Ara
Menü

Sayfalar 370–377

1.869 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 370–377

virdik, barajlar kurduk, denizleri aştık, sırasında havalarda uçtuk, medeniyyetler ve mâ'mureler inşa ettik... Peki, sonra?!.

Hepsi hâk ile yeksân oldu, emekler boşa gitti, sevdik ve sevildik, dövdük ve dövüldük, ağladık ve güldük ve sonunda safa ararken cefaya, dünya ararken belâya, rahatlık ararken rahatsızlığa, ağız tadı ararken tadsızlığa, hiç ölmeyecekmişiz sanırken ölüme, bunca emek ve alın teri döktüğümüz halde bastığımız ve çiğnediğimiz kara toprağın altına girmeğe mahkûm olduk. Neden? Zira, yakında olanı, uzakta aradık. Buluruz sandık, muvaffak olamadık, bulmak istedik ama bulamadık, kendi sırrımızı çözemedik, Hakka giden yolu hakkıyle ve lâyıkıyle çizemedik, nefislerimizin başını ezemedik, Hak ile tenhalarda ve dost ile kalabalıkta gezemedik, aklımıza uyduk, nefsimize güvendik, fâniye dayandık ve sonunda isyan ve günahlara boyandık.

Yaşlandıkça hırslarımız ve tul-ü emellerimiz arttı da arttı.

Düşünemedik ki, çocuktuk genç olduk. Genç iken dinç olduk, hep öyle dinç kalacağımızı sanırken ihtiyarladık, saçımız ve sakalımız ağardı, bellerimiz büküldü, gözlerimizde fer, dizlerimizde takat kalmadı, akranlarımız, çağdaşlarımız, yoldaşlarımız birer ikişer göç ediyorlar, onları kabirlerine kadar uğurluyoruz ama hallerinden ibret alamıyoruz, ölümün önünde sonunda bize de gelip çatacağını ve en sevdiklerimizin üzerlerimize acele acele toprak atacağını aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Sanki, ölüm yalnız o tabutunun arkasında yürüdüğümüz ve ellerimizle kara toprağa verdiğimiz kimseye mahsus imiş gibi bir umursamazlık ve vurdum duymazlık içerisindeyiz.

Uyanalım kardeşlerim, uyanalım!.. Bu âleme niçin ve neden getirildiğimizi ve günün birinde ansızın öteki âleme götürüleceğimizi aslâ unutmayalım. Olümü anmak ve hatırlamak, ölüm getirmez ama ölümü unutmak ve hatırlamamak, insana ancak ve yalnız zulüm getirir. Bu dünyaya, yalnız yiyip içmeğe, herşeyin en iyisini ve en güzelini seçmeğe, pahalı kumaşlardan lüks elbiseler biçmeğe, kafayı çekip kendimizden geçmeğe gönderilmedik. Bu dünyanın bir de âhireti vardır, haşri ve neşri vardır, hesabı ve mizanı vardır, orada bütün yaptıklarımızın

hesabını birer birer vermek vardır. Nasıl ki, bu misafirhaneye gelmemiz için fikrimiz ve re'yimiz sorulmadıysa, yine fikrimize ve re'yimize bakılmadan gideceğimiz muhakkak ve mukadderdir. Bilmezlikten gelme ve hele inkâr, insanoğluna hiçbir yarar sağlamaz. Aldırış etmeyenler de, inkâr ve hatta reddedenler de ergeç o geçitten geçecekler ve akla karayı seçeceklerdir. Kur' an-1 azim-ül-bürhanın açıkça ve kesinlikle bildirdiği ve iki cihan serverinin hiçbir şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde tebliğ eylediği geçitler, akabeler, sorular, berzahlar haktır ve gereçktir ve her canlı bu geçitlerden geçecektir. Inkâr edenlerin, bu korkunç akabeleri gözleriyle gördükten sonra ikrarları da hiçbir işlerine yaramayacaktır. Burada, bu fâni dünyada Allahu teâlâ'ya âsi olanlar, gözlerini kırpmadan, küçük büyük demeden günah işleyenler, orada çok pişman olacaklar ama ne fayda?

Çevrenize dikkat ve ibretle bakmıyor musunuz? Görmüyor musunuz? Ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış, bir yılın ömrünü nasıl tamamlıyorsa, bizim de çocukluğumuz ömrümüzün ilkbaharı, gençlik ve dinçlik çağımız ömrümüzün yazı, ihtiyarlığımız da ömrümüzün sonbaharıdır. Mutlâk ve muhakkak olan ölümlerimiz de, ömrümüzün kışını göstermektedir. Ne var ki, bir yılın ömrü on iki aydan ve senin benim ömürlerimiz ise, altmış, yetmiş, haydi haydi seksen, bilemedin yüz seneden ibarettir ama sonu muhakkak ölümdür.

Bizden önce gelip göçenlerin başlarına geldiği gibi, birgün bizim de başımıza gelecek, ecelimiz erişecek, sayılı nefeslerimiz tükenecek, ağızlarımızın tadı bozulacak, sevdiklerimizden ayrılacağız. Dostlarımız arkamızdan ağlayacaklar, varsa gafil düşmanlarımız da kendi başlarına hiç gelmeyecekmiş gibi kahkahalarla gülecekler ve belki de sevineceklerdir. Azametle oturduğun makamına, o makamı çok yakın bir gelecekte senin gibi başkalarına bırakıp gidecek biri geçecek, senden önce bir başkasının oturduğu koltuğuna senden sonra da oturanlar bulunacaktır. Günah ve vebâlini, cıliz omuzlarına yüklenerek mezarına götüreceğin malına, mülküne, kasana, kesene, bağına bahçene, hanına, hamamına, apartmanına mirasıçların el ko-

yacak, aralarında güle söyleşe, çekişe çekişe paylaşacak ve on-.

lar da başkalarına terketmek üzere bir süre o mal ve mülk ile avunacaklardır. Ne hazindir ki, sevdiklerin ve dost bildiklerin, malını talân ederlerken, düşmanlarına parmak ısırtacaklardır.

Kapına son bineğin olacak cansız at, yani tabut gelecek ve günde üç defa elbise değiştiren müşkilpesendler kısmet olursa bir kaç arşın beyaz beze sarılacak, böylece hakkın huzuruna varilacaktır.

Ölen zat, yakınlarından ve sevdiklerinden çok, ömür boyunca hor gördükleri, itip kaktıkları saf ve mâ'sum müslümanların vefakâr omuzlarında muhteşem bir ibret kürsisi olan Musallaya konulunca, kendisini uzaktan uğurlamağa gelen ve cenaze namazında bile bulunmaktan kaçınan gafillere şöyle seslenecektir:

— Ey, daha düne kadar huzurumda kat kat eğilen, bir dediğimi iki etmeyen, fakat bugün tabutumun altına girmekten bile korkan ve çekinen iki yüzlüler!.. Ey, siyah elbiseler giyinip, sahte bir üzüntü havasına bürünen, matemli gibi görünen mürâ'iler!.. Şu halime bakın da, benden ibret alın... Dün, ben de sizler gibi yer, içer, şerefe kadeh tokuşturur, haşmet ve azametle aranızda gezer dururdum. Siciliniz, benim elimde olduğu için, hepiniz daha uzaktan gerdan kırıp selâmlamak için yarışa girerdiniz. Bugün, herşeyimi bıraktım, bana o vakur hali veren en usta terziler elinden çıkmış pahalı elbiselerimden soydular, kefene sarıp tabuta koydular. Yüze gülerek, bel bükerek elde ettiğim makamımdan beni hiç kimse azledemez sanırdım ama, şimdi hayattan azlolundum. Ölüm size de sıçrayacakmış gibi, benden hayli uzakta duruyorsunuz, mü'minler vakit namazını edaya girdi, siz filitreli sigaralarınızı bana doğru üfürüyorsunuz. Biraz sonra, namazlarını kılan müslümanlar cami-i şeriften çıkacak ve tabutumun karşısında saf tutup Allah rizasiyçün cenazeme hazır olacaklar. Fakat, siz yine kıyıda köşede ve duvar diplerinde bulunacaksınız ve içinizden (Şu iş bir bitse de, gidip karnımı doyursam, büroda da öyle çok işlerim var ki!..) diye telâşlanacaksınız. Çoğunuz da, bir bahane uydu-

rup mezarıma kadar olsun beni uğurlamak zahmetine katlanaayacaksınız. Sonra, beni zâhirde sessiz ve ıssız gibi görünen, fakat hakikatte âh-ü-vah diyarı olan mezarlığa götürecekler. Yılan ve çıyan diyarı olan kabir çukuruna indirecekler ve beni orada amellerimle başbaşa ve suçlarımla karşı karşıya bırakıp herkes yerli yerine dağılacak. Yün ve pamuk yatakları, kuştüyü yastık ve yorganları beğenmezdim, yatağım kara toprak olacak... Olur olmaz her kumaşa elbise demezdim, sırtımda kefenden başka bir şey bulunmayacak.. Yalnızlıktan korkardım, karanlıkta ürperir ve titrerdim, şimdi kötü ve çirkin işlerim ve davranışlarım bana yoldaş olacak, aydınlığa ebediyyen hasret kalacağım, kabir zulmetinde yıllar yılı yatacağım. Ölümden ve ölüden son derece korkar ve yanımda ölümün anılmasına bile dayanamazdım. Şimdi, ben öldüm en yakınlarım da dahil olmak üzere hepiniz benden korkuyorsunuz. Bakın, beni bir gece olsun evimde alıkoymadılar, son misafirliğim olan ecel yatağında yatarken, bulunduğum odaya girmekten bile çekindiler. Haram helâl demeden topladıklarım şunun bunun elinde kaldı ve dağıldı. Haram helâl demeden beslediğim nazik tenimi şimdi toprak altında bekleşen yılanlar, çıyanlar ve böcekler kemirecekler. Evet, bana bakın ibret alın, yoksa sonunuz benim gibi zarardır, ziyandır, hüsrandır.….

Eğer iyman olmaz ise yoldaşın, Neler çeker senin o kutsuz başın, Oğlun, kızın, kırk yıllık arkadaşın;

Bir gün bile seni evinde tutmaz...

Var mı ecel şerbetinden içmeyen, Eynine bir kefen sarıp biçmeyen, Tabut denen binek ile geçmeyen, Aklı olan bu gerçeği unutmaz...

Musallâ bir kürsi, ölen de vâ'iz;

En büyük v'izdir, dense de câ'iz;

Dilinden anlayan kemali haiz, Nefsini bu fâni mülkle avutmaz..

Kabir denen o çukura girmeden, Tedarik gör azap, ıkap görmeden;

Gaflet edip son nefesi vermeden, Tövbe eden, gözyaşını kurutmaz...

Dünya denen iki kapılı handır, Konup göçer, tüm insanlar mihmandır;

AŞKİ der ki, hayat bir imtihandır, Hak buyruğun tutanları yanıltmaz...

Evet, musallâ denilen o ibret kürsisinden cenazenin bu takririni ve dersini çok az kimse duyar ve anlar da ibret alır.

Diğerleri bakar gibi yapar ama, bakarlar anlayamazlar.

Bu gidiş, son gidiştir efendiler... Bu yoldan geri dönülmez.

Hoş dönülse de, herkes korkup bir tarafa gizlenir ve gideni öz evine ve yuvasına bile kabul etmezler, korktuklarından dolay!

da kapıyı yüzüne kapatıverirler. Onun için, çaresiz:

— Dostlar el-vedâ!.. Buluşmak mahşere, kavuşmak haşir gününe kaldı, diye feryat ederek mezarlık yolunu tutarsın, dünyanın son ve âhiretin ilk durağı olan kabrine yönelirken cemaatıne ya:

— Beni nerelere götürüyorsunuz? Aceleniz ne? Neden bu kadar hızlı gidiyorsunuz? diye yalvarır veya:

— Beni yollarda oyalamayın, aman beni tezelden yerime iletin, diye ricada bulunursun.

(Beni nerelere götürüyorsunuz, aceleniz ne, neden bu kadar hızlı gidiyorsunuz?) diyenler âsi, günahkâr, zâlim ve kâfir olanlardır. (Beni yollarda oyalamayın, aman beni tezelden yerime götürün) diye ricada bulunanlar ise, mü'minlerdir, sadıklardır, âşıklardır.

Bu iki fırkadan hangisine mensup olduğunuzu hiç düşün-. dünüz mü? Ahiret âlemini, kabir ahvalini, azabı, hesabı, mizanı gözönüne alarak nefsinizin muhasebesini yaptınız mı? Uğayabileceğiniz azap ve iztirabı aklınıza getirdiniz mi?

Bu sorularımıza olumlu cevaplar verenlere ne mutlu!. Yoksa; (Iki günlük dünyayı, âhiret hesaplarıyla zehretineğe ne lüzum var? Kabirmiş, azapmış, hesapmış, gidince görürüz bakalım...) diyeceklere de akıl ve basiret, inayet ve hidayet niyazından gayrı elimizden hiçbir şey gelmez.

Siz, kıt ve kısır düşünceli, sapık mefkûreli densizlere aldırmayınız mü'min kardeşlerim! Allahu teâlâ hesaba çekmeden, kendinizi hesaba çekiniz, hayatınızın muhasebesini tutunuz, kârınızı, zararınızı hesaplayınız, çok faydasını görür ve sevinirsiniz.

Adem olmak, yalnız şekil ve suretle değildir. Adam olmak, yaratanı bilmekle, bulmakla, Hak aşkını tatmakla, kulluk makamında kaim ve daim kalmakla, Cemal-i Lâ-yezâli görmekle ve ona gönül vermekle mümkündür. Onun için de, kinini dine, riyânı ihlâsa, kibirini tevazû ve alçak gönüllülüğe, gazap ve öfkeni hilme, yumuşak başlılığa çevirmekle işe başlamalı, u'cub denilen o korkunç illeti nefsini herkesten küçük görmekle, mal sevgisini hak sevgisiyle ve fâniyi bâkiye tercih etmemekle, makam muhabbetini Resûl-ü zişânın aşk ve muhabbetiyle değiş tirmeğe çalışmalıdır ki, insan surette Adem olduğu gibi, hakikatte de Adem olabilsin. Adem olmayanlar ise iki cihanda da mahrum olur ve hüsranla kalırlar:

Hakikati bulursan, Bak, kemalin görürsün;

Hakkıyle kul olursan, Hak cemalin görürsün...

ihlâs ile âbid ol, Tevhidinde sâbit ol, Var Hudâyı nâbit ol, Hak cemalin görürsün..

Geceleri kaim ol, Gündüzleri saim ol, Gel rizada daim ol, Hak cemalin görürsün...

Her dem Hakkı zikreyle, Kudretini fikreyle, Ni'metine şükreyle, Hak cemalin görürsün..

Sen seni bil, sen seni;

Bilen bulur Rabbini, Mahrum etmez abdini, Hak cemalin görürsün...

Gelip geçer bu devran, Hakka gönül ver heman, Kalırsın mest-ü hayran, Hak cemalin görürsün...

Şeytana mağlûp olma, Dünyaya meclûp olma, Nefsine matlûp olma, Hak cemalin görürsün...

Bırak bu boş dâ'vayı, Öldür nefs-i hevâyı, Terkeyle mâ-sivâyı, Hak cemalin görürsün...

Cihana ibretle bak, Neler yaratmış Hallâk, AŞKİ nefsin aşka yak, Hak cemalin görürsün...

Bu âlemde Hakkı görmeyenler, fâni dünya hayatında baş gözleri olduğu halde basiret yönünden kör olanlar, ebedî âhiret âleminde de kör olacaklardır. Bunlar, elbette cemali göremeyeceklerdir, rahmet-i ilâhiyye'ye eremeyeceklerdir, hak ile görüşmeyeceklerdir. Böylelerine hesap dahi yoktur. Zira, hesapta hak ile sohbet vardır. Bu gibi suçlular, zâlimler ve kâfir-

ler, yüzlerinden tanınacak ve bilineceklerdir. Zebaniler, onları perçemlerinden tutarak ve yüzleri üstünde sürükleyerek cehenneme atacaklar ve onlara:

—- İşte, kâfirlerin yalanladıkları, inkâr edip inanmadıkları, iyman etmedikleri cehennem burasıdır. Haydi, döne döne yan ve cehennemin kaynar sularını içerek susuzluğunu, zakkumundan yiyerek açlığını gider bakalım, böylelikle inkârının ve küfrünün cezasını çek işkencelerini gözlerinle görerek tat.

Hem unutma ki, burada ebedî kalacaklardansın. Eğer dünyada ebediyyen kalsaydın, yine kâfir olarak yaşayacaktın, onun için de burada ebedî azaba müstehak oldun, derler.

Yâ Rab! Bizleri cehennem ateşinden, azaptan, ıkaptan koru, yüzlerimizin karasına bakarak bizi nârına yakma... Celâlinden cemaline, nârından nuruna, senden sana sığınırız Allahım... Bizi yakar ve azap edersen, yine de bizler senin kulların ve Habib-i edibinin ümmetiyiz. Bizleri af buyurursan sen Gaffâr, Rahman ve Rahiym'sin ilâhi...

Ey âşık-1 sadık olan mü'min kardeşim!.. Ey Hak ve hakikate talip ve lâyık olan Allahu tâlâ'nın kulları ve Habib-i edibinin ümmeti olan Hak yoldaşım!..

Bilmiş ol ki, gökyüzü yedi kattır. Yeryüzü de yedi kattır.

Dünya, yedi iklim ve renkler yedi çeşittir. Ses yedi perde ve hafta yedi gündür. Cehennem de yedi tabakadır, yedi derekedir. Her insanda bulunan nefsin yedi çirkin sıfatı vardır. Bu kötü ve çirkin sıfatları dünya hayatında islâh etmeyenler ve gereği gibi kullanamayanlar, yedi dereke olan cehenneme dahil olacaklardır.

Bu kötü ve çirkin yedi sıfatın neler olduğunu, sizlere anlatmağa çalışalım:

1. EHL-I U'CUB: Ibadetlerine mağrur olup güvenerek, diğer bütün insanları ibadette ve Allahu teâlâ'ya kullukta kendilerinden aşağı görenlerdir. Bunlar, genel olarak her işlerinde kendilerini başkalarından üstün sanan ve sayan gafillerdir kı, ibadetlerine mağrur olmaları şeytanın kendilerini iğfal etmesindendir. İşte, böyle olan bedbahtlara ehl-i u'cub denilir.