Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 385–391
HİKÂYE Hasan-ül-Basri (Kuddise sırruh) hazretlerinin bir Yahudi komşusu vardı. Günlerden bir gün, bu komşusunun hastalandığını duyan Hazreti imam, kendisini ziyarete karar verdi ve haber gönderdi. Yahudi, bu habere o kadar sevindi ki, yakınlarına:
— O mübarek zatı yattığım yerde karşılayamam. Beni, yatağımın içine oturtunuz, dedi. Etrafina yastıklar koyarak, isteğini yerine getirdiler. Hasan-ül-Basri hazretleri odasına girince, davranıp kalkmak ve bu müstesnâ misafirini ayakta karşılamak istedi ama, muvaffak olamayarak yatağına yığıldı. Misafir, kendisinden halini ve hatırını sordu, Yahudi teşekkürler ederek hayret ve tecessüsle kendilerinden sordu:
— Beni bağışlayınız yâ imam! Ben, sizin dininizden değilim. Acaba, islâm dini bir gayr-i müslimin hastalığında ziyaretine ruhsat vermiş midir?
Hazret-i imam, derhal cevap verdi:
— Elbette, dedi. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz de, hasta olan bir Yahudi komşusunu ziyaret etmiş lerdir. Binaenaleyh, ruhsat vardır. Bahusus, seninle otuz küsur yıldır komşuluk ediyoruz, eğer bu süre içinde bilmeyerek seni üzecek veya incitecek bir hareket veya davranışım olduysa, bana hakkını helâl et.
Yahudinin gözleri doldu:
— Aman yâ imam!.. Benim, sizin gibi muhterem bir zat üzerinde ne gibi bir hakkım olabilir? diye sordu ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:
— Senin, benim üzerimde gayet büyük bir hakkın vardır.
- Ben böyle bir şey hatırlayamıyorum yâ imam!..
— Evet, vardır. Ben, bugüne kadar seni islâma davet etmedim. Şimdi, bu hakkını yerine getirmeğe geldim. Sen, islâm dinine lâyık bir kimsesin, ahlâkın da islâm ahlâkına tamamen Envâr-ül-Kulûb, cilt: 2 — F: 25
uygundur. Onun için gel bir tevhid eyle, canını nârdan azad et, ebedî saadet ve selâmete er...
— Doğru söylüyorsun yâ imam! Fakat, Allahu teâlâ iyman ettirmiyor ki, iyman edebileyim.
— Öyle ise ben vazifeni yaptım ve sana zâhirde iyman teklif ettim. Rabbimden niyaz ederim ki, senin kalbine teklif ve sana hidayet buyursun, diyerek odadan çıkmağa davranırken, hasta Yahudi kendisine seslendi:
— Yâ imam!.. Allahu teâlâ, şu ânda bana zât-1 ahadiyyetitine ve Habib-i edibine iyman etmeği nasip eyledi, lûtfen teşrif et, mübarek ellerini bana uzat, sana bi'at ederek Allah ve Resûlüne iyman getireyim, dedi.
Hasan-ül-Basri hazretleri geri döndü, hastanın yüzünden küfür zâ'il olmuş ve simasında iyman nuru belirmişti. Hz. Imamın mübarek ellerini tuttu ve yüksek sesle:
— Şâhid ol yâ imâm!.. Şâhid ol Yâ Rab!.. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlühu, dedi ve derhal ilâve etti:
— Yâ İmâm!.. Beni, cennete davet ediyorlar, sözleriyle ruhu â'lâyı illıyyin'e uçtu.
Onun, bu haline şahid olan Hasan-ül-Basri hazretleri derin bir ah çekerek ağlamağa başladı. Merakla etrafina toplandilar ve bu ağlamasının sebebini kendisinden sordular. Hıçkırıklar arasinda:
— Bu kadar yıl küfür ve dalâlet bataklıklarında dolaştıktan sonra, son nefesinde ona iyman nasip ve sonu belli oldu.
Ama, benim son nefesimde ne olacağımı kim te'min edebilir?
buyurdu.
Gel gurbet diyarında esir olup kalan insan, Gel dünya harabında yatıp gafil olan insan, Ne müşkildir ki, gafletle yatar hiç inanmadan;
Ölüm vaktinde Azra'il gelince uyanan insan..
Ey u'cub illetine müptelâ olan gafil!..
Bu kıssadan hisseni al, ibret al ki, u'cubunu terkedebilesin, ibadetlerine mağrur olmayasın, yapabildiğin ibadetlerinin sana Hakkın bir lûtfu ve keremi olduğunu, hayır ve hasenâtının tevfik-i Rabbani gereği bulunduğunu anlayarak bu vahim illetten tez vakitte kurtulabilesin... Allahu zül-celâl vel-cemal, sana ve bana hidayet buyursun.. (Amin)
Kötü ve çirkin sıfatların ikincisi de RIYÂ'dır demiştik.
Riyâ, herhangi bir işi Allah için yapmayarak, halka gösteriş için yapmak, desinler, söylesinler, övsünler ve sevsinler diye yapmaktır ki, riyâ'nın gizli şirk olduğuna da işaret etmiştik.
Bu öldürücü korkunç hastalığın ilâcı ve devâsı da, riyâdan ve gösterişten vazgeçerek ihlâsa erişmektir. Allahu sübhanehu ve teâlâ, şirkten gayrı bütün günahları affedebileceğini, yalnız zât-1 ülühiyyetine ortak koşanların aslâ bağışlanmayacaklarını Kur'an-ı aziminde açıkça beyan ve ilân buyurmuştur. Binaenaleyh, tekrar dikkatinizi çekerim, riyâda gizli şirk vardır ve devamı halinde insanı dünya ve âhirette zelil ve rezil edebilir.
Onun için, aklı başında, vicdanı ve sağduyusu yerinde olanlar için bu günahtan hemen tövbe etmek, yapılan her işi ancak ve yalnız Hak rizasıyçün yapmak, gösterişten ve alâyişten kurtulmak gerekir. Hakkın rizasını tahsile çalışanlar, bu kötü ve çir.
kin sıfattan da kurtulabilirler. Kullar ne derlerse desinler, al.
dırış etmemeli ve söylenilenlerin hiçbirisini nazarı itibara almamalı, hak nazarında makbul olacak ameller işlemelidir ki, bu amansız illetten kurtulmak mümkün olsun. Rabbim, sana ve bana tevfikini refik eyleye... (Âmin)
Kıyamet ve nedamet günü, ol mahkeme-i kübrâ huzuruna çıkarılacaklar arasında şu dört sınıfa mensup kişiler de bulunacaktır:
1. Riyâkâr zengin, 2. Riyâkâr şehid, 3. Riyâkâr gazi, 4. Riyâkâr âlim.
-- 388 - Riyâkâr zengine, kendisine verilen serveti ne yolda sarfettigi sorulacak ve o zengin şöyle cevap verecektir:
— Yâ Rab!.. Malımı infak ettim, açları doyurdum, muhtaçları kayırdım, hayır ve asenâtta bulundum.
Hitab-ı izzet şeref-sadir olacak ve:
- Evet, dediklerinin hepsini yaptın ama, rizayı ilâhimiz için değil, nefsini tatnin için, açları doyurup muhtaçları kayırarak kulların hüsnü teveccühlerini kazandın, seni: «Ne cömert adam, ne eli açık insan, ne iyiliksever kişi!..» diyerek övsünler, sevsinler ve takdir etsinler, gıyabında ve yüzüne karşı iyi olduğunu açıklasınlar, herkes duysun ve bilsin diye yaptın... Dileğin de yerine ge di. Etrafındakiler seni övdüler, takdir ve tebrik ettiler, fakir eri giydirdi, kimsesiz çocukları doyurdu diye gazetelerde ism in ve resmin çıktı, cömertliğin ve eli açıklığın dillere destan ollu. Nasibini bol bol dünyada aldın ve burada nasibin yoktur, buyurulacaktır.
Evet kardeşlerim, riyâ küfür ve şirk alâmetidir. Mürâ'inin işlerine ESTAĞFİRULLAH-EL-AZİYM...
Riyâ'dan kaçın, iykana gel;
Şirki terkeyle, iymana gel;
Kullar sana ne derse desin, ihlâs ile sen Rahman'a gel...
Ikinci olarak, riyâkâr şehid divan-ı ilâhiyye hesaba çağırılır ve şehitliğinin ne yolda olduğu kendisinden sorulur:
— İlâhi, senin yolunda kanımı döküp, canımı verdim, cevabını verince, yine hitab-ı izzet şeref-sadir olur:
— Evet, gazaya girdin ama rizayı ilâhimiz için şehid olmadın. Emsal ve akranına kendini yiğit ve bahadır gibi göstermek ve halk arasında adını kahraman olarak yâdettirmek, şan ve şeref sahibi olmak ve alkış toplamak için savaşırken şehid oldun.
Gerçekten dediğin gibi oldu. Senin için (Büyük kahraman), (Yiğit adam) dediler ve seni medheylediler. Senin de arzun esasen buydu, binaenaleyh nasibini dünyada iken aldın, dünyada
kulların sana lâyık gördükleri şan ve şeref sana yeter, burada nasibin yoktur, buyurulur.
Üçüncü olarak, riyâkâr gazi huzura çağırılır ve nasıl gazi olduğunu, düşmanlarına nasıl saldırdığını, gözünü kırpmadan din ve devlet düşmanlarına nasıl kan kusturduğunu uzun uzun anlatır.
Hak celle ve alâ, ona da:
— Evet, gaza ettin ama rizayı ilâhimiz için değil, şan ve şöhret kazanmak, halka gösteriş yapmak, kahramanlığını, yiğitliğini, bahadırlığını meclis meclis, köy köy, kasaba kasaba dolaşıp herkese anlatıp böbürlenmek ve öğünmek için savaştın. Bununla da matlûp ve maksuduna eriştin, her gittiğin yerde seni alkışladılar, selâm durdular, seni övdüler, seni sevdiler.
Istediğin de zaten buydu, nasibini dünyada aldın ve âhirette nasibin yoktur, buyurur.
Son olarak riyâkâr âlim huzur-u ilâhiyye çağırılır, neden ilim tahsil ettiği sorulur ve Hak rizasıyçün ilim tahsil ettigi ce vabını verince de kendisine:
— Hayır ey mürâ'i!.. İlim tahsilini rizayı ilâhimiz için değil, sana âlim desinler, ne bilgili adam diye övsünler, ağzından çıkanları dikkatle dinlesinler ve başkalarına medhederek söylesinler, bir meclise girdiğin zaman seni baş köşeye oturtsunlar, izzet ve ikramda bulunsunlar, girerken ve çıkarken ayağa kalksınlar diye ilim tahsil ettin. Bu ilminle halka faydalı olmak varken, ilmini paraya ve dünyaya çevirdin, ilmin sayesinde servet sahibi oldun, elini öptüler, karşında diz çöktüler, bir dediğini iki etmediler. Binaenaleyh ilim tahsilinden nasibini dünya hayatında kullardan aldın, âhirette bundan dolayı nasibin yok tur, buyurulacaktır.
Hak rizasıyçün yapılmayan bütün amel sahiplerine bu şekilde muamele olunacağına ve herşeyi gösteriş için yapanların âhirette nasipsiz kalacağına bir kerre daha önemle işaret etmek isterim.
Gârsost by;
Femen kâne yercl liki 'e Rabbihl fel-ya'mel amelen sâlihan ve lâ yüşrik bi ibadeti Rabbihi ahedâ....
El-Kehf: 110 (Kim, Rabbine kavuşmayı dilerse, onun rizasını isteyerek salih bir amel işlesin ve Rabbinin kulluk ve ibadetine kimseyi şerik etmesin..)
Ey âşık-ı sadık!..
Bu âyet-i kerimeyi unutma ve mutlâka ezberle... Hatırda kalması için, biraz daha açıklayalım:
Her kim, Rabbinin rizasını talep ederek Rabbine mülâki olmayı dilerse, salih ameller, hayırlı ve yararlı işler işlesin. Fakat bu işleri riyâ ile ve kullara gösteriş olsun diye yapmağa kalkışmasın. Kulluk ve ibadetlerinde, hiçbir şeyi Rabbine şerik etmesin. Gösteriş için yapılan işler ve hayırlar, kullar tarafından ya takdir edilir veya edilmez. Takdir etseler bile, bu ancak dünya hayatına mahsus ve münhasır kalır. O işten dolayı, âhirette hiçbir nasibin olamaz. Bu güzel ameller Hak için yapılacak olursa, yapanı hem dünyada salih kullarına sevdirir, takdir ettirir ve hem de âhirette ayrıca bunun için nasip verir.
Kıyamet gününde, ağızlar mühürlenir. Dili konuşturmağa kadir olan Allahu teâlâ, elleri konuşturur ve ayakları şahit tutar. Bütün amel ve ibadetlerde riyâ ve gösterişten kurtulabilmek için, Hakka gizlice ibadet etmelidir. Bu ibadet veya işlerin söylenilerek veya gösterilerek halka açıklanması, riyâya ve gösterişe yol açar. Bunun için, yapılacak hayır ve hasenât ister gece ister gündüz olsun, gizlice yapılmalıdır. Gece karanlığı, bütün suç ve kabahatleri örttüğü gibi, ibadetlerini ve iyiliklerini ört ve gizle... Rabbin ile senin aranızda kalsın... Nafile ibadetlerini de gizle ki, riyâ ve gösteriş onun sırrına hulûl edemesin. Diğer ibadetlerini âşikâr ederek halkı ibadete teşvik et-
meğe çalış ama, (Ne iyi adam, ibadet ve tâ'at sahibi adam...)
desinler diye ibadete özenme... Hak rizası için yapılan ibadetler, kulu iki cihanda da aziz ederler. Riyâ ve gösteriş derdinin devâsı ve şifası da —Bi-iznillâh— bunlardır. Allahu teâlâ, sana ve bana hidayet buyursun, zâtına ve rizasına varan yolda ihlâs ile daim ve kaim eylesin. (Amin bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn.)
Ey tâlib-i Hak!
Kötü ve çirkin sıfatların ve nefis hastalıklarının üçüncüsü de KIBİR'dir, demiştik. Kibir sahibi olanlar, şeytanın halifesi hatta bir bakıma şeytanın ta kendisidir. Kibir, sahibini cehenneme attıran, kulu rahmet-i ilâhiyyeden kovduran ve insanı kulluğundan uzaklaştıran çok tehlikeli ve korkunç bir illettir.
Allahu sübhanehu ve teâlâ, yerleri ve gökleri, cinleri ve melekleri halk ve icat buyurduktan sonra, cinleri yerde ve melekleri gökte iskân eyledi. Sonra, meleklerine hitap buyurdu:
— Biz azim-üş-şân, yeryüzüne dört anasırdan vücut vereceğimiz bir halife göndereceğiz.
Melekler cevap verdiler:
— Yâ Rabbel-âlemiyn!.. Hikmetinden sual olunmaz. Ancak, dört unsurdan halk ve icat buyuracağın bu mahlük, yeryüzünü fesada verir ve kan döker, bozgunculuk yapar. Biz ise, zât-ı ahadiyyetini bütün noksan sıfatlardan tenzih ve tekmil kemal sıfatları ile tavsif ve tesbih ederiz. Vazifemiz, ancak ve yalnız zât-ı ülûhiyyetine ibadet ve itaat etmek ve Cenab-1 vâcib-ilvücudu takdis eylemektir. O halde, yeryüzüne bir halife göndermekteki sırrı ilâhiyyen nedir?
Hitab-ı izzet şeref-sadir oldu:
— Ey meleklerim!.. Sizin bilmediklerinizi ben bilirim, sabredin dört unsurla halk ederek yeryüzüne gönderecegim haliteyi sizler göreceksiniz. Eğer, o halifeyi yaratmayacak olsaydım, yerleri ve gökleri, cenneti ve cehennemi, melekleri ve felekleri halk ve icat etmezdim. Birbirine zıd olan dört unsurdan yani ateş, su, toprak ve havadan çamurunu yuğuracağım o vücut, ilâhî sırlarımı hâmil bulunacak ve bütün yaratılmışları ona müsahhar kılacağım. Kâinatta herşey onun yaşaması için halk ve icat olunmuştur. Güneş, ay, yağmurlar, rüzgârlar, denizler, dağ-