Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 363–369
yede, her işi başarmağa kadir ve bütün yaratılmışlara hükmetmeğe muktedir olabilecek üstün sıfat ve hasletlere sahip oldular. Gerektiğinde dağları delip devirmeğe, akarsuları diledikleri yerlere çevirmeğe, denizleri aşmağa, havalarda uçmağa yeterli mümtaz vasıflara da malik bulundular. Zira, biz insanı HALI FETULLAH olarak yarattık. Fakat, insanlar bu yüce ni'metle.
rin kıymetini bilemediler, kibirlendiler, yaptıklarını kendi eser leri sayarak ve sanarak böbürlendiler, kibire, gurura ve hattâ inkâra yeltendiler. Asıllarının ve mayalarının ne olduğunu unuttular, küfür ve dalâlet yolunu tuttular. Işte, o zaman onları kuvvetli iken kuvvetsiz, genç ve dinç iken ihtiyar, sağlıklı iken hastalıklı, akıllı iken bunak, zengin iken fakir, hür iken esir mutlu iken mutsuz, bahtlı iken bahtsız hale getirdik, hayatta iken ölüme mahkûm ettik. Evet, insanoğlu nankörlük etti, bir katre sudan halk ve icat olunduğunu unutuverdi. Zayıf ve çelimsiz, kımıldanmağa mecali olmayan ve her ân korunup knllanmağa muhtaç mini mini bir çocuk iken, kendisini gençliğe ve dinçliğe iletenden, koşturup yürütenden, dil verip söyletenden, göz verip gördürenden, kulak verip dinletenden, türlü ni'etleriyle besleyip büyütenden gafil oluverdi, bununla da kalmayarak Rabbine âsi ve hattâ düşman kesiliverdi. Biz de, kendisine bahş ve ihsan buyurduğumuz maddî ve mâ'nevi kuvvetlerini, ni'metlerini geri aldık, onu aşağının aşağısına düşürdük, sefillerin en sefili haline getirdik ve cehennemin en aşağı tabakasına, yani ESFEL-İ SÂFİLİYN'e attık ve bizden uzaklaştırdık.
Ancak, varlığımıza ve birliğimize iyman edenleri, meleklerimizi, kitaplarımızı, peygamberlerimizi tam bir inançla tasdik ve takrir eyleyenleri, âhiret gününe ve orada dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerine inananları, kaderin, hayrın ve şerrin takdirimizle olduğuna iyman edenleri, emirlerimize ve hükümlerimize itaat ve nehiylerimizden kaçınanları, salih ameller işleyenleri de ardı ve arkası kesilmeyen, bitip tükenmeyen, tam tersine günden güne çoğalıp fazlalaşan nimetlerimizle mükâfatlandıracağız.
Ey Habib-i zişânım!.. Taraf-ı ilâhiden bunca delil, şahit ve
bürhan getirdiğin halde seni yalanlamak cür'etinde bulunan kimdir, hangi bahtsızdır, hangi inkârcıdır?
Rabbin celle şâne, hâkimlerin en iyisi ve hükmedenlerin en âdili ve hayırlısı değil midir? Elbette ve elbette öyledir!..
Yoktan var eyledi kâ'inatını, Gönderdi âyât-ı beyyinâtını, Mekândan münezzeh zât-ı pâkini, Ne vâiz fehmeder, ne insan anlar...
Ey hak ve hakikate tâlip olan âşık-ı sadıklar:
Ehl-i hakikat, bu sûre-i celiledeki esrar-ı ilâhiyye'yi, aşağıda size açıklayacağım şekilde tefsir buyurdular ve mâ'nevi aşktan zevki, kısmeti ve nasibi olanlara da böylece duyurdular.
Bu mübarek sûrede bahsedilen TİYN'den, yani Allahu sübhanehu ve tâlâ'nın kasem ettiği İNCİR'den murad, insanın sırlar mahallî olan İLM-İ LEDÜN'nüdür. O ilm-i ledünnün zevki ve lezzeti sarfolup matlâb-ı â'lâ ve maksad-1 aksâ'dır. Pusegâh-1 âşıkan ve tarik-i ârifandır. Evet, ârifler yoludur ve bu yolun nihayeti RAHMAN ve RAHIYM olan Allahu tâlâ'nın kapısına varır.
Ilm-i ledünne ârif ve agâh olanlar, insanların kâmilleridirler ki, nâkıs olanların noksanlarını tamamlar, tekmil ederler.
Bu zevât-1 âli-kadr her türlü alâyişten, gösterişten, özenişten beri, iki cihanın şehevatından tamamiyle kesilmiş, gönül evlerinden Hak'tan gayrısını yokedip sürmüş ve çıkarmış, gerçek dostu, yani yâr-ı kadimi bulmuş ve yâr-ı bâki'de yarı ile bâki olmuşlardır. Onlar, daha bu fâni âlemde iken âhiretin şiddet ve dehşetini görürler, ölmeden önce ölürler, çiğ iken pişerler, ham iken olurlar, erginleşir, olgunlaşır ve dolgunlaşırlar, aşk ile solgunlaşırlar da haşrı, neşri, hesabı, kitabı, mizanı daha burada iken görürler, bu âlemde iken okurlar, cezayı ve mükâfatı âlem-i fânide tadarlar, Hakka ererler ve Hak ile Hak olurlar.
Onlar, kendi özlerini bilmişler ve daha bu âlemde iken cennet-i zâta ermişlerdir.
Bilindiği gibi, incir ağacının ömrü zeytin ağacına nazaran daha az ve daha kısadır. Buna kıyasla diyebiliriz ki, irfan ehlinin ömürleri de, diger insanlara nazaran daha az ve kısadır.
Zira, bu kutlu ve mutlu kişiler, hayat-ı ebediyye ve saadet-i sermediyye'ye ârif ve vâkıf bulunduklarından, her türlü dünya zevkleriyle ilgi ve ilişkilerini kesmişler ve diğer insanları Allah yoluna, daha doğru ve açık bir deyimle vatan-ı aslilerine selâmetle eriştirecek ve iletecek doğru yola sevk ve irşâd gayesi ile gayret sarfederler ve insanlarla yalnız bu maksatla alâkadar olurlar, fakat bu görevlerinden de bir ân önce kurtarılmalarını Mahbub-u hakikiden niyaz ederler. Çünkü, bâkiyi bilenler fâniye meyil ve rağbet etmezler. Yâr-ı kadime yâr olanlar, dost suretindeki düşmanı tanırlar ve ona gönül bağlamazlar. Gerçek dostları tarafından kendilerine hürriyet, emniyet ve rahat makamı vâ'dolunan bahtlı kişiler, bir hapishaneden farklı olma-.
yan dünya hayatında mahpus olup kalmazlar.
Aşk ve şevk ehli vecd-i hal ister, Ne kemal ister, ne de mal ister…..
Dersimize devam ediyoruz:
Bu sûre-i celiledeki ZEYTİN'den murad-ı ilâhiyyi de, ehl-i hakikat şöyle tefsir buyurmuşlardır. Burada, Allahu sübhanehu ve tâlâ'nın kasem ettiği ZEYTİN ulûm-u şer'ıyye (Şer'i ilinıler) dir demişlerdir. Ulûm-u şer'ıyye, denizler ve deryalar misalidir. Insanlığa büyük yararlar sağlayan ilimlerin kâffesini nefsinde toplamış olup rehber-i ulûm-u Rabbâni ve mevâhib-i ledünnidir. Sedefsiz inci bulunamayacağı gibi, inci misali olan bütün hakikatlerin sedefi de şeri'attir, şeri'at-i garrâ-i Muhammediyye'dir. Deniz olmayınca gemiler yürüyüp yol alamadığı gibi, şeriat olmaksızın tarikat, hakikat ve mâ'rifet de olmaz, yürümez. Nasıl ki, zeytinin yeşil ve ham olanı acı ise, şer'i ilimlerin de evveli acıdır. Olgunlaştıkça lezzetlenir ve bir çok dertlere deva verir. Binaenaleyh, insanın zeytin gibi acı olması, şeri'atle olgunlaşarak tathılaşacağına ve kemale ereceğine delâlet eder.
Yukarıda, şeri'at denizi olmayınca tarikat, hakikat ve mâ' rifet gemisi yürümez demiştik. Tarikat, hakikat ve mâ'rifet gemisi yürümeyince de, kutbiyyet, kurbiyyet ve ubudiyyet sahiline varılamaz. Bu sahile varılamayınca da, rizaya, ridvana ve cemale erilemez, gerçek dost görülemez ve onunla görüşülemez.
Sûre-i şerifedeki TÜR-I SİNİYN (Sinâ veya Siniyn dağı)
den murat insanın kalbidir. İnsanın kalbi, mâ'rifetullah'ı câmi olunca, Tûr-u ilâhi haline gelir ve o insanın Allahu teâlâ katındaki kadr ve kıymeti artar, makamı yüceleşir ve nazargâh-1 Mevlâ haline gelir. Arş-ı ilâhiden yüce, Kürsiyyi Rahman'dan daha geniş olur, yerlere ve göklere sığmayan KUDRETULLAH ve MÂ'RİFETULLAH o kalbe sığar.
Ilâhî emanetleri yüklenmekten kaçınan ve çekinen yerlere ve göklere nazaran daha zayıf ve çelimsiz gibi görünen insanın o yüce emaneti yüklenmesi ve kaldırması mâ'nidar değil midir?
Insan kalbinin haz ve halâveti, mâ'rifetullah'ı câmi, devlet ve saadeti havi olmakla gerçekleşir. Mâ'rifetsiz bir kalp, âhiret lezzetini ve ukbâ saadetini bilemez ve bulamaz. Böyle bir kalp ise, hayvanlarda da bulunduğundan, alelâde bir et parçasından başka bir şey olmayan o uzvu, kalp saymak hatalı ve hattâ tehlikelidir. Oylesine bir kalp, iyman nurundan mahrum karanlık bir ev, zulmetlerle dolu bir şeytan evidir. Baktığından ibret almayan bir göz, hak kelâmı duymayan bir kulak, yâr kokusunu almayan bir burun, şarab-ı mâ'nevi olan zikr-i sübhaniyyi tadmayan bir dil ve ağız, kalp ehli olanlar için insan uzuvlarından sayılabilirler mi? Hakkın en büyük ni'met ve ihsanı olan organlarını bu hale getirenlerin, hayvandan ne farkları olur?
Bir göz ki, anın olmaya ibret nazarında, Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde...
Kulak ki, öğüt almaya her dinlediğinden, Akıt ona kurşunu hemen sen deliğinden...
Şol el ki, onun olmaya hayr-ü hasenâtı, Verilmez ona cennet ilinin derecâtı...
Ayak ki, ibadet yolunu bilmez onu kes, Öğrensin onu, mescit önünde kapıya as...
Bir dil kî, Hakkın zikriyle olmaya mû tâd, Vurma sen o et parçasina dil diye ad
Nefsim deme şol dev'e ki, iletir seni şerre, Nefs odur, onun fikir ve meyli ola hayre...
Gönül müdür ol kimı, içi vesvâs ile dolmuş, Kibir ile hased askeri her yanını almış...
Şol can ki, cismi diri tuta, deme can;
Hayvanda da vardır, o damarlara dolan kan...
Can ol ki, NEFAHTÜ dedi Kur'anda ona Hak, Ol nefhâ-i Rahmaniyye'dir bu sırrı mutlâk...
Ol ruh-u izâfiyye ki, erdi odur insan, O nokta-i kübrâdır olan suret-i insan...
İnsan da denir ona dahi Âdem-i mâ'na, Hem ruh-u musavverdir o, hem âkıl-ü dânâ...
Zira ki, cihana neye geldiğini bildi, Maksud olunan matlâb-ı â'lâsını buldu...
Ol nefha imiş diri tutan cümle cihanı, Ol nefha imiş ziynet eden bâg-ı cinânı...
Ol nefha ile doldu imaret bu avâlim, Ol nefha ile doldu kamu yedi ekalim, Ol nefha ile gözü açıklar görür ibret, Ol nefha ile işitilir mâ'nayı hikmet...
Ol nefha imiş bil Adem'e meşreb-i â'lâ, Ol nefha imiş Kaf-ı vücudundaki anka...
Dil onunla kıldı özünü zikre mû tâd, Ol nefha ile daim eder yâr adını yâd...
El onunla vermeğe meyleyledi malı, Ayak dahi doğrulttu bu nefha ile yolu...
Nefs onunla râdiyye ve merdiyye oldu, Emmâreliğin terkederek tezkiye buldu...
Ruh onunla etti semavata urûcu, Kıldı Melekût'a dahi onunla vülûcu...
Ulvi olup ıtlâka erişti sülûkü, Mülkü kim ki terkede bulur Şâh-ı mülûkü...
Iniş dahi yokuş bir olur cümle yanında, Cimindeki can ki, bulur dostu yanında...
Gider ikilik, birlik olup herşey olur Hak, Çün gider bulut, âleme gün doğar muhakkak...
Ol nefha ki, Adem demidir Adem'i iste, Ol demle erilir NIYAZÎ menzil-i dosta...
Sûre-i celiledeki BELED-IL-EMIN'den muradın enfüsi mâ' nası Mekkei mükerreme şehr-i şehiri olduğu gibi, insan-ı kâmilin de vücud-u şerifidir, demişlerdir. Nasıl ki, kalp bedende ise, Beytullah da Mekke-i Mükerreme şehrindedir. Binaenaleyh, o vücut BEYTULLAH olan kalbi câmidir.
Mekke-i mükerreme'ye dahil olanlar her türlü tehlikelerden ve musibetlerden emin oldukları gibi, öylesine bir kalbe ve vücuda sahip olanlar da şeytanın hilesinden, şerrinden ve vesvesesinden emin olurlar. Zira; kalb-i kâmil, Harem-i Halil ve mazhar-1 celil olmuş ve bütün kemâlâtı câmi ve esrar-ı ilâhiyyi havi bulunmuştur.
Ey âşık-ı sadık:
Bu gerçekleri böylece bil ve kalbini mâ'rifet fırçası ile temizlemege, nazargâh-ı ilâhi olan gönül evini putlardan, pisliklerden ve kötülüklerden arındırmağa çalış ki, padişah temiz ve pâk olmayan haneye konuk olmayı sevmez. Dünya pislikleriyle kirli olan kalp ve Hak'tan gayrısına meyli bulunan gönül sahipleri Mahbub-u Hudâ ve Mâ'şuk-u Rahman olamazlar. Kalbini, Allahu tâlâ'nın sevmediği ve Resûl-ü zişânın kınadığı ve yerdiği kötü ve çirkin sıfatlardan arındır, Hakkın düşmanlarından tamamiyle temizle ki, kalbin MUHABBETULLAH hanesi olmaya lâyık olsun ves-selâm...
Bil, bul, ol!.. Bilmeden bulamazsın, bulmadan olamazsın..
Rabbini bil, tanı ve bul... Yerlere ve göklere sığmayan Allahu zül-celâl vel-cemal, kahr-u galebesi seriyyeden Süreyya'ya, zerreden kâ'inata, bilinen ve görünen âlemlerden, bilinmeyen ve görünmeyen bütün mekânlara, insan idrakinin erişemeyeceği, dimağların düşünemeyeceği sonsuz kudret ve kuvvete mâlik olan Mevlây-1 müte'al hazretlerinin senin ve benim gönüllerimize tecelli buyurduğunu hiç düşündün mü? Düşünmedinse,
düşün ve anla, insanın kıymet, ehemmiyet ve faziletini ve hâmili bulunduğun ilâhî sırları anlamağa ve değerlendirmeğe çalış...
Kadrini ve kıymetini bil ey kardeşim, gafil olma!.. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemler, cennetler, cehennemler, dünya ve âhiret, melek ve felek, kitap ve hitap hepsi, hepsi senin için yaratıldı. Yerler ve gökler senin için yaratıldı. Gök kubbeyi süsleyen güneşler, aylar ve yıldızlar senin için yaratıldı. Yerler, yerlerin altındaki bütün madenler, altunlar, gümüşler, kömürler, petroller, elmaslar ve daha adlarını bilmediğimiz türlü ni'metler hep senin için yaratıldı.
Toprak, senin için süslendi ve yeşillendi. Ummanlar, küçük veya büyük denizler, göller, nehirler, dereler, ırmaklar, ağaçlar, sebze ve meyveler, otlar ve bitkiler, kuşlar ve hayvanlar hep senin için yaratıldı. Yağmur ve kar senin için yağıyor, ekseriya toprağına ve mahsulüne bereket ve bazan da umulmadık musibetler saçıyor. Baharlar, yazlar, kışlar, mevsimler ve aylar, rüzgârlar da senin için yaratıldı. Sayamayacağımız ve saymağa gücümüz yetmeyecek kadar çok ni'metler yanında nikbetler, musibet ve meşakkatler, mihnet ve felâketler de, safalar ve cefalar da, hayat, ölüm, hayır ve şer hepsi hepsi senin için yaratıldı ve hazırlandı.
Dertli başını iki elinin arasına al ve insaf ile düşün!.. Bir buğday tanesine senin için yüzbin buğday sirlandı. Bir tanesi de, bin tanesi de senin için yaratıldı. O bir tane, bağ ve bostan oldu, o bir tane yüz bin, yüz milyon, yüz milyar tane oldu.
Evet, ne olduysa hep senin için oldu. Sen ise, Hak için oldun.
Bütün bu saydıklarımı bir KÜN (Ol!) emriyle halk ve icat buyuran Allahu sübhanehu ve teâlâ, seni yeryüzüne HALIFE kıldı. Ama, ne yazık ki, sen ve ben kadrimizi, kıymetimizi, Hak katındaki ehemmiyet ve faziletimizi bilemedik, ne yüce bir makama gönderildiğimizi fark edemedik, niçin yaratıldığımızın sırrına eremedik, bu gurbete neden geldiğimizi ve buradan nereye gideceğimizi sezemedik. Evet, dağları devirdik, suları çe- Envâr-ül-Kul0b, cilt: 2 — F: 24