun üç ineği var. Akşamları memeleri dolmuş eve dönüyorlar. O komşum da sağıp çoluk çocuğu ile âfiyetle yiyorlar ve hatta komşulara da ikram ediyorlar. Buna hiç dayanamıyorum, ne olursun bir fırsatını bulup komşumun ineklerini bir yardan aşağı itiver, üçü de gebersin gitsin, gözlerim görmesin dedi. Komşusunun kendisine de süt verip vermediğini sordum. İstese hergün verdiklerini, fakat içi götürmediği için istemediğini söyledi. Kendisine şöyle bir teklifte bulundum:

— Fikrinden vazgeç, komşunun ineklerini öldürmeyelim, ben sana onlardan daha besili, daha fazla süt verén altı tane inek temin edeyim, senin ineklerin daha fazla olduğundan, daha fazla süt alır ve komşunu kıskanmaktan da kurtulursun, dedim. Bana çok kızdı, büyük bir hırs ve hiddetle bağırdı:

— Ben, senden komşumun ineklerinin yok edilmesini istiyorum, dedi. Komşumun ineklerinin yok olması, altı inek sahibi olmaktan bana daha zevkli gelir ve daha çok hoşuma gider.

Ey Fira'un! İşte, o hasedçi koca-karı var ya, o senden de benden de daha âsi ve günahkâr, daha alçak ve daha şerlidir, diyerek şeytan kaybolup gitti.

HİKÂYE Geçenlerde, Aksaray'da yeraltı geçidinde dükkânı yanan birisine rastladım. Teselli etmeğe hazırlanırken, onun büyük bir sevinç ve neş'e içinde olduğunu görerek şaşırdım:

— Geçmiş olsun, dedim. Herhalde senin dükkânın yanmadı değil mi?

— Yanmaz olur mu, yandı...

— Öyle ise dükkânın sigortalı idi ve yanan malının karşıliğını sigortadan sana ödediler.

— Yok canım sigortalı filân değildi.

— Affedersin ama, dükkânın yandığı ve sigortalı da olmadığı halde, bu kadar sevinçli ve neş'eli olmanı pek anlayamadım.

Sayfalar 399–405 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org