Envârü’l-Kulûb II · kaynak sayfaları 325–332
ETSANSSE Ve urldo al& Rabblke satt& lekad ci'tümüna kemâ halâknaküm evvele merreh bel ze'amtüm ellen nec'ale leküm mev'idâ ve vudi'al-kitâbû fe-terel-mûcrimly~y müşflklyne mlmma flyhl ve yekuldne ya veyletena mali hazel-kitabi la yugadirû sagiyreten ve la keblyreten Illa| ahsaha ve vecedo ma amilü hâdira ve la yazılmû Rabbüke aheda...
El-Kehf: 48 - 49 (Hepsi saf saf Rabbin celle şâneye arzolunurlar ve onlara denir ki: «Celâlim hakkıyçün sizi ilk defa yarattığımız gibi çırçıplak, malsız ve evlâtsız bize geldiniz. Siz, ölüleri dirilteceğimize ve onları mahşer yerinde toplayacağımıza dair olan vâ'dimizi aslâ yapamayacağımızı zannederdiniz.» Herkesin amel defterlerl olan kitap ortaya konulur. Günahkâr olanları kltabın içindekilerden müthiş bir korkuya kapılmış görürsün. Eyvah, derler, yazıklar olsun, hayıflar olsun bizlere... Bu ne kltap ki, küçük veya büyük günahlarımızdan hiçbirisini bırakmaksızın hepsini yazmış ve zaptetmiş ve bütün yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin celle şâne, kimseye sevabından noksan bırakarak veya azabını fazlalaştırarak aslâ zulmetmez...)
HİKÂYE Abbasi halifelerinden Harun-er-Reşid, hac dönüşü bir kaç Diin inüf de ikamet etmişti. Bu sırada bir gün yoldan geçerken
— Yâ Harun!.. diye seslenerek, ismiyle kendisini çağırdığını duymuş, fevkalâde sinirlenerek bu cür'etin kimin tarafından yapıldığını soruşturmağa başlamıştı. Ona:
dhc7 tinr9 — Yâ Emir-el-mü'miniyn!.. Meczup Behlûl'den gayrı zât-1 emâretpenahilerine kim bu şekilde hitap edebilir? dediler.
Halife, bir mahfeye biner ve perdesini daima kapalı bulundurur ve gerektiğinde onun arkasından konuşurdu. Bu defa emretti ve perdeyi kaldırdılar. Behlûl ü yanına çağırttı ve ona:
— Bana ismimle nasıl hitap edebilirsin? Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?
Hazret-i Behlûl sükûnetle cevap verdi ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Evet, seni tanıyor ve kim olduğunu da bilivorum.
- Söyle bakalım ben kimim?
— Sen o kimsesin ki, bu yüce makamda bulunduğun süre içinde, doğuda herhangi bir kimseye zulmedilse ve sen de o ânda batıda bulunsan, Hak celle ve alâ kıyamet günü o mazlûmun hakkını senden sorar.
Harun-er-Reşid, bu cevap üzerine ağlamağa başladı ve sordu:
— Yâ Behlûl!.. Beni Allah ve Resûlüne lâyık ve hilâfete elyak buluyor musun?
Behlûl, hiç düşünmeden cevap verdi:
— Bunu bana neden soruyorsun, dedi. Kendini Kitabullah'a ve sünnet-i Resûlüllah'a, senden önce gelmiş geçmiş hulefây-ı râşidiynin siyretlerine arzeyle ve kendin bir hükme var.
Zira, Allahu teâlâ kitabında sana ve bana şöyle hitap buyuruyor:
!
Innel-ebrare lefiy naiym ve innel-fûccâre lefiy cahiym....
El-Infitar: 13-14
(Hiç şüphesiz, EBRÂR sınıfından olan salihler, müttekiler, Allah ve Resülüne itaat edenler, cennette ve ni'metlerdedirler.
Günahkârlar ve suçlular ise, yakıcı bir ateştedirler.)
Bu âyet-i kerime, sana seni ve senin gerçek kimliğini gösterir. Ayrıca, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye de bak... Kendini Resül-ü zişâna lâyık bir kimse olarak kabul edebiliyor musun? Hulefây-ı râşidiynin hal ve ahvallerine, o zevat-ı zevil-ihtiramın durum ve tutumlarına, yaşayışlarına, hilâfet anlayışla.
rna bak... Adaletle hükmedip etmediğini anlarsın...
Harun-er-Reşid, sordu:
— Yâ Behlûl!.. Bütün amellerimin, ibadet ve tâ'atimin taraf-ı ilâhiden kabule şayan olup olmadığını nasıl anlayabilirim?
"s i:
Behlûl, bu soruya da şöyle cevap verdi:
— Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, zât-1 ülûhiyyetinden korkanların amellerini kabul buyuracağını beyan ve ilân etmiştir. Kur'an-ı aziymde şöyle buyurulmaktadır:
Kale Innema yetekabbelullahü min-el-müttekıyn...
El-Ma'ide: 27 (Allahu teâlâ, ancak müttekilerin amellerini kabul buyurur.)
Harun-er-Reşid, başka bir soru daha sordu ve dedi ki:
- Ben, Resûl-ü zişânın amca oğullarındanım. Habib-i edib-i Kibriyâ'ya karabetim var...
Behlûl, bu soruya da yine âyet-i kerime ile cevap verdi:
Fe-lza nüflha fis-sûrl fela ensabe beynehûm yevme'izin la yetesa'elon...
El-Mü minin: 101
(Sur üflendiği zaman, o gün hısım ve akraba arasında klınsenin kimseye faydası dokunınaz. Birbirlerinin hallerini sormağa da imkân bulamazlar.)
Harun-er-Reşid itiraz etti:
— Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin şefaati haktır ve iki cihan serverinin ümmetine şefaat edeceği muhakkaktır, deyince Behlûl şu âyet-i kerimeyi okudu:
Yevme'izin la tenfa'us-şefa'atü Illa men ezine leh-ür-Rahmanû ve radıye lehu kavla...
TA-: 109 (O gün, kimsenin şefaati aslâ fayda vermez. Meğer ki, Allahu teâlâ'nı kendisine şefaat etmek için izin verdiğı ve sözünden hoşnut olduğu bir kimse olsun.)
Harun-er-Reşid, Behlûl'ün cevapları karşısında âciz kaldığını anlayınca, gönlünü almak için sordu:
— Yâ Behlûl!.. Benden bir isteğin var mı?
— Var yâ Emir-el-mü'miniyn!.. Benim günahlarımı affet ve beni cennete koy.
— Bu istediklerin benim elimde değil, ancak ve yalnız Rabbimin kudretindedir. Benden yapabileceğim bir şey dile, meselâ duyduğuma göre borçların varmış, istersen onları ödeyebilirim.
— Borç alınarak borç ödenmez. Halktan zulümle aldıklarını yine halka ödemeğe çalış, çünkü sen halka borçlusun...
— Dilersen sana ölünceye kadar geçimini sağlayacak iaşe temin edeyim. Bununla ömrünün sonuna kadar rızıklanır, hiç olmazsa geçim sıkıntısı çekmezsin...
— Yâ Emir-el-mü'miniyn!.. Allahu teâlâ, rızık bahsinde seni unutmaz da, beni unutur mu sanırsın?
s'âo, Fe-haraoû Rabbike hayrün vo hüve hayr-ür-râzıkıyn....
El-Müminin: 72 (Rabbin celle şânenin verdiği nzık daha hayırlıdır. O nak verenlerin en hayırhısıdır.)
Kolay mı zannettin Hak Ilmini sen, Mahvolur bu şehrin bâbmdan giren, Ona cahil derler her bir cihetten, Bir alim Ilmiyle amll olmazsa...
Ey Hakka talip ve cemale ragıp olan âşıklar!..
Bazı insanlar vardır ki, onlar yalnız kendi nefisleri için hesaba çekilmekle kalmaz, fâni âlemde işgal ettikleri mevki ve makamdan dolayı da ayrıca kendilerinden hesap sorulur. Mevki ve makamını, sıfat ve salâhiyyetini kötüye kullanmayarak, adaletle idare edenler, Kitabullah'a ve sünnet-i seniyye-i Resûlullah'a ittibâ ve iktidâ edenler, kıyamet gününün c dehşet ve vahşetini görmezler ve yukarıdanberi izaha çalıştığımız gibi arşın gölgesinde ağırlanır ve safa sürerler. Bunun aksine hareket edenler ise, o müthiş günde korkunun her çeşidini tadar ve sonunda da ebedi azaba lâyık ve müstehak olurlar.
Hiç duymadın mı, mû'teber kitaplarda okumadın mı? Resül-ü zişânın kayın pedeni olup dünyada iken cennetle müjdelenen mutlu ve kutlu kişilerden Hz. Ömer İbn-il-Hattâb radıyallahu anh, hilâfet makamında bulunduğu sırada sık sık ağlar ve:
— Ah nolaydı, keşki anam beni doğurmamış olsaydı!..
diye işgal ettiği makamın ne büyük bir yük olduğunu açıklardı. Alem-i cemale intikal buyuracağı günlerde, yerine oğlu Abdullah'ı namzed göstermesini tavsiye edenlere verdiği cevap ne kadar veciz ve mâ'nalıdır:
— Bir evden, bir kurban yéter!..
Bir cemaatin, bir cemiyetin ve hele bir milletin ve ülkenin sevk ve idaresini yüklenmek, gerçekten büyük bir yüktür. Böyle bir sorumluluğu üstlerine alanlar derin derin düşünmelidirler. Bu ağır mâ'nevî yükü dünya hayatında yalanla dolanla taşır gibi görünmek belki mümkün olur ama, o mahkeme-i kübrâda, Allahu tâlâ'nın huzurunda bunun hesabını verebilmek sanıldığı kadar kolay değildir.
Biz, bu küçücük uyarmayı âhirete ve kıyamete inananlar için yaptık. Allahu teâlâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden ve gönül veren kimseler, bu safanın bir de cefası olacağını aslâ unutmamalıdırlar. Bir milleti ve devleti idare kasdiyle işbaşına gelenler, yalnız o yüksek makamın adına ve câzibesine kapılır ve halkı zâlimlere ezdirirlerse, daha kötü bir ihtimalle göevlerini kötüye kullanarak bu makamlarından şahısları lehinde fayda sağlamağa yeltenirlerse, vazifelerini hakkıyle ve lâyıkıyle yapamazlar, günlerini gün etmeğe çalışırlarsa, kiyamet günü başlarına gelecekleri Kur'an-ı azim-ül-bürhan hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kesin hükümlerle beyan ve muhbir-i sadık efendimiz de olanca açıklığı ile ilân buyurmaktadır.
Devlet-i dehr ile olanlar mesrur, İçleri haraptır, dışları mâ'mur, Sâf-1 dil olmayan sofi-i mağrur, Çektiği hassa-i Esmâ'yı bilmez...
Evet, o gün herkes defterini alacak, yaptığı iyilik veya kötülüğün, hayır veya şerrin, küçük veya büyük günahlarının ve hatta gözle işaret ettiğinin veya kalbinden geçirdiğinin, düşündüğünün, niyetinin ve kısacası bütün hayatının orada aynen ve harfiyyen kayıt ve tesbit edilmiş bulunduğunu hayret ve dehşetle görecek, bu telâş ve şaşkınlık içinde iken melekler kendilerini mizana sevkedeceklerdir.
Mizân-ı ilâhî, arş-ı Rahman'ın önünde kurulacaktır. Sağ tarafinda cennet melekleri ve ridvan, sol tarafinda cehennem melekleri ki, onlara zebani'ler derler, bulunacaktır. Sağ taraf-
taki meleklerin önlerinde cennet ehline mahsus hulleler, elbiseler, gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı çeşitli ni'metler, Allahu teâlâ nın yarattığı altundan, zümrüt ve yakuttan, incilerle işlenmiş ve süslenmiş kemerler, mücevherler, cennet ehlinin binmelerine tahsis edilecek Bürak'lar bulunacaktır.
Sol taraftaki meleklerin önlerinde de cehennem ehli için hazırlanmış kelepçeler, bukağılar, zincirler ve benzeri işkence âletleri hazır duracaktır:
Ve hullo esâvire min fiddah...
El-Insan: 21 (Cennet ehli, gümüş bilezikleri takarak süslenirler.)
Inna a'tedna IlI-kafiriyne selâsile ve aglâlen ve sa'ryra..
El-Insan: 4 (Biz, kâfirler için zincirler, boyunlarına lâleler ve alevli bir ateş hazırladık...)
Herkes, amel defterleri ellerinde bulunduğu halde sıralarını bekler ve sırası gelenleri melekler bütün mahşer halkına duyururlar ve böylelikle bütün insanların amelleri tartılır. Hayrı galip olanlara cennet elbiseleri giydirilir, şerri galip olanlar da zebanilere teslim edilerek ellerine kelepçeler ve ayaklarına zincirler vurulur, boyunlarına ateşten lâleler takılır ve bunlar imansızlıklarının ve kötülüklerinin cezasını çekmek üzere cehenneme, yani Allahu tâlâ'nın hapishanesine gönderilirler.
(Böyle bir âkibetten Hakka sığınırız!)
Her mevkif, yani soru sorulan yerlerde beklenen süre kâfirlere ve zalimlere bin sene kadar uzun, mü'minlere ise bir saat kadar kısa gelir. Kur'an-1 azim-ül-bürhanın bildirdiğine göre;
mü'minlerin yüzleri beyaz ve nurlu, kâfirlerin ise maddeten ve mâ'nen kara, gözleri gök renginde olup işledikleri isyan ve günahlanı ve küfürlerinin miktarına göre mu'aheze olunacaklardır:
Vücuhün yovmo'lzin müsfiretün dahlkotûn mûstebalreh...
Aboso: 38 -39 (Nice yüzler, o gün aydınlanır, güler ve sevinir...)
Folomma ro'ovhû zûlfeten sly'ot vûcuhülleziyne koforo...
El-Mülk: 27 (Va'dolunan azabı gördükleri zaman, o kâfirlerin yüzleri çirkinleşir.)
Şu yalancı dünyada kalam mı sanırsın?
Böyle gafll gezmekle Hakkı bulaı mı sanırsın?
Ey âşık-ı sadık:
Ey Allah korkusuyla gözleri yaşaran ve tüyleri diken diken olan. Ey Allah sevgisiyle kalbi çarpan ve Hakkın emrine gözünü kırpmadan teslim olan, Allah rizasıyçün canını ve malını fedaya hazır bulunan, Allah Resûlünü herşeyinden fazla sevmekle iymanı ve ahlâkı kemal bulan mü min kardeşim!.. Kıyamet günü, gerçektir ve haktır, yukarıdanberi anlatmağa çalıştığım olayların hepsi o gün mutlâka olacaktır. O gün, boynuzsuz koyun boynuzludan, mazlûm zâlimden, mağdur gaddârdan hakkını alacak, mutlak adalet yerini bulacaktır. O gün, mahkeme-i Kübrâ kurulacaktır. Yerlerin ve göklerin, yerlerle gökler arasında bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen her şeyin mâliki olan Allahu azim-üş-şân KADI olup teker teker bütün yarattıklarına hesap soracaktır. Mizan kurulacak ve herkesin amelleri tartılacaktır. O şiddet ve dehşet günleri gittikçe bize yaklaşmaktadır. Evet, o gün hiç kimseye zulüm olunmaya-