Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 378–384
2. EHL-İ-RİYÂ: Bunlar da gösteriş için, desinler, söylesinler ve övsünler diye ibadet edenlerdir. Oysa, Hakka kul imiş gibi görünerek, nefislerine kul olduklarının ve kendi nefislerine ibadet ettiklerinin farkında bile olmazlar. Bunlar, halka karşı kendilerini dindar gibi göstermek isteyen ve aslında ibadetleri Hakka değil, halka olan zavallilardır. Riyâ ile yaptıkları bu ibadelerinin Hakka gizlice ortak koşmak gibi ağır bir suç ve günah olduğunu dahi düşünmekten âciz olduklarından, gösteriş için ibadet eden bu mürâ'iler, aslında müşriktirler ki, işledikleri suçun ağırlığını bilemeyen bu tâ'ifeye de ehl-i riyâ denilir.
Ne belâdır bu riyâ başına halkın ki eder, Müptelâsın iki âlemde de safadan mahrum...
3. EHL-I-KIBIR: Ilk defa kibirlenen ve kendisini karşısındakinden yüksek ve hayırlı gören ŞEYTAN'dır. Kibir, bütün kötü ve çirkin ahlâkın babası mahiyetindedir. Binaenaleyh, karşısındakileri kendilerinden hor ve hakir gören ve kendilerini başkalarından yüksek ve hayırlı bilenler, şeytanın halifeleridirler. Şeytanın halifesi ise aynı şeytandır. Halite, müstahlefinin aynı sıfatları hâmil olan kimsedir.
Iki cihan serveri: (Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan cennete giremez.) buyurmuşlardır.
4. EHL-I-HASED: Başkalarının nail oldukları ni'met veya fazileti çekemeyen ve kıskanan, o ni'met ve fazileti giderebilmek için elinden gelen herşeyi yapan, kimsenin övülmesine, sevilmesine ve ikram görmesine katlanamayan, bunun için de o ni'met ve fazilet sahiplerini her fırsatta kötülemekten çekinmeyen hâ'inlerdir.
Az belâ sanma efendi hasedi, Mahveder hâsidi kendi hasedi...
5. EHLİ-GAZAP: Olur olmaz herşeye öfkelenen, kızınca her türlü kötülüğü yapmaktan kaçınmayan kimselerdir. Gazap
yani öfke, nefsin diğer kötü ve çirkin sıfatlarının anası mahiyetindedir. Kibir ile öfke bir araya gelince diğer bütün çirkin ve kötü sıfatlar bu birleşmeden doğarlar.
6. HUBBU MAL: Buna mal sevgisi derler. Gerçi dilimizde (Mal canın yongasıdır.) diye bir tekerleme varsa da, unutmamalıdır ki her yonga gibi cana sokulan aşırı mal sevgisi de insanı yaralar. Elde bulunan mal ve para ancak geçimimizi sağlamak, ırz ve iffetimizi korumak, başkalarına muhtaç olmamak ve gerektiğinde başkalarının da ihtiyaçlarını karşılamak gibi ulvî ve nezih gayelerle kullanılırsa, mal sevgisi bir felâket ve musibet olmaktan çıkar.
7. HUBBU CAH: Buna da makam sevgisi derler. Cenab-1 Hakkın bir lûtüf ve kererni olarak yükseldiği makama ve onun şöhretine mağlûp olan ikmseler, asıl görevleri olan adalet ve istikamet yolundan ayrılırlar, sırasında kendilerinden daha yüksek makamlarda bulunanlara yaranmak için halkı ezmekten, haksız yere zulmetmekten çekinmezler, buna mukabil o makamı işgale devam edebilmek uğrunda şeref ve haysiyetlerinden fedakârlık yapmak bahasına dahi olsa olur olmaz herkese yaltaklanırlar ve bu davranışları ile bir çok nifak, fitne ve fesatlara yol açarlar.
Peygamberler ve ezelde veli olanlar dışında bütün insanlar, bu sıfatlardan birisine müptelâ olabilirler. Peygamberân-1 izâm ile, Allahu tâlâ'nın ezelde severek yarattığı ve kendilerine tevfikini refik ettiği hak velileri bu sıfatlardan beridirler. Zira, peygamberlerin bütün işleri ve sözleri vahiyle olduğundan bu sifatlar onlarda bulunmaz, peygamberler mâ'sumdurlar.
Hak velileri ise, böyle çirkin sıfatlardan mahfuzdurlar.
Peygamberler ve veliler, Hak katında yüce ve yüksek kişiler olarak müstesnâ yaratılmışlardır. Allahu sübhanehu ve teâlâ, onları insanlar daha ruhlar âlemine gelmeden seçmiş, hesnâ ve müstesnâ hasletlerle zâhir ve bâtınlarını, evvel ve âhirlerini tahir ve mutahhir olarak zât-ı ülûhiyyetine lâyık ve diğer bütün insanlara fâik kullar olmalarını irade eylemiştir.
Evliyâ'ullah iki kısımdır:
Bir kısmını, Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri peygamberler gibi ezel âleminde sevmiş, seçmiş ve kendilerine tevfikini refik ederek onları bütün kötülüklerden, çirkin sıfatlardan mahfuz olarak yaratmıştır. Onları, bu âlemde de peygamberlerine halife tayin buyurmuş ve bu zevat-ı zevil-ihtiramı birer hidayet kapısı ve kulluk meş'alesi kılarak mübeşşir eylemiştir.
Bu kutlu ve mutlu kişilere, tâbi oldukları peygamberlerin neş' esini ve emmesini bahş ve ihsan buyurarak zuhura getirmiştir.
Ikinci kısım Hak velileri ise, önceleri fâsık ve fâcir oldukları halde, sonradan fısk ve fücurlarına nedamet ve tövbe ederek ve salih ameller işleyerek riza ve hidayet yoluna girmişler, bütün kötü ve çirkin sıfatlarını iyi ve güzel ahlâka, şekavetlerini saadete. suç ve kabahatlerini tâ'at ve ibadete, seyy'atlarını hâsenâta çevirmişler, tam ve kâmil bir iymana, irfana ve ihlâsa nail ve mazhar olmuşlar, Allahu teâlâ'yı ve onun Resûlünü candan ve gönülden bir muhabbetle sevmişler ve neticede velâyet makamına yükselmişlerdir.
Birincisi zümreden olan hak velileri Allahu tâlâ'nın bizzat sevdikleridir: Abdülkadir Geylâni, Ahmed Rüfâ'i, Ahmed Bedevi, Ibrahim Düssuki kadesallahu esrarehüm hazretleri, bu kutlu ve mutlu kişilerin, Allahu tâlâ'nın has kullarının başta gelenleridirler.
Ikinci zümre ise, önceleri günahkâr iken sonradan nedametle tövbekâr olarak velâyet makamına yükselen zevattır ki, bunlar da Allahu teâlâ'yı sevenlerdir. Saadettin Cibavi, Beşir Hâfi, Cemaleddin Yemani kadesallahu esrarehüm hazretleri de bunlara örnek olarak gösterilebilir.
Allahu tâlâ'nın bizzat sevdikleri ve Allahu teâlâ'yı seven daha yüzlerce Hak velileri vardır ama, bu muhterem zevatın mübarek isimlerini ve menkıbelerini saymağa ne bu risâleciğin hacmi ve ne de fakirin ilmi kifayet etmez.
Mevlâyı müte'al, himem-i ruhaniyyetlerini üzerimizde bulundursun ve onların feyizleri berekâtıyla bizleri de feyizlendirsin.
Maksuduna sa'yeyle tarikini bulunca, Deryaya erer akarsu giderse yolunca...
Ey âşık-ı sadık:
Bir müjde vereyim... Bütün mü'minler VELI'dir. Ancak, maddi âlemde dereceler olduğu gibi, mâ'nevi âlemde de dereceler vardır. Meselâ, güzel yurdumuzda ve şanlı bayrağımızın altında yaşayan herkes bu vatanın evlâdıdır ama, kimi Reisicumhurdur, kimi Başvekil, kimi vekildir. Bazıları okumuş yazmış profesör olmuştur, âlim olmuştur, bazıları idareci, hâkim, savcı, eczacı, doktor olmuştur, kimi zengin, kimisi de fakirdir.
Fakat, hepsi de bu vatanın evlâdıdır ve Türk'tür.
Tıpkı bunun gibi, bütün mü'minler de velidirler ama, aralarında dereceleri yüksek olanlar bulunduğu gibi, ona nazaran daha alt kademelerde bulunanlar da vardır. Dereceleri yüksek olanlardan bazıları hükûmet-i Rabbaniyye'nin reisicumhuru, başvekili, vekili, müsteşarı, genel müdürü, müdürü, generali, albayı, yüzbaşısı olmuşlardır. Ne var ki, bunların derecelerini dünya hayatında olduğu gibi makamlarından veya omuzlarındaki apoletlerden anlamağa imkân yoktur. Bunu ancak ve yalnız Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri bilir. Evet, tekrar ediyorum: Bütün müminler velidirler ama, dereceleri ayrı ayrıdır.
Evliyâ'ullahı, Allahu tâlâ'nın sevdikleri ve Allahu teâlâ'yı sevenler olarak iki zümreye ayırmıştık. Bu iki zümreden birincisine HABIB ve ikincisine HALIL denilir. Allahu zül-celâlin seçip sevdikleri HABIB, Allahu teâlâ'yı severek velâyet makamına erişenlere HALIL denilir ki, HABIB'lerin başı Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ve HA- LIL'lerin başı Hz. Ibrahim Halilullah aleyhisselâmdır. Allahu sübhanehu ve teâlâ, HABİB'ine istemeden ihsan buyurur. HA- LIL'ine ise istediğini verir, HALIL'ini reddetmez. Bütün bu
açıklamalardan sonra, bu ikinci zümreye bilhassa dikkatinizi çekerim. Allahu teâlâ'yı sevdikleri için velâyet makamına yükselen zevatın durumları, bütün insanlara ve özellikle biz müslümanlara bir ibret nümunesidir. Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin lûtüf ve keremini ve kullarına karşı şefkat ve merhametini izah ve ispat için bundan daha veciz bir örnek bulunabileceğini sanmıyorum. Demek oluyor ki, kul ne kadar günahkâr olursa olsun, ne kadar ma'siyyet işlemiş bulunursa bulunsun, sonunda nedamet eder ve tövbeye gelirse, iyman ve iykanını yenilerse, hayırlı ve yararlı işler işlerse, sözün kısası Allahu teâlâ'ya gerçek mâ'nada kul ve Resûlüllah'a gerçek mâ'nada ümmet olabilirse velâyet makamı kendisine açıktır. Önceleri günahkâr iken sonradan samimiyetle tövbekâr olarak velâyet makamına kadar yükselen Hak velilerinin halleri bunun delili ve şahididir.
Allahu tâlâ'nın sevdikleri ile Allahu teâlâ'yı seven velilerin aralarındaki fark, biri yokuş aşağı inmek ve diğeri yokuş yukarı çıkmak gibidir. Söylemeğe lüzum yoktur ki, yokuş aşağı inenler Allahu tâlâ'nın sevdikleri, yokuş yukarı çıkanlar da Allahu teâlâ'yı sevenlerdir.
Fâtiha'sı hayırlı olmayanın, âkibeti de hayırlı olmaz...
Meşâyih-i izâm FATIHA'ya ve ulemây-ı kirâm da ÂKİBET'e nazar ederler. Kelâm bakımından bu sözde ihtilâf olsa da, mâ'na yönünden ihtilâf yoktur. Fâtiha'sı temiz olan MÜTTEKİ olur. Akibet ise müttekilerindir ves-selâm...
Iş, kitaba tâ'allûk eder. Ilm-i ezeli değişmez. Fâtiha ne ise intihâ da öyle zuhura gelir. Hatta, insan çalışır, uğraşır ve cennete girmeğe bir karış kalır, sonra iş Fâtiha'ya dayanır, nâra girer. Bazıları da, fisk-u fücur eder ve cehenneme bir sıfır kalır, iş Fâtiha'ya, kitaba, ilm-i ezele dayanır da, cennete gider buyuruyor iki cihan serveri...
Oyle ise aziz kardeşim; ne kadar günahkâr olursan ol, hatta âsi ve münkir dahi olsan hemen küfrünü terket ve iymana gel, günahlarına tövbe et, ikrara gel, isyanı terket, itaate gel, yaptığın kötülüklere nedamete gel... Fâtiha'yı ve âkibeti karış-
tırma!.. Kaderle oynama... Kader, öyle bir deryayı azimdir ki, aslına, esasına, sırrına hiç kimse vâkıf olamaz. Ancak ve yalnız Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri bilir. Hayatlarının evveli şekavet ve âkibeti saadet olan Hak velilerine tâbi ol, nefsini islâh edegör, Hakka sadık kul ol, daima istikamet üzere bulun ve doğruluktan hiç ayrılma... Unutma ki, müstakiym olana keramet sırrı bahşedilir ve başına velâyet tâcı konulur, Hak ile Hak olursun, kendi özünü bilirsin... Kendi özünü bilen, Rabbini de bilir. Kendi özünü bulan, Rabbini de bulur. Rabbini bulan, Rabbi ile olur, muktedir olan Melik'in indinde makam-ı sıdk'a varır, karar eder, sözü hak, özü hak, gözü, kulağı, eli ve ayağı hak ile olur.
Böyle olanların vücutları BINA-I ILAHI ve kalpleri TAHT-I RABBANİ olur. Arş-ı sûriyye istivâ eden, arş-ı hakiki olan mü'minin sadrına mekândan, zamandan münezzeh olarak istiva eder. HALIFETULLAH olursun, Halifetullah olan da Âdem olur, Âdem'e Esmâ'nın hepsi öğretilir. Yalnız Esmâ'da da kalmaz, müsemmâya gelirsin…..
BIL - BUL - OL!..
Dostunun kim olduğunu bilemezsen, dostunu bulamazsın.
Düşmanın kim olduğunu tanıyamazsan, dostunu bulamaz ve göremezsin. Tanıyamadığın düşmanın, önünde sonunda seni tuzağa düşürür.
Iyi bil!.. Dostun ALLAH...
İyi bil!.. Düşmanın ŞEYTAN...
Seni şerre ileten, kendi nefsindir. Şeytanını islâm eyle, nefsini hükmün ve hâkimiyyetin altına almağa çalış.. Nefsine hâkim olan insan olur. Yalnız insan olmakla da kalmaz, INSAN-I KAMIL olur. Insan-ı kâmil olanlar da meleklerden üstün olurlar.
Kötü ve çirkin huyların kötü ve çirkin sıfatlarını yukarıda yedi başlık halinde anlatmağa çalışmıştık. Burada, hemen ilâve edelim ki, bu sıfatlardan bazıları yerli yerinde kullanılırsa, sıfat-ı memduhe yani övülen ve beğenilen sitatlar olur. O za-
man, bunlar Hak rizasına vasıl olmana sebep ve zemin hazırlar.
Bu sıfatlar, tıpkı silâh kullanmak gibidir. Yerinde ve zamanında kullanılan bir silâh, kişiyi iki cihanda da yüceltir ve yükseltir. Hâyı kelimetullah için, vatan ve millet, namus ve mukaddesat için, hak yolunda, din yolunda zâlime karşı mazlûmu korumak, mazlûma yardım etmek için silâh kullananlar elbette yücelir ve yükselirler. Mâ'azallah bunların aksi olarak haksız yere adam öldürmek, adam soymak, adaletle idare edilen devlete, âdil emirlere ve âmirlere karşı, islâm dinine karşı, ırz ve iffete tecavüz maksadıyle silâh kullanmak ise, insanı zindana, sürgüne, mahkûmiyyete ve hatta idama götürür.
Nefsin sıfatlarını da, Allahu tâlâ'nın emir ve hükümleri gereğince, Allah için kullananlar, yücelir ve yükselirler, cennete dahil olmakla da kalmaz, vâsıl-ı didâr olurlar.
Kötü ve çirkin sıfatların birincisi U'CUB'tur demiştik.
U'cub, gerçekten vahim bir derttir, ama her dert gibi devası da elbet vardır. U'cub illetini tedavi etmek isteyenler, herşeyden önce ibadetlerine mağrur olmaktan vazgeçmeli, ibadetlerine güvenmeyerek, Allahu tâlâ'nın rahmetine ve fazl-ü keremine güvenmeli, ibadet bakımından kendisini herkesten aşağı görmeli, Rabbimizin BAHA Allah'ı olmadığını, BAHANE Allah'ı olduğunu düşünmeli ve kulunu affetmek için bahane aradığını akıldan çıkarmamalı, kimseyi hor ve hakir görmemeli ve hattâ bir kâfir ile karşılaştığında:
— İyman nasip olursa, bu kişi rizaya ve cennete girebilir.
Bana, son nefesimde iyman nasip olmazsa halim nice olur? diye düşünmeli, herhangi bir kötülük görünce de:
— Yâ Rab! Benden böyle bir kötülüğü zuhura getirmedin, sana şükürler olsun!.. diye hamd-ü senâ eylemelidir.
Hâsılı, ibadetlerini kendiliğinden değil, tevfik-i ilâhi ile yaptığına inanıp iyman etmeli, işlediği bütün hayırlı ve yararlı işleri Allahu teâlâ'dan ve bütün kötülük ve şerleri de nefsinden bilmeli ve her hal-ü kârda zikirden, fikirden ve şükürden fârig olmamalı, tövbe ve istiğfar ederek işlediği günahlardan ve kötülüklerden ötürü pişman olmalı ve gözyaşı dökmelidir ki, bütün bu saydıklarımız U'CUB illetinin devâsı ve şifasıdır.