Ara
Menü

Sayfalar 392–398

1.844 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 392–398

lar, sahralar, yazlar, kışlar ve baharlar, arşlar, kürsiler, cennet ve cehennem, huri ve gılman, kevser ve vildan, çarh-ı felek ve her canlı melek onun için, onun emrine müsahhar kılınmak için yaratılmıştır. Bu vücudun hâmil olacağı nur, bütün mahlûka tin evveli ve bütün peygamberlerin sonuncusu, benim matlûp ve maksudum, mahbubum olan nurdur. Dört muhalif anasır ile yaratılacak bu vücudun zât-ı ülûhiyyetime nasıl kulluk edeceğini ve ne gibi sırları hâmil bulunacağını, yerlerin ve göklerin yüklenmekten çekinip kaçındıkları emanetimi nasıl yükleneceğini göreceksiniz.

Sonra, Adem aleyhisselâmı yarattı, ona can, vücuduna kan ve ruhundan ruh bahşederek HAYY Esmâ'sını zuhura getirdi ve Adem'e bütün Esmâ'yı öğretti. Adem'in fazlı ve meleklerin aczi zâhir olması için:

— Ey meleklerim; eğer sadıklardan iseniz bana Esmâ'dan haber verin, buyurdu. Melekler, izhar-ı aczettiler ve:

— Yâ Rab! Seni tenzih ve takdis ederiz. Senin öğrettiklerinden gayrı bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen, herşeyi hakkıyle bilen ve her fiili hikmete uygun olan Rabbimizsin, dediler.

Hak celle ve alâ, Âdem'e hitap buyurdu:

— Yâ Adem!.. Esmâ'yı bana haber ver...

Adem aleyhisselâm, kendisine öğretilen bütün Esmâ'yı bildirdi.

Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, yine meleklere hitap buyurdu:

— Ben size demedim mi ki, yerlerin ve göklerin gaybını, olmuş ve olacağını, sizlerin açıkça söylediklerinizi de gizli tuttuklarınızı da hakkıyle bilenim, her emrinde galip olanım...

Melekler, tasdik ve ikrar ettiler:

— Evet yâ Rab!.. Sen, herşeyin hâlıkı, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerin müstakillen mâlikisin ve her emrinde elbette galipsin.

Dikkat buyurunuz mü'minler!..

Buraya kadar anlattıklarımızda, Adem'in ve Ademoğullarının şeref ve haysiyetine, ilmin üstünlük ve meziyetine ve in-

sanların ibadet ve tâ'atteki ehemmiyet ve faziletine işaret vardır. Allahu teâlâ, Âdem aleyhisselâmın üstünlüğünü ilimle izhar ve isbat buyurmuştur. Eğer, ilimden daha üstün ve şerefli bir şey bulunsaydı, Âdem'in fazlını onunla açıklardı.

Dahi eyledi ol sahib-i ilm, Beşikten mezara ol tâlib-i ilm...

Evet, Adem aleyhisselâmın ilmen üstünlüğü sebebiyle, meleklere secde etmeleri emrolundu ve bütün melekler Âdem'e arz-1 tâ'zim için secde ettiler.

By Ehl-i iyman:

Hz. Adem aleyhisselâma yapılan bu secde arz-1 ubudiyyet için değil, arz-ı tâ'zim secdesidir. Zira, ibadet için ancak ve yalnız Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine secde edilir. Allahu teâlâ dan gayrısına ibadet secdesi eden müşrik olur. Müşrikler ise, ebediyyen nârda kalacaklardır.

İzninizle bu çok hassâs mes'eleyi biraz açıklamak isterim:

Bizler, namazlarımızı Kâ'be-i muazzamaya, yani kıbleye ve onu belli eden ve gösteren mihraba yönelerek ibadet, secde ve rükû ederiz. Bu secdemize, mihrabın bulunduğu cami-i şerifin duvarı ve Kâ be-i muazzamanın binası da karışır. Daha açık bir deyimle, bu secde içinde cami-i şerifin duvarına ve Kâ'be-i muazzamanın binasına secde vardır. Fakat, asıl secdemiz Allahu azim-üş-şâna olandır ki, ona SECDE-İ İBADET, Kâ'be-i muazzamanın binasına veya cami-i şerifin duvarına yaptığımız secde de SECDE-Î TÂ'ZİM'dir.

Bazı kullar mihraba, bazı kullar Kâ'be-i muazzamaya, bazı kullar Sidre't-ül-müntehâya, bazı kullar da arş-ı Rahman'a, bazı kullar Kürsiyyi ilâhiyye secde ederler. Fakat, hepsinin de secdeleri ancak ve yalnız Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerinedir. Her kul bir Makam-ı kudsiyye yönelir ama, secde yalnız âlemlerin Rabbinedir.

Binaenaleyh, meleklerin Adem aleyhisselâma yaptıkları secde de TA'ZIM secdesidir ki, Adem aleyhisselâm Kâ'be-i mu-

azzamanın binası mesâbesinde olup aslında Cenab-1 Hakka edilen SECDE-İ İBADET'ten başka bir şey değildi.

Ne var ki, Şeytan bu büyük sırra vâkıf olamadığından emr-i ilâhiyye ittibâ ve imtisal etmemekle kalmadı, üstelik fiilen itiraza dahi yeltendi. Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, şeytana hitap buyurdu:

— Adem'e neden secde etmedin? Seni, bu secdeden men'eden ne idi?

Buracıkta, tekrar bir uyarma ve hatırlatma yapmak gerekiyor:

Allahu teâlâ, gizli veya açık, olmuş veya olacak herşeyi, yaattıklarının göğüslerinden geçenleri, bütün düşünce ve temayüllerini hakkıyle bilen ÂLİM-ÜL-GAYBİ VEŞ-ŞEHADE olduğu halde, şeytana secde etmemesinin sebebini sorması, hâşâ sümme hâşâ bilmemesinden değil, şeytan aleyh-il lâ'nenin MAZ- HAR-I ITAB (Itâb, tekdir ve azarlama anlamına gelir,) olmasından, suçunu kendi diliyle itiraf ettirerek sebebini bizlerin de öğrenmemiz ve ibret almamız içindir. Bunu da böylece bilmek ve bellemek lâzımdır.

Şeytan, cevap verdi:

— Yâ Rab! Ben, Adem'den daha hayırlı ve yüceyim. Zira, onu topraktan ve beni ise ateşten yarattın. Ateş, elbette topraktan üstündür, dedi.

Oysa, şeytanın kıt ve kısır bilgisiyle ve sapık bir mantıkla yaptığı bu kıyaslama elbette doğru değildi. Ama, kibiri ona ilmini unutturdu. Hakikati örttü, düşünemez, göremez ve bilemez oldu. Gerçekten de öyledir. Kibirli olanların bu kibirleri kendilerine ilmi ve hakikatleri unutturur, sâlim bir kafa ile düşünmekten, ibretle bakacak bir gözden, hakkı teslim edebilecek vicdan ve muhakeme kabiliyetinden yoksun bırakır. Kendisinin ateşten yaratıldığını ve binaenaleyh Adem'den üstün ve hayırlı olduğunu iddia eden şeytan da, Hz. Adem aleyhisselâmın ateş de dahil olmak üzere su, toprak ve havadan yaratılmış bulunduğunu bilememiş, anlayamamış, takdir edememiş, çünkü kibirine mağlûp olmuştu. Adem'in bu yaratılışında her türlü isti'dat vardı.

Dikkat ediniz: Ademoğlunun ateş tarafı galip gelirse, kibirli ve yakıcı, su tarafı galip gelirse akıcı ve yakıcı, hava tarafı galip gelirse şehvetine ve nefsi hevâsına uyucu, toprak tarafı galip gelirse gerçek âdemliği bulucu olur, toprak gibi mütevazi, kötülüğe karşı iyilik edici, bağışlayıcı, kerem ve lûtfedici olur.

Bunun için değil midir ki, Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-mu'iyn efendimiz, Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh'a EBÛ TÜRAB (Toprak babası)

adını vermişlerdir.

Ateşin, iki sıfatı vardır: Biri CELÂL ve diğeri CEMAL'dir.

Celâl sıfatı gelince, yakar, yıkar ve mahveder. Cemal sifatı gelince insanlara yararlı olur. Kışın ateşte ısınır, yemeğini pişirir, üst başını yıkamak için suyunu kaynatır ve daha saymakla bitmeyen bir çok yararlar sağlar.

Ateşin celâli, insanda kibir illetinin zuhuru gibidir. Insana kibir sıfatı gelince, aklı giderir ve yerine kibir geçip oturur.

Kibirli olanların başlarında akıl kalmadığı için düşünemez, insaf kalmadığı için hakkı teslim edemez, kulakları hak kelâmı dinleyemez, ağızları ve damakları necasetle nefaseti ayırdedemez, dilleri hak kelâmı söyleyemez, kalplerinde merhamet kalmadığından kimseye acıyamaz, el kalmadığından okşayamaz, ayakları kalmadığından hayır ve yarar peşinden koşamaz. Kadavradan hiçbir farkı kalmayan bir insan kalıbı kalır ki, ona da şeytan kolaylıkla girer ve tahtını kalp denilen o mükemmel uzva kurar ve o hak binası şeytanın bir oyuncağı, esiri haline gelir ve o kimse şeytandan da aşağı ve bayağı olur.

Umumiyetle bu hep böyle olagelmiştir. Kâmil ve mükemmel olan herşey fesada uğrayınca, ondan zuhur eden kötülükler de kat kat, dereke dereke artar. Meselâ, et ile yumurtayı gözönüne getiriniz. Ihtiva ettikleri protein ve diğer besleyici maddelerle et ve yumurta ne kadar faydalı ve yararlı olursa, bozulup kokuşunca, yani fesada uğrayınca da o derece tehlikeli ve zararlı olur, hatta bazan kişinin ölümüne bile yol açabilir. Kaldı ki, yenilmeseler bile bozulmuş et ve yumurtanın ne kadar kötü koktuklarını söylemeğe bilmem lüzum var mıdır?

Yukarıda, ateşin cemal sıfatının yararlı olduğuna işaret etmiştik. Kibiri, yerinde ve kibirliye karşı kullanmak da sadakadır, buyurulmuştur. Evet, tekrar ediyorum: Kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır.

Ateşte olduğu gibi, suyun da celâl ve cemal sifatları vardır.

Celâl sıfatı gelince, önüne geleni yıkar, devirir, sürükler, boğar ve helâk eder.

Onun için, insan vücudundaki su galip gelince sel gibi, baskın gibi önüne çıkanı yıkar, devirir, sürükler ve helâk eder.

Suyun cemal sıfatı gelince, herşeyden önce su mebde-i hayattır. Yaşatır, kandırır ve diriltir. Suladığı araziye bereket getirir, cihanı gülistana çevirir. Binaenaleyh, insan vücudundaki suyu itidal üzere, insaf ile, Kur'an-ı azime iktida ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye ittibâ ederek kullanırsa, çevresine ve bütün dünyaya hayırlar, iyilikler ve mutluluklar bahşeder.

Havanın da, celâl ve cemal olmak üzere iki sıfatı vardır.

Havanın celâli gelince, fırtınalar ve kasırgalar denizleri alt - üst eder, gemileri ve insanları helâke götürür, önüne geleni sürükler, asırlık ağaçları köklerinden koparır, dalları kırar, çiçekleri ve meyveleri hâk ile yeskan eder. Insan vücudundaki hava da böyle galebe edince, hem kendisinden hem de çevresinde bulunanlardan mal, can, ırz ve namus mefhumlarını kökünden söker ve atar, şehvetine esir eder, kişiyi nefsinin kölesi haline getirir ki, bunların insan gibi konuşmalarından gayrı insanlıkla ilgi ve ilişkileri kalmaz ve âdeta hayvanlaşırlar.

Havanın cemali ise, insanlara nefes alabilmeleri suretiyle hayat bahşeder, yelkenlerini şişirir, değirmenlerini döndürür ve daha sayılamayacak kadar çok geniş faydalar sağlayarak her mâ'nada yararlı olur. Havanı, ehline karşı kullanınakla ise gerçekten insan olur ve insan olarak kalırsın.

Toprağın da, daha önce saydığımız anasır gibi iki sıfatı vardır. Şu farkla ki, toprakta CEMAL-I EVVEL ve CEMAL-I SÂNİ sıfatları bulunur. Bu iki sıfata da sahip olanlar yalnız âdem olmakla kalmazlar, aynı zamanda kemale de ererler. Allahu teâlâ'ya lâyık kul ve Resûl-ü müctebâ'ya lâyık ve elyak bi-

rer insan-ı kâmil haline gelirler. Bütün âlemlerin anahtarı ellerine verilir, ilâhî sırlara erilir, iki cihanda da sultanlık mertebesine varılır. Bu âlemde Hak ile gönül sultanı, bâki âhiret âleminde de mak'ad-ı sıdka nail ve mazhar-ı zât olunur.

Evet, dersimize devam ediyoruz:

Şeytan, kibirlenmesinden ötürü bütün bildiği ilimleri unuttu ve Adem'de olan sırları çözemedi, kıt ve kısır aklı ve düşüncesiyle Hakka teslim olacak yerde, ona itiraza yeltendi, hayrı ve şerri seçemedi ve kendisinin daha üstün ve hayırlı olduğunu iddia etmek gaflet ve dalâletine düştü ve bu böbörlenmesinden dolayı da Rahmet-i ilâhiyyeden kovuldu, iyman tâcı başından alındı, kıyamete kadar lânet ve nefretle anılmağa ve mahşerde de cehenneme atılmağa lâyık ve müstehak oldu.

Böylesine korkunç ve tehlikeli bir illet olan kibiri, iki şekilde anlatmak mümkündür:

I) Kendisini, karşısındakilerden ve diğer bütün insanlardan üstün ve hayırlı görmek.

II) Hak kelâmını kabul etmemek.

Gerçekten kibirli olanlar, yalnız kendilerini üstün ve yüce görmekle yetinmez, aynı zamanda hak kelâmını da dinlemez ve kabul etmezler. Zira, kibirliler şeytanın uşakları ve halifeleridirler.

Bakınız, kibir denilen illetin insanın başına ne büyük felâketler getirdiğini de size anlatmağa çalışayım:

Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, cennete giremez.

Kibirlenenlerin yüzlerini, Allahu teâlâ yerlere sürter. (Buna mukabil, tevazu sahiplerini de daima yüceltir ve yükseltir).

Kibir, ancak ve yalnız Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine mahsus bir sıfattır. Kibir, Rabbimizin ridâsı (Örtü)dır. Bunun için kibir sıfatı ile sıfatlanan kul, rahmet-i ilâhiyyeden mahrum kalır.

Kibirliye karşı kibirlenmek ise sadakadır.

Yukarıda da belirtmeğe çalışmıştık: Her illetin bir devâsı ve her marazın bir şifası bulunduğu gibi, kibir illetinden kurtulmanın da çaresi vardır.

Insan, neden ve nasıl yaratıldığını bir ân için olsun düşünebilirse, kibirlenmesi mümkün değildir. Zira, düşününce farkeder ki kendisi de, başkaları gibi bir katre meniden hasıl olmuş, idrar yoluyla ana rahmine düşmüştür. Akibeti de, çürümek ve toprak olmaktır. Hal böyle olunca, kibirlenmek neye?

Eğer, kişi aklına güveniyorsa, akıl hastası olamaz mı? Güzelliğine güveniyorsa, bir küçücük sivilce müthiş bir yara haline gelip, güzelliğini gideremez mi? Zenginliğine güveniyorsa, bir kıvılcım bütün servetini bir ânda silip süpürmez mi? Nice kimseler, zengin yattılar ve müflis kalktılar. Ilmine güveniyorsa, ilmi elinden alınmaz mı? Beyninde çıkacak mini mini bir ur onda ilim bırakır mı? Sağlık ve sıhhatine güveniyorsa, gözle görülmeyecek bir mikrop kendisini helâk edemez mi? Yeryüzünün Tanrı'sı olduğunu iddia eden Nemrud'un o muhteşem ordusunu, en âciz ve cılız mahlüklar olan sivri sinekler ve bizzat Nemrud'u bir topal sivri sinek helâk etmedi mi? Makamına güveniyorsa, nice padişahlar, krallar, imparatorlar, tahtlarından indirilip cellât elinde can vermediler mi? (Ben sizin yüce Rabbinizim!.) diyen Fira'un ve ordusuna bir çoban asâsı kâfi gelmedi mi?

Daha sayalım mı? Kimlerin nelere güvendiklerini ve bundan dolayı nasıl kibirlendiklerini ve sonunda da nasıl mahvolup gittiklerini öğrenmek için tarih kitaplarını dikkatle ve ibretle okumalıdır. Bilhassa, kendilerinde kibir illetinden zerre miktarı iz bulanlar, yukarıda saydıklarımızın hak ve gerçek olduğunu düşünüp anlamalı, tevazû sahibi olmağa çalışmalı ve mütevazi insanları Allahu tâlâ'nın yükselttiğini ve yücelttiğini hiçbir zaman hatırlarından çıkarmamalıdırlar.

Aziz mü'minler:

Başlarında akıl, gözlerinde ibret, kalplerinde merhamet olan kimseler aslâ kibirlilik edemez, kibirlenemezler.

Kibiri, Allahu teâlâ'ya mahsus ve lâyık bir sıfat olarak tanırlar, yalnız kendilerini değil, başkalarını da kibirli olmaktan tenzih ederler. Zira, onlar iyi bilirler ki, kibirlenerek Allahu teâlâ'ya rekabete yelteneni, Allahu azim-üş-şân önünde sonunda mahv ve helâk eder.

Sayfalar 392–398 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org