Ara
Menü

Sayfalar 340–346

1.802 kelime

Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 340–346

sordum ve şu cevabı aldım: «Yâ Resûlallah!.. Ümmetine haber ver ki, cehenneme kim girerse, bunlar onlara musallât olacaklardır. Cehennem ehline bunlar azap edeceklerdir.» dedi.

Allahu sübhanehu ve teâlâ, Kur'an-l'azim-üş-şân ve Resûl-ü zişân hürmetine sizleri ve bizleri nârından azad eylesin... (Amin bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn...)

Beyler, efendiler, kardeşler:

Çevrenize dikkat ve ibretle bakınız. Dünyada gördüğümüz bütün vahşi hayvanlar, bizlere cehennemde olacak azapların nevilerine rem'dir, işarettir. Hiç düşündünüz mü, bu hayvanlar acaba neden yaratılmıştır? Rabbimiz, hiçbir şeyi bâtıl olarak yaratmadığına göre, hepsinin bir sırrı ve hikmeti vardır demektir. Evet, vardır!.. Âhirette ni'metlerini ve azaplarını gösterebilmek için, dünyada da birer örneğini halk ve icat buyurmuştur. Yaz geceleri bizleri rahatsız ve tedirgin eden sivri sinek, tatarcık, pire, tahta kurusu ve benzeri haşerelerin, aslında biz gafilleri ikaz için, tenbih için, hatırlatmak için yaratılmış bulunduklarını söylemeğe lüzum var mıdır? Ne var ki, bütün bunlar gören, bilen ve anlayanlar içindir. İrademiz elimizde iken bu haşerelerin tasallûtuna, ezâ ve cefasına tahammül edemiyoruz ve onları def'e muktedir olamıyoruz. Özellikle, yılan, çıyan ve akrep gibi hayvanları görmeğe bile dayanamıyoruz. Oysa, bunların hepsi âhirette kâfirlerin, münafıkların ve günahkârların azap görecekleri yılanlara, çıyanlara ve akreplere rem'dir. Görenedir, görene!.. Köre nedir, köre ne?..

Insan, iyi bilmelidir ki âhirette azap göreceği yılanını, ç1yanını ve akrebini bu âlemden beraberinde götürür. Rizayı ilâhî ve cennet de yine bu âlemde kazanılır ve alınır. Dünya, âhiretin tarlasıdır. Burada ne ekerse, insanoğlu âhirette onu biçer.

Oyle ise, iyi ve yararlı şeyler dikelim ki, âhirette de iyi şeyler biçelim ve hayrını görelim.

Allah rizasıyçün kırk adım taşıdığımız tabutun içinde yalnız ölen zatın cesedi yoktur. O sandukada taşınan ölenle onun amelleridir. Mezara yalnız ölen girmez. Ölenle birlikte amelleri de defnolunur ve o karanlık çukurda amelleriyle başbaşa kalır.

Tıpkı bunun gibi, mahşer yerine de yalnızca ölenler dirilerek varmazlar. Kabrinden kalkan, yıllar ve hatta asırlarca kendisiyle birlikte kabrinde bulunan günah yüklerini de sırtlanır ve o ağır yükün altında inleye oflaya mahşer yerine varır.

Mahşer yerinde bütün insanlar çırçıplak olurlar. Ancak, iyman eden müttekiyler, âşık-ı sadıklar, hakka hakkıyle kul olanlar cennet kaftanlarını giyerler.

Mahşer yerinde bütün insanlar, korkunç bir hararet altında inim inim inlerlerken, yalnız âdiller, sadıklar, şehitler ve salihler arşın gölgesinde serinlenirler. Orada, herkesin susuzluktan dilleri damakları kururken, dünya hayatında su getiren, kuyu açtıran, çeşme yaptıran, sebiller ve su arkları inşa ettirenler Habib-i Hudâ'nın mübarek ellerinden Kevser şarabını içerek susuzluklarını giderirler. Mahşerde, herkes aç iken, dünya hayatında açları doyuran, muhtaçları kayıran ve bunları desinler, söylesinler diye değil, ancak ve yalnız Allah rizasıyçün yapanlar ilâhî ni'metlerle ağırlanırlar, izzet ve ikram görürler.

Amel defterleri okunurken, bütün insanlar keder ve hüsranda, salih ameller işleyenler ise sevinç ve şükranda olurlar.

Mizan'da herkes kaygulu iken, hayır kefeleri ağır gelenler memnun, mesrur ve duyguludur. Sırat'ta herkes nasıl geçeceği tasasında iken Resûl-ü zişânın (Yâ Rab!.. Bu, benim ümmetimdir...) buyurduğu mü'minler sürur ve safadadır. Cehennem ve azap korkusu bütün mahşer halkını sararken, hakkı ile:

LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH diyenler nârdan azad olacaklardır. Cenneti herkes arzulayacaktır ama, ancak kâmil iyman sahipleri bu ulu ni'mete mazhar olacaklar, sadıklar Mak'ad-ı sıdk'a erecekler, salihler, âbidler, zâhidler zat cennetine girecekler, dâr-üs-selâm'da safa sürecekler, civar-ı Mustafa'da iskân edilecekler, cemal-i lâ yezâli göreceklerdir.

Yoksa, büyük bir gaflet ve vurdum duymazlık içinde:

— Canım, namaz da neymiş? Insanın kalbi temiz olsun yeter, diyenler yanıldıklarını çok acı bir şekilde anlayacaklar dır. Evet, müslümanın içi de dışı da temiz olmalıdır. Müslümana yakışan da ancak budur. Kalbi de, kalıbı da temiz olma- ]ı ama, namaz da kılmalıdır. (Benim kalbim temiz!..) demekle iş bitmez, böyle bir bi-namaz özrü âhirette savunmaya yetmez ve bu gibilerin işleri iyi gitmez.

Gerçi, kalbi temiz olmayanın ibadetleri de ya reddolunur veya sevabı hakkını gasbettiği mazlûmlara verilir. Bu sevap, o kulun alacağına tekabül ederse ne âlâ... Yetmezse, o mazlümun işlediği günah yükü de zulmedene yükletilir ve azaba iletilir. Evet, kalpleri temiz olmayanların kıldıkları namaz yorgunluktan ve tuttukları oruç da boşu boşuna aç kalmaktan ileri gitmezse de, namaz kıldığı ve oruç tuttuğu için bu ibadetlerinin kendisini bir gün Hakka iletmesi de umulur. Binaenaleyh, namaz da neymiş, insanın kalbi temiz olmalıdır palavrasından vazgeçmeli, namaz kılan mü'minleri hor görmemeli ve kişi kendisini başkalarından ve hele ibadet edenlerden üstün ve yüksek bilmemelidir. Hem kalplerimiz, hem kalıplarımız temiz olmalıdır ama mutlâka mutlâka namaz da kılmalıdır. Böyle yapılırsa, şeytanın yolundan ve izinden gidilmemiş, hak yolu terkedilmemiş olur. İnsan, başkalarının kusurlarını araştıracağı yerde, kendi kusur ve noksanlarını arayıp bulmaya ve onları düzeltmeğe çalışırsa aslâ zarar etmez ve üstelik pek akıllıca bir iş yapmış olur.

Şimdi beni iyi dinle:

Inkâr etsen de, bu inkârının sana hiçbir faydası ve yararı olmayacaktır. Sana, âhirette sorulacak soruları haber vereyim de, kendini buna göre ayarla ve hazırla!.. Belki, Allahu teâlâ'ya iymanın var ama, o iymanının en belirgin alâmeti olan namazlarını kılmıyorsun. Kılsan bile, erkânına ve âdâbına riayet etmiyor, hatta belki de şartlarını dahi bilmiyorsun. Evet, namaz iymanın alâmeti, Resûl-ü zişânın gözü nuru ve mü'min-

— 343 _ lerin mi'râcıdır. Bir defa, bunun böyle olduğunu bil ve bunu iyice belle ve senin de mi'râcın olan namazını sakın terketme...

Bunları bilip öğrendikten sonra, insan mü'minlerin mi'râcı olan namazı terkedebilir mi? Kıymet, ehemmiyet ve fazileti bu kadar üstün olan namazına nasıl önem vermez ve umursamaz?

Şu halde, namazlarının kıyamına, kıra'atine, rükû'una, secdesine, farzlarına, vâciplerine, sünnetlerine, müstehaplarına ve müfsidine (Namazı bozan şeylere müfsid denilir.) riayet etmeyen, bu ve bunlarla ilgili mes'eleleri öğrenmeyen, öğretmeyen, ogrenilmesine veya ögretilmesine yardım etmeyen namazın iymanın alâmeti olduğunu nasıl bilir? Namazın kıymet, ehemmiyet ve faziletini nasıl anlar? İymanın alâmeti olan namaza, verilen ehemmiyet, aynı zamanda o mü'minin iymanına da alâmettir.

Peygamberler peygamberi, âşık ve sadıkların önderi, âbid ve zâhitlerin rehberi, nuru evvel ve bâ'si âhir olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i edib-i Kibriyâ'ya iymanın ve muhabbetin bulunduğunu iddia ediyorsun ama, bu muhabbetten sende eser görünmüyor. Bu iddian, kuru kuruya lâftan, sözden ibaret kalıyor. Görmüyor musun ki, aşk-1 mecazi ile meclûp olduğun bir kadını darıltmamak, küstürmemek, visalinden mahrum kalmamak için bir dediğini iki etmiyor, bütün arzularına, naz ve niyazlarına katlanıyor ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorsun da, Resûl-ü müctebâ'nın sünnetine, siyretine, emirlerine kulak bile astığın yok... Peygamberine hürmet ve muhabbetin bu mudur? Aşk-1 mecazi ile sevdiğin o hesnâ ve müstesnâ kadının güzelliği bir gün solacak, sırma saçlarına aklar dolacak ve günün birinde de toprak olacaktır.

Oysa, iki cihan serverinin muhabbeti, seni hem bu fâni âlemde, hem de mahşerde yüceltecek ve yükseltecektir. Her türlü muhabbet, bazı fedakârlıkları gerektirir. Senin de gerçekten Habib-i edib-i Kibriyâ'ya itaat ve muhabbetin varsa, herşeyden evvel onun sünnetine ve siyretine özen, âline, evlâdina, ezvacına, ashabına, ensarına, ahbabına da hürmet ve muhabbette kusur etme, o zat-ı akdesin (GÖZÜMÜN NURU) buyurduğu nama-

zını erkânına ve âdâbina riayet ederek kılmağa, elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar onun ahlâkı ile ahlâklanmağa, iyi ve yararlı işler yapmağa alış ve çalış...

Kıyamete iymanın olduğunu da iddia ediyorsun ama, zekâtını vermiyorsun, fakir mü'min kardeşlerine yardım elini uzatmıyorsun, kendin tıka basa karnını doyuruyor ve türlü dünya ni'metleriyle dolduruyorsun da yanı başında komşunun aç yattığından haberin bile yok...

Ölüme iymanım var diyorsun ama, kötülükleri, günahları ve isyanları bir türlü bırakamıyorsun, nefsinin arzu ve isteklerinden vazgeçemiyor, kendine bile söz geçiremiyorsun, ölenlerden de ibret alamıyorsun...

Öldükten sonra dirilmeğe ve hakkın huzurunda hesap vermeğe iymanım var diyorsun ama, kendi kendini hesaba çekemiyorsun, kârını zararını hesaplayamıyorsun ve dünyadan yüz çeviremiyorsun.

Zenginlerin gitti hayrı, Fakirin kalmadı sabrı, Ne oğulda ata kadri, Ne anada şefkat var...

Ne pirler ölümün yoklar, Ne hatunlar usul bekler, Ne kız edep, hayâ saklar;

Yiğitlerde cehalet var...

Cennete talipsin amma, fazl-ı ilâhiyye'den haberin bile yok... Cemal-i lâ yezâle ragıpsın amma, aşktan eserin yok... Rizaya mühtaçsın amma, ibadet ve tâ'atten nasibin yok... Ağzın var, zikrin yok miden var, şükrün yok, kafan var, fikrin yok, kalbin var, şefkat ve merhametin yok... Elin var amma, hayır ve hasenâtın yok... Ayakların var, hayırlı yolun yok... Cesedin var, canın yok.... Ruhun var, hürriyetin yok... Kulağın var, ibret alma ve öğüt dinleme hasletin yok... Oğüt dinlesen

ve alsan da, amel etmezsin, amel etsen de ihlâs ile yapmazsın...

Tamam mı? Şimdi sana daha önemlisini de haber vereyim, belki aklını başına alırsın: Bütün bu saydığım uzuvların, bir gün senin aleyhinde tanıklık edecekler ve seni mahkûm ettireceklerdir. Bunu da unutma!..

Eğer, mahkûm olmak değil de makbul olmak istiyorsan, Usve't-ü hasene olan, yani seni Allah rizasına erdirecek, cennete girdirecek cemale getirecek olan Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa'ya sıkı sıkı sarıl, onun mübarek izinden yürü, onun yolundan ayrılma ki, iki cihanda da sultan olasın, nâil-i gufrân olasın, cennet ve cemali bulasın, cennette ebediyyen kalasın... Habib-i Hudâ ve şefi-i rûz-i ceza efendimiz, Hakkın bize en büyük lûtuf ve ihsanıdır, ni'metlerin en yücesidir...

Rabbimizin sevgilisi olan o zât-1 akdesin sözü sadık ve şefaati makbul ve fâ'iktir. Ona tâbi olanların dünyaları mesrur olur.

O, öyle bir nurdür ki, o nura tâbi olanlar nurlanırlar. Iki cihan serverinin nazarı, nârı nur, dertliyi mesrur, meçhulü meşhur ve amelleri mebrur eder. Onun elinden tutabilmek bahtiyarlığına erişen cennet ve cemale erişmiş demektir.

Bütün bunları gözönüne getirerek, dünya hayatının devlet ve servetine, sıhhat ve âfiyetine, debdebe ve saltanatına aldanarak aman sakın âlemlerin Rabbini unutma... Ölümü, kat'iy.' yen hatırından çıkarma... Dünkü gün geçti, yarına çıkacağın ise tamamen meçhul... Öyle ise, yaşadığın şu ânı, bu zamanı, nefes alıp verdiğin şu saat ve dakikaları ganimet bil, kulluğunu hatırla ve kulluğuna dön ki, en büyük rütbe ve mertebe kulluktur. Hakka kul olanlar, âhirette sultan olurlar. Nefislerine esir olarak kendilerine kul olanlar da iki âlemde rezil, zelil ve perişan kalırlar. Her gelecek zaman yakındır. Bak, çocukluk, gençlik, orta yaşlılık derken ihtiyarlık geldi çattı, ecel sana ve bana iyice yaklaştı. İşte ölüm, işte mahşer, işte hesap, iste sırat, işte nâr, işte cennet...

Bu âleme gelinceye kadar geçirdiğin akabeleri bir düşünmen bile kâfidir. Vaktin ne kadar tez geçtiğini hemen anlarsın. Mahşer günü, elli durakta, elli sual sorulan akabeler de

var. Orada, bekleyiş mü'minlere bir saat kadar az ve kâfirlere bin yıl kadar uzun gelecektir. Demek oluyor ki, kâfirler elli durakta elli suale cevap vermek için elli bin yıl beklerlerken, mü'minler elli saatte bunları geçecekler ve hatta bazı mü'minler için bu süre bir hayvanın sağımı süresi kadar kısa olacaktır. Bazı âşıklar ve sadıkların da, sualsiz, mizansız ve azapsız doğruca cennete girecekleri, Hadis-i şerif ile sâbittir.

Mahşer günü sorulacak sorulardan bazılarını buracığa kaydediyoruz ki, ibâdullah bunların cevaplarını şimdiden hazırlayabilsinler. Bu soruları cevaplandıramayacak olan kâfirler için malışer günü gayet zor ve çetin olacaktır. Yukarıda bir daha belirtmiştik: Allahu sübhanehu ve teâlâ, Kur'an-ı aziyminde kıyameti seksen küsur isimle zikretmiştir. Bir şeyin isminin bu kadar çok olması, o şeyin azametini belirtmek için kâfi değil midir?

Işte, mahşer yerinde sorulacak bazı sorular şunlardır:

1. Gençliğini nerelerde ve nasıl yıprattın?

2. Ömrünü nerelerde ve nasıl çürüttün?

3. Parayı nerelerden kazandın ve nerelere sarfettin?

4. Duyduğun ve öğrendiğin âhiret ilmiylt ne ameller eyledin?

Mizan'dan geçirilirken sorulacak sorular:

Allah ve Resûlüne nasıl iyman ettin?

II. Namazı niçin ve nasıl kıldın? Kıldığın namazın kıymet, ehemmiyet ve faziletini bildin mi? Bildinse, be- III.

lirtisi ve işareti nedir?

Sana bahş ve ihsan buyurulan malın zekâtını tamamen verdin mi? Helâlinden kazanarak, hak yoluna harcadın mı?

IV. Ramazan-i şerifte oruç tuttun mu? Orucun hakkını verdin mi?

Hac ettin mi?

VI. Gusül ve abdestin, Allahu tâlâ'nın büyük bir lûtuf ve ni'meti olduğunu farkettin mi?

Sayfalar 340–346 · Envârü’l-Kulûb II — tarikat.org